ANALİZ

 

DAVET METODU VE ASR SURESİ BAĞLAMINDA HAKKI VE SABRI TAVSİYE ETMEK

                                                                                                                                      Bünyamin DOĞRUER

 

İslam’ı tebliğ etmek Müslümanlar üzerine farzdır. İbadet hükmündedir. Müslüman ilk önce kendi hayatıyla davete-tebliğe aracı olmak görevinde ve borcundadır. Yani daha açık bir ifade ile kendi hayatını Kur’an ve sünnet ışığı altında sürdürerek canlı bir örnek olmak durumundadır.

Şüphesiz ki davet ve tebliğin kural ve ilkelerini koyan Kur’an-ı Kerim’dir. Davetin araç ve yöntemlerini belirleyen de Kur’an’dır. Gerek Hz. Peygamberin (s.a) ve gerekse kendisinden sonra bu sarsılmaz dinin davetini yapan kimselerin izleyeceği metodu tayin edende Kur’an’dır. Öyleyse yüce Allah’ın Kur’an’da belirlediği davet yöntemine bakalım.

“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et ve en güzel şekliyle onlarla tartış. Rabbin, elbette ki yolundan sapanları da hidayette olanları da en iyi bilendir.” (Nahl 16/125)

Davet Allah’adır. Davetçi insanları Allah’a çağırır. Başka bir hizbe, gruba, tabelaya, şahsa değil… İnsanı fıtratına özüne dönmeye çağırır. Bu davet, Allah vahyinin insanlara ulaştırılmasıdır. Davet, hikmetle muhataplarının durumu, şart ve yetenekleri göz önünde tutularak yapılmalıdır. Davetçi, kalpleri incitmeden, duyguları zedelemeden güzel öğütlerle İslam’ı anlatmalıdır. İncitmeyen bir nasihatin, serkeş gönülleri doğrultup, kaçkın gönülleri de ısındırdığı çok görülmüştür. En güzel şekliyle tartışmak, muhatabını aşağılamadan, rezil etmeden ikna yoluyla hakikate varmaktır.

İnsan nefsi, kibir ve inatla makuldür. Savunduğu görüşü ancak yumuşak bir tartışmayla bırakabilir. Davetçinin asıl görevi, hakikatin kendisini ortaya koyup ona yönelmek ve bunu Allah için yapmaktadır. Çünkü maksat kendi kişiliğinin veya kişisel görüşünün zafer kazanıp karşıdakinin hezimete uğraması değildir.

Davetçiler yeryüzünde hakkı ikame eden, insanlar arasına adalet dağıtan ve insanlığı en güzel şekilde yöneten güvenilir insanlarıdır.

Davetçi belagat sahibi olmalıdır. Yani güzel söz söyleme sanatına vakıf olmalıdır. Muhatabın durumuna göre yerli yerinde, düzgün, etkileyici ve maksada en uygun olan sözü söylemektir.

Davetçi, tebliğ yaparken sözleriyle, ahlakıyla, insanlara hidayet yolunu gösterir. Davetçiler tebliğ ettikleri şeylere insanları zorla inandıran veya zorla itaat ettiren kimseler değildir.

“Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt vericisin, zor ve baskı kullanacak değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa Allah onu en büyük azap ile azaplandırır.” (Gâşiye 88/ 21-24)

İslam ümmeti yeryüzünde Rabbani metot doğrultusunda apaçık, biricik ve kendine özgü bir yolda yürümek için vardır. Varoluşunun temel çıkış noktası, Allah’ın gösterdiği metottur.

Davet ve tebliğ yapan kişinin bilgi ve öğrenme kaynağı Kur’an-ı Kerim olmalıdır. Kur’an’dan beslenmelidir. Allah’ın kitabı olmadığı sürece bu ümmetin varlığını ispatlayıp dosdoğru yolda yürümesi ve dünya üzerinde söz konusu eşsiz ve biricik dolu hayat tarzını inşa etmesi mümkün değildir. Müslümanların duygusal, fikri ve ahlaki dayanağı Kur’an’dır.

İslam bir hayat sistemidir. İtikadî düşünce yapısı kendisine özgü, tüm hayati ilişkilerin yani siyasal, ekonomik ve sosyal ilişkilerin dayanağı olan, ahlaki ilkeleri yönünden kendisine özgü bir nizamdır. O, tüm insanlığa önderlik göreviyle gönderilmiştir. Bundan dolayı İslam; hayat sistemini yüklenecek, onu yaşayacak, ona davet edecek bir insan topluluğunun bulunması zorunludur. Her çağda bir avuçta olsa, bu damızlık topluluk var olacaktır.

Bu sistem ve nizam, insanlığın iyiliği, kurtuluşu, felahı için iki dünya saadetini elde etmek için indirilmiştir. Bu nizamı terk eden, İslam’ı hayatından uzaklaştıran insanlık mutlu ve huzurlu olamamışlardır. Asla da olamayacaklardır. Mutsuzluk, bedbahtlık ve korkudan başka hiçbir şey elde edememişlerdir. Sinirsel ve psikolojik hastalıkların dışında, böylesi bir insanlıkta zulüm ve fesadın her türlüsünü görmek mümkündür. Cahiliyenin bir yaşam biçimi olduğunu unutmayalım ve ona göre davetimizi ciddiye alalım.

