DOSYA

ALLAH KİMLERİN VELİSİDİR YAHUT KİMLER

ALLAH’IN EVLİYASIDIR?

 

Prof.Dr.İbrahim SARMIŞ

[email protected]

 

 Sözlük anlamıyla veli, dost ve samimi arkadaş demektir. Terim olarak Allah’ın sevdiği ve dost olduğu kişi demektir. Bütün müminler Allah’ı sevdiğine ve Allah da onların velisi olarak hepsini sevdiğine göre müminlerin tamamı Allah’ın velisi olduğu (Bakara 2/257) gibi, müminler de birbirlerinin velisidirler (Tevbe 9/71).

Birinin velisi olmak, yönetmek de dahil, bütün işlerini yürütme yetkisine sahip olmak ve sorumluluğu üzerine almak, her şeyini kendisine havale edecek kadar yakını ve dostu olmak demektir. Bunu görmek için öğrenci velisinin kimliğine ve rolüne bakmak yeterlidir. Onun için Allah, müminlerin velisidir. (Bakara 2/257; Ali İmran 3/68).

Kur’an’ın tanımı ile veli, Allah’ın öğrettiği şekilde inanan ve yaşayan kişidir.  Kur’an’da bu açıkça ortaya konulmaktadır. Mesela şu ayetlere bakalım:

“Allah’ın evliyası ancak takva sahipleridir…”(Enfal 8/34).

“İyi bilin ki, Allah’ın velilerine (dostları)’na hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar iman eden ve takvalı olanlardır”[1].

Mutakki olmanın tanımını da Kur’an yapmaktadır. Sözlük anlamı korumak/korunmak olan Takva, terim olarak, Allah’ın cezasından sakınarak ve mükafatını umarak vahyin öğretilerine göre yaşayıp kendisini koruma altına almak demektir. Allah’ı sevenler bu şekilde davranınca Allah da onları sever. Bu da Allah’ın sevgili kulları olan mü’minlerin niteliğidir.

“Elif, Lam, Mim. Kendisinde hiçbir şüphe olmayan bu kitap, muttakiler için bir hidayettir. Onlar gayba inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar, sana indirilene de, senden önce indirilene de inanırlar, ahirete de şeksiz şüphesiz inanırlar. İşte onlar Rablerinin gösterdiği yolda olan kimselerdir. Kurtuluşa erecek olanlar da onlardır”[2]

 “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. İyilik o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır; Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, muhtaç olup isteyenlere, borç altında kalanlara, kölelik ve esaretten kurtulmak isteyenlere sevdiği maldan harcar, namazı kılar, zekatı verir, anlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu nitelikleri taşıyanlardır. Muttakiler ancak onlardır.”[3]

Gördüğümüz gibi takva, dinin öğretilerine göre inanmak ve yaşamak olduğuna göre, veli kişi, inanan, dinin öğretileriyle amel eden ve bunu Allah’a tam bir teslimiyetle yerine getiren kişi olmaktadır.  Elbette öğretilerine göre inanan ve yaşayanları Allah sevmekte ve ödüllendirmektedir. Bu dünyada Allah onların dostu ve yardımcısı olduğu gibi, ahirette de koruyucusu ve esirgeyicisidir. Onun için onlara hiçbir korku ve hüzün olmayacaktır. Vahyin insandan istediği İslam da budur.

Elbette imanın ve amelin derecesi yahut kalitesi bakımından mü’minlerin dereceleri farklıdır. İmanın kuvvet bakımından artıp eksilebileceğini Kur’an’ın birçok ayeti ifade etmektedir[4] İman kalitesindeki bu farklılığa rağmen, bütün mü’minler, Allah’ın veli kullarıdır. Çünkü iman dairesinde kaldıkça ve dinin gereklerini yerine getirdikçe, kişiler mü’mindir ve Allah’ın veli kullarıdır. Onların mükafatı da buna göre olacaktır. Bunu mesela şu ayetler açık bir şekilde ifade etmektedir:

“Geçerli mazeretleri olmadığı halde kafirlere karşı sefere katılmayıp evlerinde oturmayı yeğleyen müminler, mallarını ve canlarını ortaya koyarak Allah yolunda savaşanlarla asla eşit değildirler. Allah, mallarıyla ve canlarıyla savaşanları evlerinde oturan müminlerden daha üstün tutmaktadır. Bununla beraber Allah bütün müminlere cennet vadetmiştir. Ama mallarıyla ve canlarıyla savaşan müminlere, evlerinde oturan müminlerden çok daha büyük mükafat verecektir”[5].

