Ahlâkî erdemlerin başında gelen doğruluk (Arapça sadâkat) sözlükte; doğruya uygun olma hali, dürüstlük, güvenilir olmak, gerçeği konuşmak, gerçeğe uygun bilgi vermek, hakka uygunluk, hilesizlik, yalanın karşıtı gibi anlamlara gelir.

Bir ahlâk terimi olarak doğruluk (sadâkat); insanın inancında, özünde, sözünde, niyetinde, sözleşmelerinde, ticaretinde kısaca bütün fiil ve davranışlarında doğru, dürüst, hakkı gözetir, âdil, ihlâslı ve samimi olması hâlidir.

İslâm ahlâkında bir mü’minin en belirgin vasıflarından biri de doğruluktur. Her yerde, her konuda doğruluğa sarılmak İslam ahlâkının en önemli temellerinden birini oluşturur. Bu nedenledir ki, Kur’an-ı Kerim’de doğruluk sahibi (sâdık) kimseler çeşitli vesilelerle övülmüştür. (Bakara, 2/177; Nisâ, 4/69; Tevbe, 9/119). Doğruluk, Müslümanlığın gayesi ve en önemli ahlâkî erdemlerden biridir. Doğruluk sahibi olmak; doğru sözlü olmak, doğru davranmak mü’minin şiarı ve temel ahlâkî karakteridir; imanının gerektirdiği bir husustur. Doğruluk, tevhit inancını benimsemiş bir mü’minin bariz vasfıdır. Çünkü mü’minin sahip olduğu İslâm terbiyesi, mü’mine doğruluğun bütün ahlâkî erdemlerin başı olduğunu öğretmiştir.

Doğruluk, ahlâkın temelini teşkil eder. Birçok ahlâkî erdem, doğruluktan neşet eder. Eğer bir kimse doğruluğu kendisi için ahlâkî bir erdem/değer olarak kabul eder, içselleştirirse bu durum onu doğru, dürüst ve iyi olmaya zorlar. Bu bağlamda doğruluk; insanda söz, tutum ve davranışlarda doğru olma çabasını ifade eder.

Doğruluk; sağlam karakterli olmanın sonucu olarak kazanılan ahlâkî bir erdemdir. Burada ahlâkî erdem derken, hak ölçülerde kuvvetli ve sağlam bir vicdan sahibi olmayı kastediyoruz. Vicdanlı insan, kendi kişilik yapısında davranışlarını kontrol edip yönlendiren bir mekanizma kurar. Bu mekanizma sistemli olarak işlediği müddetçe davranışlarda tutarlılık meydana gelir. Kişi inandığı, bağlandığı ahlâk ilkelerini her zaman ve her yerde uygular. İşte doğruluk, bu ahlâk ilkelerinden ayrılmamak demektir. Bu manada doğruluk ve ahlâklılık aynı anlama gelir. Doğruluk, bütün iyiliklerin temelidir; ahlâkî erdemlerin ve ahlâkî yaşayışın tümünün kendisinde toplandığı iyi bir vasıftır.

Kur’an-ı Kerim’de  “Doğrularla/sâdıklarla beraber olun!” (Tevbe, 9/119)  âyeti gereğince iman-küfür, doğruluk/sıdk-kizb mücadelesinde mü’minler olarak daima doğruluk tarafında yer almalıyız. Doğru olmanın ve doğruluk sahibi kimselerle birlikte olmanın temel şartı ise Allah’a ve peygamberine itaat etmekten geçmektedir. Doğrunun/sıdkın ölçüsü, sınırları Allah ve peygamberi tarafından belirlenmiştir. Allah’ın ve peygamberinin belirlediği doğruları doğru kabul eden, bu doğrulara göre düşünen, inanan ve yaşayan kimse, sâdık/sıddık olarak isimlendirilmiştir: “Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır.” (Nisâ,4/69)

Âyetten de anlaşılacağı üzere her devirde peygamberler ve onlarla birlikte iyi özelliklere sahip insanlar vardır. Bu iyi insanlar, nebiler, sıddıklar/doğrular, şehitler ve salihler olmak üzere dört gurupta toplanırlar. Allah’a, peygambere itaat eden, buyurdukları emir ve yasaklara uyan kimseler, nebiler, sıddıklar/doğrular, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Her zaman onlara yakın ve onların iltifatlarına mazhar olurlar. Burada özellikleri sayılan kimseler, edinilebilecek en iyi arkadaşlardır. Onlarla arkadaş olabilmek imrenilebilecek bir durumdur. Dünyada bu özelliklere sahip kimselerle arkadaşlık edenler, ahirette de onlarla beraber olacaklardır inşallah.

