ANALİZ

 

 ANCAK “HÂKİM” BİR BABA YAVRUSUNA “MÂRUF”U EMREDER

         Muharrem Erhan KOYUNCU

 

İyiler için bir rehber ve ikram olmak üzere hikmet dolu kitabını önümüze seren Rabbimize hamdolsun.

Kitabına inanıp güvenen ve iyi işler yapanların, güzel bir tavır takınarak kendini Allah’a teslim edenlerin, nimetlerle dolu bahçelerde ölümsüz bir hayat süreceği sözünü veren Rabbimize hamdolsun.

Fıkıh usulünde “Hazr ve İbâha” adlı bir konu var. Kısaca “vahiy gelmeden önce veya vahyin ulaşamadığı toplumlarda yasaklık ya da mübahlık var mıdır?” sorusuna cevap arar. Eş’arî usülcüler “şeriat yoksa yasak ya da serbestlik de yoktur” derler ve Allah’ın insanlara hükümlerini tebliğ etmek üzere elçi göndermedikçe onlara hiçbir şeyin vacip veya haram olmayacağı görüşündedirler. Mutezile ise şeriat gelmeden önce fiillerin bir hükmü olduğunu, insanların fiillerinden sorumlu olduğunu, aklın bir şekilde bu mübah hükümleri bulmak zorunda olduğunu söyler. Hanefilerin görüşü ise vahiy gelmeden önce fiillerin bir anlamı olduğunu ancak bunu bizim bilemeyeceğimiz, beklememiz gerektiği yönündedir.

Rabbimizin “Biz, “Hepiniz buradan çıkıp gidin!” dedikse de size yol göstericiliğimiz devam edecektir: ve Benim yol gösterici mesajlarıma uyanlar için artık ne korku vardır, ne de üzüntü;” (Bakara 2/38) âyetinden öğrendiğimiz üzere her dönem insanlar içinde vahyin ulaştığı toplumlar vardır ve onlar için iyi-kötü, mâruf-münker, helal-haram belli olmuş, hak bâtıldan ayrılmıştır.

Vahye muhatap olmuş toplumlarda büyüklerin küçüklerine, ana babaların çocuklarına, dedelerin torunlarına, nesillerin nesillere sadece tavsiye değil, sadece emânet değil, sadece anlatma değil, bunlarla birlikte emretmesi gereken mâruf “İslâm” ve nehyetmesi gereken münker ise “küfür-inkâr” dır. İslâm ve küfür/inkâr daha az önemli olan mâruf ve münker çeşitlerini kapsar.

Bir insanın bu anlamda mârufu emredecek münkerden nehyedecek bilince ve bilgiye erişebilmesi ise özüne dönerek kendisini; çevresine yönelerek dünyasını anlamlandırma ya da ellerinin arasındaki kitabı anlama çabasıyla başlayan bir yolculuğun son ve en önemli durağıdır. Uyarma/uyandırma durağı.

Hz.İbrahim’in (as) kitabımız Kur’ân’da farklı farklı sûreler ve âyetlerde anlatılan kıssasını bir bütün halinde ele alıp kendimizce kronolojik bir sıraya göre okuma yapsak belki de başlangıç âyetimiz “Doğrusu Biz, (Musa’dan) çok daha önce İbrahim’e de doğru işleyen bir muhakeme/rüşd vermiştik; ve onu biliyorduk” (Enbiya 21/51) âyeti olacaktır. Önce bir anlama çalışması yapan Hz. İbrahim(as) ve sonra doğru muhakemeye ulaştığından dolayı Allah tarafından kendisine verilen “Rüşd”. Şimdi Hz. İbrahim(as) için mârufu emretme yolculuğu başlamıştır ve uyarma ile karışık ilk soruyu en yakınındaki kişi olan babasına yöneltir: “Hani bir zamanlar İbrahim babası Azer’e demişti ki: “Ne, sen putları ilâh ediniyorsun, öyle mi? Görüyorum ki, sen ve toplumun apaçık bir sapıklık içindesiniz!” (En’âm 6/74) ve sonrasında Rabbimizin İbrahim’e olan lütfunun yani “yâkin” bilgisinin yaratılışı anlamlandırma ile olan ilgisini gösteren âyet: “İşte böylece biz, İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığı hakkında bir bakış açısı kazandırdık ki, kalben mutmain kimselerden olsun.” (En’âm 6/75)