“Mekke’nin fethinden önce sizden mallarını Allah yolunda harcayanlar ve savaşanlar diğerleriyle eşit değildirler. Bu kimseler, fetihten sonra harcama yapan ve savaşanlardan daha üstün bir dereceye sahiptirler. Bununla birlikte Allah hepsine cennet vadetmiştir. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır”[6].

Gerçek bu şekilde iken, dinin çoğu kavramlarında zamanla sapmalar meydana geldiği ve içleri çevre din ve kültürlerinden gelen yanlış bilgilerle doldurulup yanlış inançlar oluşturulduğu gibi, veli kavramının anlamında da sapmalar olmuş ve içi yanlış bilgilerle doldurulmuştur. Tasavvuf kültüründe ve onu meslek edinen akademisyeninden sıradan halka kadar bu gerçek nedense kişiler tarafından gözardı edilmektedir. Allah, bütün müminlerin velisi olduğunu söylerken, tasavvufçular ancak kendilerinin Allah’ın dostu olduklarını söylemekte ve anlatmaya çalıştığımız gibi iman ve tevhit anlayışı hiç te vahye uygun olmayan, kısaca Allah’ın fasık olarak nitelediği çoğu meşhurlarını veli, hatta en büyük veli, son veli olarak ilan etmektedir.  Bu şekilde mü’minler arasında özel bir veli sınıfı ihdas etmiş ve tanımını da tasavvuf kültürüne göre yapmışlardır.

Oysa yukarıda belirttiğimiz gibi İslam anlayışında mü’minler arasında özel bir veli sınıfı yoktur. Aksine, bütün mü’minler Allah’ın veli kullarıdır ve Allah da hepsinin velisidir. Bunu yüce Allah şöyle belirtir:

“Allah, iman edenlerin velisi (dostu)dur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”[7]

Bu sapmada Arap cahiliye döneminden inanç kalıntılarının rolü olduğu gibi, İslam’a daha sonra giren ve acem diye adlandırılan milletlerin getirdiği eski inanç ve kültürlerinin çok büyük rolü olmuştur. Bunun neticesinde toplumda zamanla İslam’ın öngörmediği ve onaylamadığı bir veli inancı ve anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu inancın ve anlayışın meydana gelmesinde İslam öncesi Türk dinlerinin rolünü örnek verebiliriz. Eski İran, Yunan ve Ortadoğu inançlarının çarpık veli inanç ve anlayışının meydana gelmesinde oynadıkları rolü buna kıyas etmek mümkündür. Eski Türk dinlerinin bu konudaki rolü şöyle anlatılır:

“Müslüman Türkler’in yaşadıkları mıntıkalarda ve bu arada tabiatıyla Anadolu’da veli kültü tahlil edildiği zaman, bunun kaynağını İslam öncesi eski Türk inançlarının teşkil ettiği daha ilk bakışta dikkati çekecek kadar sarihtir. Tasavvufun veli telakkisi (anlayışı) tabir caizse, buna bir kılıf hizmetini görmüştür.

Bilindiği gibi Türkler, Müslüman olmadan önce çeşitli vesilelerle temasta bulundukları kültür çevrelerinde, Şamanizm, Budizm, Zerdüştilik, Mazdeizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi birbirinden mahiyet itibariyle hayli farklı dinlere girmişlerdir. Bunlardan önce ise, uzun yüzyıllar kendilerinin sahip oldukları belirli bir takım inanç sistemleri vardı. Orta Asya gibi muazzam bir coğrafi sahada, yüzlerce yıldır muhtelif Türk toplulukları belirtilen inanç sistemlerinden birini veya birkaçını benimsemişler, zamanla birini bırakıp bir başkasını kabul etmişlerdir.

Bu değişiklik esnasında, bir önceki din, yenisinin gelmesiyle tamamen ortadan kaybolmamış, çoğu defa kendini yeni dinin kalıplarına uydurarak varlığını sürdürmüştür. Bu sebeple Türk zümrelerinin girdiği her yeni din, onlara yeni bir şeyler öğretip belli ölçüde düşünce ve hayat tarzlarına etki ederken, diğer yandan da o zümrelere uygun birer yapı kazanmışlardır.