Doğruluk; inançta, düşüncede, sözde, niyette, iradede, azimde, vefâ ve amelde doğruluk şeklinde tezâhür eder. Bütün bunların kaynağı, Kur’an ve Sünnet’tedir. Öte yandan, düşünce ve eylem birliği doğruluğun esasını oluşturur. Düşüncede ve inançta tam manasıyla İslâm’a yönelmedikçe ve İslâmî hükümlere samimiyetle teslim olmadıkça davranışların doğru olması mümkün değildir. Doğru olan ahlâk Hz. Peygamber (s)’in ahlâkıdır; bunun dışında doğru bir yol yoktur.

Aynı şekilde doğruluk; Kur’an’ın ve sünnetin emrettiği şekilde iman etmek, dinî yükümlülükleri yerine getirmektir. İslam’ın özü; imanda tevhit, amelde doğruluktur. Doğruluk, inançtan bireysel tavırlara, toplumsal davranışlara, beşerî ilişkilere kadar her alanda bütün faaliyetlerin hareket noktasıdır. Burada doğruluk üzere olmak basit ve dar anlamının sınırlarını aşar; dinin bütün yönlerini içine alır. Doğru olan kimse tam anlamıyla mü’min olmakla -Allah’a, kendine ve topluma karşı görevlerini yerine getirmekle- kendini yükümlü kılmış demektir.

Hz. Peygamber de doğrulukla ilgili olarak ümmetinden doğruluk sahibi olmalarını istemiş; birbirlerine doğruluğun telkinini emretmiştir. Nitekim bu konuda: “Doğru olunuz; birbirinizi doğruluğa yöneltiniz.” (Ahmet b. Hanbel, Müsned, 4/231) buyurmuştur. Sahabeden birisi: “Ya Rasûlallah! İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu Senden sonra hiç kimseye sormayayım.” diye sorunca; Rasûlullah o kişiye “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol.” (Müslim, İman, 62) demiştir. Rasûlullah’ın, bu hadis-i şerifinde dosdoğru olmayı, Allah’a imandan hemen sonra dile getirmesi ve doğrulukla Allah’a iman arasında bağlantı kurması çok dikkat çekicidir. “Yaşlandınız ya Resûlallah” denildiğinde, Rasûlullah “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât sûreleri ihtiyarlattı.” (Tirmizî, Tefsir, 57). demiştir. Çünkü Hûd Sûresi 112. Âyetinde: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” buyrulmuştur. Yukarıdaki âyet-i kerîmeye ve daha başka âyet-i kerimelere göre doğru olmak, O’na ve bütün Müslümanlara Allah’ın bir emridir.

Yine Rasûlullah bu hususta, “Doğruluk (sıdk) insanı iyiliğe (birre), iyilik ise cennete götürür. İnsan doğru söyleye söyleye Allah’ın indinde ‘sıddîk’ yazılır. Yalancılık insanı fücura, fücur da cehenneme düşürür. İnsan yalan söyleye söyleye Allah katında yalancı yazılır.” (Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 102, 103). buyurarak doğruluğun iyilikle olan ilişkisine dikkat çekmiştir. Zira doğruluğun zıddı olan ikiyüzlülük, yalancılık, sahtekârlık gibi kötü huylar insanın hem dünyasını hem de ahiretini mahveder.

Her konuda olduğu gibi doğruluk konusunda da bizim en güzel örneğimiz olan (üsve-i hasene) Peygamberimizin bu yöndeki örnek yaşantısı ve tavsiyeleri toplum üzerinde tesirli olmuş; O’nun doğruluğu konusunda dostları, düşmanları, muhalifleri, hâsılı herkes sözbirliği etmiştir. Ebû Süfyan henüz Müslüman olmadığı bir sırada bir Suriye seyahati esnasında Bizans İmparatoru Herakliyus, Hz. Muhammed (s) hakkında bilgi almak üzere kendisini huzuruna çağırdığında, O’nun özelliklerini sayarken, doğru olduğunu ve doğruluğu emrettiğini ifade etmiştir.

Kur’an’ın öngördüğü kişilik, insanın Allah’a, kendine ve diğer insanlara karşı sorumluluğunu içeren inanç ve ahlâk değerlerine dayanır. Yüce Allah, aşağıda ele alacağımız âyette bu inanç ve ahlâk değerlerine dayalı olarak teşekkül eden temel karakterleri bir arada zikretmiştir. Allah’ın burada zikretmiş olduğu karakterlerden birisi de doğru olmaktır. Bu karakter, bir mü’minin iman, ibadet, ahlâk gibi temel kişilik yapısını oluşturan diğer kişilik özellikleriyle bir arada ifade edilmiştir. Böylece doğruluğun kişilik üzerindeki belirleyici rolüne, diğer kişilik özelliklerinin ortaya çıkmasında doğruluğun, doğruluğun ortaya çıkmasında da diğer kişilik özelliklerinin rolüne işaret edilmiştir. Âyette sayılan ilâhî emirlere itaate devam, gönülden Allah’a saygı, sadaka verme, oruç tutma, sabır gösterme, iffetli kalabilme gibi kişilik özellikleri ancak tam bir doğruluk ve dürüstlük karakteri sayesinde edinilebilecek karakterlerdir: “Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, itaate devam eden erkekler ve itaate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, gönülden Allah’a saygılı erkekler ve gönülden Allah’a saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar, işte Allah bunlar için bağış ve büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/35).