Resulümüz Hz.Muhammed’in (sav) Hira Dağı’nda ilk vahye muhatab olmadan önce yaptığını bildiğimiz düşünme, hayatı, çevreyi, kainatı sorgulama faaliyetinin neticesinin ilk vahye çıktığını, aynı Hz.İbrahim (as) gibi Nebimizin de yaşadığı toplumda yüzünü sahte ilahlardan çevirmek suretiyle hayatı ve insanı anlama/anlamlandırma yolculuğuna başladığını biliyoruz. Kitap nedir imân nedir bilmez bir durumda iken dahi üstün bir ahlâk üzere yaşayan Nebîmizin, içinde yaşadığı toplumda fıtratına ters her türlü düşünce ve davranıştan kendisini beri tutması sırasıyla vahye muhatap olma, marufu emretme ve münkerden nehyetme mücadelesi ile süren bir yaşantı ile devam etmiştir. Nebimiz Hira’ya bir daha çıkmamış, yüklendiği sorumluluğun gereği olarak tebliğ, dâvet, irşad, cihad gibi mârufu emreden münkerden nehyeden eylemleri sonrasında başına gelen her türlü sıkıntıya da sabırla katlanmıştır.

Ve Lokman;

“Hikmet” verilen ve böylece kendisine tarifsiz büyüklükte bir iyilik yapılan,

Allah’ın tüm elçilerine öğrettiği,

Hz.İbrahim’in duası olan, (Rabbim! Bana hikmeti ver ve beni iyiler arasına kat. Şuara 26/83)

Hz.Lut’u günahkar kavimin çirkin eylemlerinden koruyan,

Hz.Yusuf’a reşit olunca, Hz.Yahya’ya ilahi hükümlere sımsıkı sarılınca verilen,

Hz.Süleyman’ı derin kavrayış ve Hz.Davud’u etkili bir konuşma ve ilim sahibi yapan hikmete nail olan Lokman.

İşte Lokman’a verilen hikmet “Doğrusu Biz Lokman’a da hikmeti bahşetmiştik: “Allah’a şükret! Çünkü (O’na) şükreden kendi lehine şükretmiş olur. Fakat kim de nankörlük ederse, iyi bilsin ki Allah kendi kendine yeterli olandır, her tür övgüye bizzat lâyık olandır.” (Lokman 31/12)

Kim bilir hangi düşünme/akletme faaliyetinin, insanı, toplumu ve kâinatı gözlemlemenin, fikir çilesi çekmenin, içinde yaşadığı ahvali sorgulamanın sonucunda ya da elinde mevcut bir kitap var ise bu kitaptan doğru hükümler çıkarmak için ne kadar çok çalışmanın sonucunda kendisine bu hikmet bahşedildi Lokman’ın.

Yaratmanın Allah’a mahsus olduğunu, şükrün ve kulluğun insanın kendisi için olduğunu, Allah’ın kimseye ihtiyacı olmadığını anlayan Lokman’ın ilk yaptığının, Hz.İbrahim’in (as) ve Nebimiz Hz.Muhammed’in (sav) yaptığı gibi en yakınlarından başlayarak uyarmak ve uyandırmak olduğunu kitabımızdan öğreniyoruz.