İşte bundan dolayıdır ki, günümüzde bile Orta Asya’dan Balkanlara kadar bütün Müslüman Türk topluluklarında bile bildiğimiz en eski inançları olan tabiat ve atalar kültlerinden yukarıda sayılan dinlere kadar, çok çeşitli kalıntıları tesbit etmek mümkün olmaktadır.

Aşağıda açıklamaya çalışacağımız İslami devir veli kültü, işte bu uzun maceranın izlerini taşır.

Türkler’deki veli kültünün temelinin Şamanist dönemde atıldığı söylenebilir. Eski Türk şamanları incelendiği zaman, bunların Türk veli imajına çok benzediğini fark etmemek mümkün değildir. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felaketleri önleyen yahut düşmanlarına musallat eden, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan Türk şamanları, bu hüviyetleriyle adeta Bektaşi menakıpnamelerinde ve kısmen de öteki tarikat çevrelerinde yazılmış menakıpnamelerde yeniden hayat bulmuş gibidirler. Bu eserlerde anlatılan Türk velileri, işte böyle özelliklere sahip kişilerdir.

Şamanist Türkler, şamanların harikulade insanlar olduklarına, ruhlar, gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine inanırlardı. Hatta şamanlar Gök Tanrı ile de temasa geçip, ondan mesajlar getirebilen şahsiyetlerdir. Onlar bu kabiliyetleri elde etmek için, tıpkı velilerin yaptığı gibi, inzivaya çekilerek, kendilerini sıkı bir riyazata tabi tutarlardı.

Ancak burada, Şamanizm öncesi eski Türk inançlarından atalar kültünün veli kültünün temelinin hazırlanmasındaki önemli rolüne de dokunmak gerekiyor. Muhtelif Türk zümreleri arasında en eski ve köklü inançlardan biri olduğu bilinen atalar kültü genel olarak ecdadın takdisine dayanır. Ancak atanın bizzat kendine tapınma mahiyetinde olmayan atalar kültü, atanın öldükten sonra üstün birtakım güçlerle mücehhez hale geldiği ve bu sayede ailesine yardım edebileceği inancından doğan, korku ve saygı karışık bir anlayış oluşturmuştur.  Bu sebeple ataların ruhlarına kurban kesilir ve eşyaları mukaddes sayılır, mezarları da mukaddestir.

Şamanist dönemde ve özellikle Budizm’e geçtikten sonra Türk veli kültünün İslam öncesi temeli, daha da güçlendi. Çünkü bu devrede Budist azizlerin çok eskilere inen ve Budizm’in yayılmasında önemli bir propaganda aracı olan kerametlerini anlatan metinler bol bol tercüme edildi. Zaten halk için ayinlerde okunmak üzere meydana getirilen bu tercümeler, çabucak ve hayli geniş bir tabana yayıldı. Öylece, şamanların üstün ruhani güçlerle donanmış şahsiyetlerine, Budist azizlerininkiler ilave edildi. Artık Türk din adamlarının yukarıda sayılan vasıflarına, hayvan kalıplarına girmek, eşyaları ve cisimleri kendi kendilerine yürütüp harekete geçirmek, gibi başka özellikler eklendi. Bu suretle İslamiyet’in Türkler arasında yayılmaya başladığı dönemlere, yani onuncu yüzyıla gelindiğinde, artık İslami Türk veli tipinin teşekkülüne zemin hazırlanmış oluyordu.

Bu üstün ruhani kuvvetlerle donanmış insan tipi, Müslümanlıkla bağdaşmakta güçlüğe uğramadı. Kur’an-ı Kerim’deki muhtelif mucizeler gösteren peygamberlerle Hz. Muhammed’in şahsiyeti, Müslüman olan Türklere hiç de yabancı gelmedi. Onlar, kendi din adamlarıyla bu zikredilenler arasında pek çok benzer noktalar buldular ve İslamiyet’e çabuk ısındılar.