Doğruluğu ilke edinmek aynı zamanda imanî bir zorunluluktur; zira iman kuru bir iddiadan ibaret değildir. Doğruluk, imanın bir özelliği olduğu için, mü’min insan öncelikle Allah’a karşı doğru ve dürüst olmalıdır. Allah’a karşı doğru ve dürüst olmak ise, O’na karşı Elest Bezmi’nde verdiğimiz söze sâdık olmakla mümkündür.

Kulun, Allah ile olan ilişkilerini de kapsayacak şekilde ele alınan doğruluk, söz ve davranışlarla Allah’ın emirlerine riayet etmek, fiilen O’nun ahdine vefâ göstermek, dine uygun hareketlerde bulunmak, amel yönünden nefsini kontrol edebilmek, insanların haklarına karşı da uygun bir yol izlemektir. Buna göre doğruluk sahibi insan Allah’a iman eden ve inancını hayata geçiren, inancının gereklerini yerine getiren kimsedir. Doğruluk, olgun kişiliğin meyvesi olup, ahlâkî vasıfların tümünü kendisinde toplar.

Doğruluk sahibi olmak, samimi bir imanın ve kararlılığın sonucudur. Kalbin yöneldiği şeyde kararlı olması, istikametini değiştirmemesi, gerçek doğruluğun alâmetidir. Böylesi bir doğruluğun temel esası, ilahî mesaja ve hükümlere samimiyetle teslim olmak/kabul etmek ve onları yaşamaktır.

Sorumluluğun esasını teşkil eden doğruluk, her türlü aşırılıktan çekinerek orta bir yol izlemektir. Doğruyu tam olarak bulmanın yanında, doğru davranmaya engel olan her türlü bağdan kurtulup sarsılmadan bu yolda ilerlemenin güçlüğü insanın sorumluluğunu ağırlaştırır.

Sonuç itibariyle söylemek gerekirse; ahlâkî erdemlerin başında gelen doğruluk, mü’minlerin en başta gelen vasıflarından birisidir. Çünkü mü’minin sahip olduğu İslâm terbiyesi, mü’mine doğruluğun bütün ahlâkî erdemlerin başı olduğunu öğretmiştir.

Doğruluk; Kur’an’ın ve sünnetin emrettiği şekilde iman etmek, dinî yükümlülükleri yerine getirmektir. İslam’ın özü; imanda tevhit, amelde doğruluktur. Doğruluk, inançtan bireysel tavırlara, toplumsal davranışlara, beşerî ilişkilere kadar her alanda bütün faaliyetlerin hareket noktasıdır. Doğru olan kimse tam anlamıyla mü’min olmakla -Allah’a, kendine ve topluma karşı görevlerini yerine getirmekle- kendini yükümlü kılmıştır.

 Mehmet DERİ

 KAYNAKLAR

– Akay, Hasan, (1995), İslâmî Terimler Sözlüğü, İşaret Yay.,  İstanbul.

– Ayverdi, İlhan, (2006), Misalli Büyük Türkçe Sözlük, c.3, Kubbealtı Neşriyat, 2. basım, İstanbul.

– Çağrıcı, Mustafa, (1989), İslâm Düşüncesinde Ahlâk, İFAV. Yay, İstanbul.

– Çağrıcı, Mustafa, (2009), “Sıdk”,  Diyanet Vakfı İslam Ansk., c.37, TDV. Yay., İstanbul.

– Doğan, Mehmet, (1996), Büyük Türkçe Sözlük, İz Yay., İstanbul.

– İslâmoğlu, Mustafa, (1998), Tavsiyeler 1, Düşün Yayınları, İstanbul.

– Kandemir, M. Yaşar, (2005), Örneklerle İslam Ahlâkı, Nesil Yay., İstanbul.

– Karagöz, İsmail, (2006), “Doğruluk”, Dinî Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yay., Ankara.

– Kasapoğlu, Abdurrahman, (2010), “Bir Kişilik Özelliği Olarak Kur’an’da Sadakat”, İnönü Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi, c.1, sayı: 1, Malatya, s.119-155.

– Kızılırmak, Sait, (2000), “Doğruluk”, Şamil İslam Ansk., c.1, Dergâh Ofset, İstanbul.

– Sarıçam, İbrahim, (2005), Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, DİB, Yay., 4. baskı, Ankara.

– Turgut, Ali, (1980), Kur’an-ı Kerim’e Göre Ahlâk Esasları, Şamil Yay., İstanbul.

– Yazır, Elmalılı Hamdi, (1993), Hak Dini Kur’an Dili, c.4, Çelik-Şûra Yay., İstanbul.