Lokman, imana zulûm bulaştırmadan yâni kulluğu sadece Allah’a yaparak inanmanın önemini yavrusunun şahsında tüm nesillerin zihnine çakıyor adeta ve öğütlerini şu sağlam zemin üzerine inşâ ediyor: “Hani Lokman oğluna öğüt verirken şöyle diyordu: “Yavrucuğum! Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştırma! Çünkü her tür ilâhlık yakıştırma gerçekten de korkunç bir zulümdür.” (Lokman 31/13) Hem de seni karnında taşıyan, doğduktan sonra besleyen büyüten anan baban; şirk koşmanı, Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmanı, Allah’tan başka bir varlığı Allah’a özgü olan ulu, yüce vs. gibi sıfatlarla anmanı, senin o varlıkların kurşun askeri olmanı istese bile onlara boyun eğme. Unutma ki anan ve babanın sana olan iyiliklerine karşılık bir görev olarak senin onlara teşekkür etmen ve onlara dünya hayatında iyi davranman gerekir ama onlar istedi diye şirk koşmak gibi bir yükümlülüğün yok: “Biz insana anne babasına (iyi) davranmasını emrettik. Annesi onu ağır acılara katlanarak karnında taşıdı ve onun sütten kesilmesi iki yılda gerçekleşti: şu hâlde (ey insan), Bana ve anne babana şükret; (ama sonunda) dönüş yalnızca Banadır!” (Lokman 31/14) “Yine (Allah): “Eğer hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, asla onlara itaat etme! Yine de onlara şu (geçici) dünyada iyi davran ve yönünü Bana dönenlerin yolunu izle! En sonunda elbet Bana döneceksiniz ve yapıp ettiğiniz her şeyin (gerçeğini) size bir bir göstereceğim” (diye buyurur).” (Lokman 31/15)

İşte böyle bir sağlam duruş üzerine imanını ve hayatını inşa etmeli insan. Gerekirse tek başına kalmayı göze alabilmeli yeryüzü sürgününde. Yaratıcısının karşısına ilk yaratıldığı gibi tek başına çıkacağını unutmamalı. Anne babasının biricik evladı olmadan önce Allah’ın sevgili ve değerli bir kulu olduğunu bilmeli.

Bu temel duruş sonrasında yapılacak her iyiliğin Allah katında bir karşılığının olduğu, eğer şirk günahı üzerinde ise yapılan iyilik ve güzel davranışın bir anlam ifade etmediğini “Doğrusu sana ve senden öncekilere (insanoğluna iletilmek üzere) şöyle vahyedilmişti: “(Ey insan!) Eğer Allah’a ait nitelikleri başkalarına yakıştırırsan, kesinlikle yapıp ettiklerin boşa gidecek, üstelik büsbütün kaybedenlerden olacaksın!” (Zümer 39/65) ve “Küfürde ısrar edenlere gelince: artık onları helâk edici bir yıkım beklemektedir; dahası O, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” (Muhammed 47/8) âyetlerinden öğreniyoruz.

Bir babanın yavrusuna dünya hayatı için öğüt ve tavsiyeler vermeden önce şirk vurgusunu bu şekilde yapması yâni her şeyden, her iyilikten önce işe kendi nefsine zülüm etmeyi bırakarak başlamasını tavsiye etmesi ancak Allah’ın dinine hâkim bir bakışa sahip olmayı ve Allah’ı gereği gibi takdir etmiş olmayı gerektirir. İşte Lokman bunun için “hâkim”dir, “hikmet” sahibidir. Allah’ın nasıl bir kulluk istediği konusuna vâkıf olmuştur.

“Doğru hüküm verme yeteneğini isteyene/istediğine verir; ama kime doğru hüküm verme yeteneği bahşedilmişse, doğrusu ona tarifsiz büyüklükte bir servet bahşedilmiştir; fakat, aktif akıl sahiplerinden başkası bundan ders çıkaramaz.” (Bakara 2/269) âyetinden görüleceği üzere hikmete nail olmak için Nebi olmak gerekmiyor. Her devirde, her insan elindeki kitabından insan ve kâinat kitaplarına bakarak doğru bir muhakeme geliştirir ve kendilerine emanet edilen yavrularına bu bilinçle öğüt ve tavsiyelerde bulunursa hikmet sahibi bir anne ve baba olarak anılabilir. Aynı Lokman gibi.

İşte bu aşamadan sonra tüm ameller Allah katında değer kazanan boşa gitmeyen amellerdir. Yer bütün şiddeti ile sarsılıp, ağırlıklarını çıkarmış olunca, bölük bölük insanlar öne çıkarak dünya hayatlarında yaptıklarını görecekleri zaman, kendilerini memnun edecek yüzlerini ağartacak amelleri bu ameller olacaktır: “Şirksiz, gösterişsiz, Allah rızası için yapılan ameller.”