Biz, Türk veli imajının prototipini meşhur Dede Korkut’un şahsında buluyoruz. Aşağıya aldığımız pasaj bu itibarla aynı zamanda tarihi bir belge niteliğini de taşımaktadır:

“Rasul aleyhisselam zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata dirler bir er kopdi. Oğuzun ol kişi tamam bilicisiydi. Ne dir ise, olur idi. Gaybdan dürlü haber söyler idi. Hak Teala’nın gönlüne ilham ider idi… Korkut Ata Oğuz kavminin müşkilini hall ider idi. Her iş olsa Korkut Ata’ya tanışmayınca işlemezler idi.”(Dede Korkut Kitabı, 1, Nşr. Muharrem Ergin, 1964).

Bu satırlarda Dede Korkut’un her ne kadar ‘veli’ kelimesiyle nitelendiğini görmüyorsak da, sayılan vasıfları kendisinin böyle telakki edildiğini açıkça gösteriyor. Aslında gerçekten yaşayıp yaşamadığı, eğer yaşadıysa, zamanı belli olmayan bu şahsiyet Oğuz’un, yani bütün Oğuz boylarının bilicisidir, söylediği her şey gerçekleşir, gaybdan haber verir, geleceği bilir, Allah’ın ilhamlarına mazhar olmuştur, Oğuz kavminin bütün güçlüklerini çözer, kendisine danışılmadan iş yapılmaz.

Sayılan bu nitelikler Dede Korkut ile Şamanlar arasındaki büyük benzerliği de ortaya koyuyor. Bilhassa gaybdan ve gelecekten haber verişi, bir iş yapılacağı zaman kendine danışılması bunu pek açık gösteriyor. Metinde dikkati çeken bir başka nokta, bu zatın Hz. Muhammed’in zamanına yakın bir devirde yaşadığının söylenmiş olmasıdır. Bu, onun gerçekten yaşamış tarihi bir şahsiyet olmadığının bizce en açık delillerinden biridir.

Anadolu’nun tedricen fethedilmeye başladığı XI. yüzyıldan itibaren buraya yerleşmeye gelen ve çoğunluğunu Oğuzlara mensup boyların oluşturduğu muhtelif Türk toplulukları, kendileriyle beraber bu telakkiyi ve kültü de getirdiler. Özellikle XIII. yüzyılda Moğol istilası arifesinde ve bu istilanın önünden kaçarak Anadolu’ya yerleşen bazı tarikatlara mensup şeyh ve dervişler bu konuda başrolü oynadılar. Selçuklu hükümeti onlara birtakım imtiyazlar ve tekkelerini kurup rahatça faaliyet gösterecek yerler tahsis etti. Vefailik, Yesevilik, Kalenderilik ve Haydarilik gibi gayr-i sünni mahiyetteki tarikatlara ait tekkeler daha ziyade köy ve göçebe muhitlerini tercih ederken, Kübrevilik, Sühreverdilik, Rıfailik ve Kadirilik gibi Sünni eğilimli olanlar şehirlerde geliştiler. Zamanla her iki çevredeki tekkelerin başında bulunan Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlâna ve benzerleri gibi, sade çevrelerinde veya bütün Anadolu’da büyük veli olarak şöhret yapmış kişilerin ölümü ile birtakım türbeler ortaya çıktı. Bu velilerin her birinin türbesi, özelliğine ve maksada göre kendine mahsus ziyaret ve kurban usullerinin gelişmesine ortam hazırladı. Hiç şüphesiz ki bu, Orta Asya’daki tatbikatın bir devamından başka bir şey değildi. Bu türbelerin etrafında eskiden mevcut ve yeni imal edilip yayılan menkıbeler, kendilerini yarı mukaddes, fevkalade güçlerle donanmış ve hastalıkları iyileştiren ve çeşitli dileklerin gerçekleşmesine yardım eden manevi şahsiyetler haline getirdi. Anadolu’nun pek çok yerinden gelen değişik tabakalara mensup insanlar buraları ziyarete başladılar. Kendilerini yazılı kaynaklardan tanıdığımız velilerden başka, yazılı kaynaklara geçmemiş daha başkaları da vardı. Bu suretle Anadolu’nun pek çok yerinde, hemen her kasaba ve köyde, şehirlerde, evliya, ermiş ve yatırlar meydana geldi. Her birinin etrafında birer kült oluştu. Bu kültlerin bir kısmı zaman içinde giderek mahallileşirken, bir kısmı da tersine şöhretlerinin daha büyük oluşu sebebiyle bütün Anadolu’ya yayıldı.

Burada önemli bir nokta üzerinde durmak istiyoruz. O da, vaktiyle Orta Asya’da meydana gelen bir olayın, Anadolu’da da tekrarlanmış olmasıdır. X-XII. yüzyıllarda İslamiyet Orta Asya’da yayılırken tekkelerin çoğu, eski Budist manastırlarının yerine yahut yakınlarına inşa ediliyor, zamanla bu manastırlar çevresinde mevcut, oradaki azize ait menakıbeler İslamileştiriliyordu. Böylece o bölgedeki eski kültün kendine mal edilmesi suretiyle yerli halk ile bir bağ kurularak İslamlaştırma kolaylaştırılmış oluyordu.

İşte aynı olay, Türkler Anadolu’ya yerleştikleri sırada burada da meydana geldi. Genellikle gayr-i sünni tarikatlara mensup şeyh ve dervişler, tekkelerini terkedilmiş yahut henüz faaliyette olan kilise ve manastırların yerine ve civarına kuruyorlardı. Bundan maksat, orada eski dinin merkezi ile doğrudan karşılaşarak onun kullandığı vasıtaları aynen kullanıp tesirini zamanla zayıflatarak yerine geçmekti. Öyle de oluyordu. Nitekim bu şeyh ve dervişler, yerleştikleri yerlerde kökü Hıristiyanlık, hatta Hıristiyanlık öncesi devirlere çıkan mahalli aziz kültleriyle karşılaştılar. Bu kültler, keramet hikayeleri (menkıbeler) aracılığıyla rahatça İslamileştiriliyor, bu vesile ile bölgedeki Hıristiyan halkın Müslümanlığa kolayca ısınması sağlanıyordu. Çünkü Müslüman olduktan sonra da, bağlı oldukları eski kültü, bir Türk velisi adına İslamileşmiş kılıkta sürdürüyorlardı.

Buna XIII. ve XIV. yüzyıllara ait bazı örnekler vermek mümkündür. Mesela, Hacı Bektaş’ın XIII. yüzyılda Suluca Karahöyük (Hacı Bektaş)da kurduğu tekke, bu yöre Hıristiyanlarının takdis ettiği Saint Charalambus kültünü İslamileştirerek kendine mal etmiş, böylece Hacı Bektaş Hıristiyanlarca da benimsenmiştir. Yine aynı yüzyılın ikinci yarısında Balkanlardaki Dobruca bölgesinde bir Türkmen kolonisinin iskanını sağlayan Türkmen babası Sarı Saltık da aynı şekilde, orada eskiden mevcut Saint Nicolas kültü ile özdeşleştirilmiştir. Son olarak Mecitözü yakınındaki Elvan Çelebi tekkesinde Baba İlyas kültünü örnek verebiliriz. XIV. yüzyılda Elvan Çelebi tarafından Saint Theodoros ve Saint Georges kültünün yaygın bulunduğu eski Eukhaita köyü civarında kurulan tekke, bu kültlerin Baba İlyas’a mal edilmesine yardımcı oldu. Öyle ki, XVI. yüzyılda tekkede misafir kalan Avrupalı seyyahlar Baba İlyas’ın kim olduğunu öğrendikleri zaman şaşırıp kalmışlardı. Zira anlatılanların yukarıda zikredilen azizlerinkinden farkı yoktu. Bu sebeple Baba İlyas ile bu azizlerin arkadaş olduğunu söylemek zorunda kalmışlardı.

İşte Hasluck’un “İki taraflı perestişgahlar” dediği pek çok türbe bu anlatılan tarzda, yani eski Hıristiyan aziz kültlerinin Türk veli kültleriyle birleşmesinden doğmuştur…”[8].

Bu sentez inanç bir de geliştirilen keramet nazariyesi ile zenginleştirilmiştir. Bunun için Arap cahiliye müşriklerinin Allah’ın altında ve insanların üstünde görüp kendileriyle Allah arasında aracı/şefaatçi olarak inandıkları Lât, Menat, Uzza, Hübel vd. gibi üçler, Yediler, Kırklar, Ebdal, Nukeba, Nüceba, Gavs ve Kutuplara kadar Ricalu’l-Ğayb dedikleri ve Allah’ın otoritesine, iradesine ve uygulamalarına ortak yaptıkları hiyerarşik Tanrı’cıklar oluşturulmuştur.