Allah bir amelin nerede ve ne zaman, kimi memnun etmek için, hangi düşünce yapısı ile, ne menfaatle işlendiğini zâten bilir.  “(Lokman): “Yavrucuğum! (Yapıp ettiğiniz) o şeyler isterse bir hardal tanesi kadar olsun ister bir kayanın bağrında, ister göklerin derinliklerinde, isterse yerin altında saklı bulunsun; Allah onu bulup ortaya çıkarır: çünkü Allah (ilmiyle) her şeye nüfuz eder, her şeyden haberdardır.”  (Lokman 31/16)

Allah katında değer kazanmayan amellerin niteliğini ise şu âyetlerden görüyoruz ki bu düşünce yapısı ile işlenen ameller ne kadar iyi görünürse görünsün tartıya dahi konulmayacaktır; “De ki: Eylem olarak en büyük kayba uğrayacak olanı size haber verelim mi? Bunlar, dünya hayatında tüm yapıp ettikleri (istikametten) sapmış olan kimselerdir: oysa ki bu tipler, kendilerinin güzel ve erdemli işler yaptığını sanmaktadırlar. Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı ısrarla inkâr eden kimselerdir: Bu yüzden onların tüm yapıp ettikleri boşa gitmiştir; çünkü onlara Kıyamet Günü hiç kıymet vermeyeceğiz.” (Kehf 18/103-105)

Önce kendisi iyi Müslüman olmalı insanın, salatı ikâme etmeli, istikametten sapmamalı, sabırla ve salat ile yardım istemeli Rabbinden. İnsanlara tam bir kararlılıkla mârufu emrettiği ve münkerden nehyettiği her durum ve ortamda başına gelebileceklere göğüs germesi için Allah’ın yardımına ihtiyacı olacağını, O’nu yanında hissetmesi gerekeceğini bilmeli. Bu hikmeti de biliyordu, belki de tecrübe etmişti Lokman: “Yavrucuğum! Allah’a kulluğunu hakkıyla yerine getir, her zaman iyi ve doğru olanı önerip kötü ve yanlış olandan sakındır; başına gelenlere göğüs ger! Şüphesiz bütün bunlar kararlılık ve direnç isteyen işlerdendir.” (Lokman 31/17)

Buradan bize düşen; eğer başımıza henüz bir şey gelmediyse daha marufu emretmemiş olduğumuz gerçeğini bilmektir. Başımıza gelen maddi boyutlu üzücü şeyler de şüphesiz birer imtihandır ancak insanın başına marufu emretme münkerden nehyetme bilincine erişmeden de bir şeyler gelebilir. Burada vurgulanan marufu emrettiğimiz münkeri nehyettiğimiz için karşılaştığımız kötü durumlardır.  Örneğin herhangi bir konuda İslâmi davranışı yâni en kapsamlı marufu eşine, kardeşine, anne babana, akrabana, arkadaşına, komşuna vs. tavsiye edersin ve artık o kişi sana karşı eskisi gibi değildir. Hatta bazen yalnız kalırsın sırf marufu emrettiğin için. Kötü, incitici sözler işitirsin. İşinden, aşından olursun, kariyerinden, istikbalinden vazgeçersin, mesleğini değiştirmek zorunda kalırsın, işsiz, aşsız, arkadaşsız…. Bunlardır sabredilmesi gerekenler. “Mallarınız ve canlarınız konusunda yıpratıcı bir imtihandan geçirileceğiniz kesindir. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden çok sık üzücü sözler işiteceğiniz de kesindir. Kendinizi koruyarak sabrederseniz bilin ki yaptığınız iş, kararlılık gerektiren işlerdendir.” (Al-i İmrân 3/186)