Bunların bir abartma olmadığını ve toplumun bu uçan kaçan veya mitolojik evliya anlayışını görmek için günümüzden bir yazarın “Hoca Ahmet Yesevi Halifeleri ve Kerametleri” kitabından vereceğimiz örnekleri okumak herhalde yeterlidir. Yazar, okuma yazma bilmeyen dağ başındaki bir vatandaş değil, İmam Hatip Okulu’nda ve Şam’da okuyup yine Şam’da ve Konya’nın değişik yerlerinde imamlık yaptığını söylüyor. Menkıbelerini Konya yöresinde ulemadan (!) cühelaya kadar halkın anlattığı Ladikli Ahmed Efendi’nin kerametlerinden söz eden yazar Ricali Gayb, Tayyi Mekân ve Ölülerin Kerameti başlıkları altında şunları anlatır:

“Allah’ın hem sevgili veli (evliya) dost kulları vardır hem de bunların ümmet-i Muhammed üzerinde tesirleri vardır. Allah birçok belaları onlar hürmetine bu ümmetin üzerinden kaldırır. Ümmetin dar günlerinde Hızır gibi yetişirler. (Mitoloji içinde mitoloji olarak bir de Hızır’ın yetişmesi mitolojisi vardır!-İS). Bunların benzerleri şimdi de devam etmektedir. Yakınımızda Ladik kasabasında bulunan (Ladikli Hacı Ahmet Ağa) Ricali Gayb’ten olup Tayyi Mekan yapanlardandır. (…)

Nasıl ki bir senenin üç yüz altmış beş günü varsa Âdem aleyhisselamdan bu yana bu üç yüz altmış beş kişi kıyamete kadar devam etmektedir. Bunların zevceleri, çocukları, esvabı, emvali, emlaki vardır. Bunların hiçbir kimseye zulmü görülmemiştir. Kur’an’ı sesli okurken sesleri duyulmaz, zikrederken, ağlarken görülmemişlerdir.

Bunlar çirkini temize çevirirler. Muhtaçların ihtiyaçlarını giderirler. Kendilerine tercih ederler. Yeme, içme, giyinme, tıraş olma, ahlak, edeb, arkadaşlık hususunda siretleri, sofilerin siretleri gibidirler. Sofiler siretlerini bunlardan almışlardır. Bunlar dünyayı her an dolaşırlar. Senede iki defa toplanırlar. Biri Arafat’ta, diğeri Recep ayında Ashabı kiramdan Huzeyfe bin Yeman (radıyallahu anhu) peygamberimizin Selamını bunlara ulaştıran zattır. Peygamberimiz zamanında Veysel Karani’nin (doğrusu Üveys el-Karani’dir-İS) amcası olan İsam el-Karani bir kutup’tu. Allah Rasulü “Şüphesiz ki ben Rahmanın kokusunu, nefesini Yemen taraflarından duyuyorum” demiştir.

Ladik’li Hacı Ahmet Ağa bir gün yazın harmanda harman savuruyor yabasıyla. Hatıftan/gaybten bir emir, bir ses işitiyor. Ahmet ağa yetiş, Çinliler bizi (Türkleri) sardı kırıyorlar. Ahmed Ağa hemen yabasıyla yetişiyor. Çinliler Türkleri Kore’de savaşta sıkıştırmış. Ahmet Ağa Çinlileri yabayla kırıyor, bir menzil açılıyor. Türk askerleri kurtuluyor. Ahmed Ağayı çağıran Ladikli bir asker, mahallesinden tanıyor, inanan, sevenlerinden biri. Askerliğini Kore’de yapıyormuş.

Yine Ahmed Ağadan, yıl 67 ve 69’larda Kıbrıs savaşlarında Hacı Ahmed Ağa bizim Türk pilotları Kıbrıs’ı bombalarken uçakta Türk pilotların yanında oluyor. Kuzum şuraya at bombayı, buraya at bombayı diyor. Türk pilotu şaşkınlıkla dediğini yapıyor ve soruyor amca siz kimsiniz? Bize Ladikli Hacı Ahmed Ağa derler, deyip kayboluyor. Bu kardeşler sonra gelip kendisini ziyaret ediyorlar…[9].