Dedik ya bu uzun soluklu bir yolculuk, bir yeryüzü yürüyüşü. Kendisine hikmet bahşedilen bir insanın tarifsiz büyüklükte bir servet sahibi olduğu da bir gerçek. Allah’ın yoksa neyin var; Allah’ın varsa neye muhtaçsın? Ancak bu dünya hayatı hikmet ile elde edilen bu zenginliğin ve servetin de imtihana tâbi olduğu bir yer. Yâni insan bilgisinin de zekâtını vermekle, uyarmak ve uyandırmakla mükellef. Onun için insan ne tür bir zenginlik ve artı değer sahibi olursa olsun bu değerini paylaşıma açık tutmalı, ihtiyacı olanlara vermeli, kendisinden zenginliği, serveti, artı değeri istenilebilir, kendisine ulaşılabilir, mütevâzi olmalı. Elindeki, zihnindeki servet ile övünüp, böbürlenerek, kendisi gibi olmayanlara dudak bükerek, Allah’ın kendisine bahşettiği nimet hakkında yersiz bir gurura kapılarak Rabbinin sevgisinden mahrum kalmamalı. Bu zihniyet de hikmet sahibi Lokman’ın kendi uzun yürüyüşünde elde ettiği bir tecrübe olarak yavrusuna aktardığı şu ayette ortaya çıkıyor: “Kasıntılık yapıp insanlara karşı böbürlenme ve yeryüzünde çalım satarak dolaşma! Zira unutma ki, kendini beğenmiş kibirli hiç kimseyi Allah sevmez.” (Lokman 31/18)

Tabîi bir fıtrat yürüyüşü bu; zenginliğin, fakirliğin, diğer insanlara nazaran sende olan fazlalığın ya da noksanlığın bu tabîi yürüyüşünü bozmamalı. İmânından, insanlığından, ahlâkından, onurundan tâviz vermemelisin. Müslüman duruşunu bozmamalısın. Sahip olduğun bilginin mahiyeti nasıl olursa olsun onu uygun bir şekilde, doğru bir zamanda ve yerde, hikmetle ve güzel öğütle aktarmalısın muhatabına: “(Hayat) yürüyüşünde dengeli ol ve sesini yükseltme! Unutma ki seslerin en itici olanı eşeklerin sesidir.” (Lokman 31/19)

Çoğumuzun bir ev, bir araba, bir iş ayarlayıp evlendirdikten sonra hayat yürüyüşüne uğurlarız diye çabaladığımız çocuklarımıza aslında en başta vermemiz gerekenin ne olduğunu Lokman’ın öğütlerinden öğreniyoruz. Lokman’ın bizden farkı ise “Hâkim” olması, zenginliği, serveti, şerefi, itibârı, mutluluğu Allah’ın yanında araması. Zirâ Lokman yavrusunun dünya ve ahiret saadetini aynı anda düşünmenin gerektiğini bilen hikmet sahibi bir baba: “EY insanlık! Rabbinize karşı sorumluluğunuzu hatırlayın! Dahası ne anne babanın çocuğuna ne de çocuğun anne babasına hiçbir fayda sağlamayacağı bir günün dehşetinden sakının! Unutmayın ki Allah’ın vaadi gerçekleşecektir: şu hâlde bu dünya hayatı sizi asla ayartmasın; dahası, aldatıcının hiçbir türü sizi Allah (hakkındaki asılsız düşünceler) ile aldatmasın.”   (Lokman 31/33)

Vesselam…

 

 

Spot:

Bir babanın yavrusuna dünya hayatı için öğüt ve tavsiyeler vermeden önce şirk vurgusunu bu şekilde yapması yâni her şeyden, her iyilikten önce işe kendi nefsine zülüm etmeyi bırakarak başlamasını tavsiye etmesi ancak Allah’ın dinine hâkim bir bakışa sahip olmayı ve Allah’ı gereği gibi takdir etmiş olmayı gerektirir.

insan bilgisinin de zekâtını vermekle, uyarmak ve uyandırmakla mükellef. Onun için insan ne tür bir zenginlik ve artı değer sahibi olursa olsun bu değerini paylaşıma açık tutmalı, ihtiyacı olanlara vermeli, kendisinden zenginliği, serveti, artı değeri istenilebilir, kendisine ulaşılabilir, mütevâzi olmalı.

Sahip olduğun bilginin mahiyeti nasıl olursa olsun onu uygun bir şekilde, doğru bir zamanda ve yerde, hikmetle ve güzel öğütle aktarmalısın muhatabına…