Belirttiğimiz gibi, keramet nazariyesi İslam’ın bir inancı olmayıp tasavvufun ortaya çıkmasıyla beraber sonraki dönemlerde oluşturulan bir konudur. Müslüman ilk neslin gündemine bir inanç olarak girmediği gibi, kişinin iman ve ermişliğinin delili olarak da söz konusu olmamıştır. Ama sayılan bu kültür ve inançların İslam toplumuna taşınmasıyla beraber bir inanç halini almış, buna dinden dayanak bulmak için de hadislerden nakiller, Hz. Süleyman ve Hz. Meryem kıssalarından teviller, Hızır mitolojisinden anlatımlar kullanılmıştır. Oysa anlatılan bu şeylerin sözde Keramet inancıyla bir ilgisi bulunmamaktadır.

Tıpkı Şeytanların dostu birtakım gözbağcı kişilerin halkın toplu olduğu yerlerde ve televizyon ekranlarında gösteriler yaparak vücutlarını kızgın şişlerle dağlamaları, kor halindeki demir levhaları dilleriyle yalamaları, vücutlarını bıçaklar ve kesici aletlerle doğramaları gibi cambazlık ve şarlatanlıkların İslam’la ve iddia edilen kerametle hiçbir ilgisi olmadığı gibi. Başta Şamanizm olmak üzere cahiliye kültürlerinin uzantıları olan bu tür şeyler yüzyıllarca din ve keramet olarak yazılıp insanlara anlatılmaktadır. Oysa bu tür anlatımlar insanları mitolojilerle uyuşturan ‘dinin afyon yüzü’nden başka bir şey değildir[10].

 

 

 

[1]-Yunus, 62-63.

[2]-Bakara, 1-5

[3]-Bakara, 177.

[4] -İmanın güçlenmesi anlamında artmasına ilişkin mesela bakınız: Bakara, 124, Enfal, 20, Müddessir, 31 vd. İmanın artması söz konusu olduğu gibi inkar/küfür de artar. Bkz. Maide, 64, 68, İsra, 41, 60 vd.

[5] -Nisa, 95

[6] -Hadid, 10

[7]-Bakara, 257.

[8] – A.Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkibeleri, 7-12

Başbakanlık Basımevi, Ankara 1984.  İslam öncesi Türklerin Şamanizm, Budizm, Zerduştilik, Maniheizm ve Mazdeizm dinlerinden beraber getirdikleri dağ ve tepe, taş ve kaya, ağaç, sihir ve büyü, hastaları iyileştirme, gaipten ve gelecekten haber verme, Tanrı’nın insan gibi görünmesi, tabiat kuvvetlerine hükmetme, ateşe hükmetme, kemiklerden diriltme, kadın-erkek ortak ayinler, tahta kılıçla savaşma, tenasüh inancı, hulul inancı, don değiştirme (başka bir bedenle şekillenme), ejderha ile mücadele, havada uçma, dört unsur inancı, ateş kültü için bkz. a.g.e., 71-72; Bu kültürün günümüzde de Türk toplumunda devam ettiğine ilişkin bakınız: Rıfat Araz, Harputta Kişioğlu İle İlgili Eski Türk İnanışlarının İzleri, 268-285. Kitaplarda Bahaeddin Nakşibendi’ye ve yaşayan sözde erenlere nisbet edilen kerametlerle karşılaştırınız.

[9] -Hüseyin İnce, Hoca Ahmet Yesevi Halifeleri ve Kerametleri, 49-51, Tekin Kitabevi, Konya 2007. Rahat okunup anlaşılabilmesi için dili, cümleleri ve paragrafları tarafımızdan düzeltilmiştir.

[10]-Bunun örneklerini gerek çevrede oturanların gerekse İslam’ın öğretilerini yapısından dışlayan statükonun müze yaparak gelir kaynağı olarak kullandığı tekke, yatır ve türbelerin halinde görüyoruz. Bu konularda geniş bilgi için Teorik Ve Pratik Açıdan Tasavvuf Ve İslam, (Ekin Yayınları, 8.baskı, İstanbul 2017) kitabımıza bakınız.