Bizler İslam’a inanmış kimseler neye davet ettiğimizi biliyoruz. Çünkü bizler mutsuzluk dolu bir beşerî vaka görüp insanlığın içine saplandığı pislik dolu bataklığın kokusundan rahatsız oluyoruz.

Yine biz yakıcı bir çölün sıcağında kavrulan insanlığın üzerinde dalgalanacak zafer sancağını görüyoruz. Bataklığa batmışları gölgesine çağıran, aydınlık ve berraklık dolu ufukları görüyoruz ve diyoruz ki eğer insanlığın önderliği İslamî hayat sistemine teslim edilmezse, beşer tarihini tümüyle karartan ve insanca olan her şeyi kasıp kavuran çöküş devam edecektir.

İyiliği emretmek kötülükten alıkoymanın iptal edildiği, tedavülden kalktığı, insanların varoluş kimliğini kaybettiği, Müslümanların köleleştiği, sömürüldüğü, baskı altında tutulduğu, insan haklarının bir safsatadan ibaret kaldığı, seküler- liberal haz ve hız ahlakının hakim olduğu, fitne ve fücurun dört bir yanımızı sardığı, İslam’ın meczuplar eliyle tanınmaz hale getirildiği modern cahiliye zaman diliminde, Allah’ın kopmaz ipi olan Kur’an-ı yeniden çağın ve insanlığın idrakine sunmalıyız, söyletmeliyiz. İnsanları vahiyle yüzleştirmeliyiz. İşte böylesi bir zaman dilimine yemin ederek başlayan Asr suresi bizlere, İman-Salih amel bütünlüğü içerisinde hak ve sabır üzerinde birbirimizle tavsiyeleşmenin her dönemeçte birbirimize adam gibi iman etmenin yolunu, yordamını, önemini hatırlatır ve bizlere hayat programını sunar.

       

“Asr’a yemin olsun ki insanlık hüsrandadır,

İman edenler ve iyi işler yapanlar;

Birbirlerine hakkı tavsiye edenler,

Birbirlerine sabrı tavsiye edenler hariç.”

(Asr 103/1-3)

Asr suresi İslam’ın öngördüğü hayat şeklinin özlü ve özgün bir programıdır. İmana dayalı ana ilkelerini net ve özgün bir biçimde kuşatıcı bir gerçek olarak ortaya koymaktadır. Surenin bir bütün olarak ortaya koyduğu temel gerçek şu, çağlar ve asırlar boyunca insanlık için kurtuluşa, saadete, erdeme ve fazilete götüren yol sadece bir tanedir. Yol bir, metod bir, program birdir. Bunun dışında kalan çabaların, uğraşların temelde hüsrana, yıkıma götürdüğü apaçık bir gerçektir.

Ey insanlığın bilincine varan içindeki ve dışındaki ilahi ihsanı, lütfu, bereketi ve rahmeti fark edip hisseden Rabb’ine karşı minnettarlığını, acizliğini, basitliğini kavrayan insan, işte senin hayat programın…

1-Gerçekten iman edeceksin

2-Güzel, iyi, takdire şayan işler yapacaksın

3-Hak-adalet ve insaftan yana olacaksın

4-Bu uğurda karşılaşılan zorluklara karşı direneceksin, sabrı öğütleyeceksin.

Hak ve sabır üzerinde tavsiyeleşmenin imanın sürekli canlı, dinamik tutulmasında, öğütleşmenin toplumsallaşmasında Asr suresinin önemini Sahabe-i Kiram nezdinde şu rivayetten çıkarabiliriz; Abdullah b. Hısn ed Darimi Ebu Kaldina’dan rivayet edildiğine göre Resulullah ashabından iki kişi birbirleriyle görüştüğü zaman bu sureyi okumadan ayrılmazlardı. (Taberani)

Asr’a yemin olsun ki: Yani içinde yaşadığımız şu zaman dilimine, upuzun zaman tünelinin tanığı olduğumuz bu kesitine, kuşağımızın ve neslimizin yaşadığı bu zamana, çağımıza, yüzyılımıza and olsun ki… Uygarlık çağına, medeniyet çağına! Bilim, teknoloji, sanat ve sanayi çağına! Atom çağına, uzay çağına andolsun ki!

Cehalet ve barbarlığın, zulüm ve haksızlığın, sömürü ve emperyalizmin, kaba güç, kuvvet ve otoritenin, demir ve ateşin, çıkar, şehvet ve ihtirasların, beşerî ve hayvani arzu, istek ve dürtülerin egemen olduğu, erdemin, faziletin, insanlığın, hidayetin ve emanetin kökünü kazınmaya çalışıldığı şu bedbaht zaman dilimine andolsun ki!

Şüphesiz insan kesin, kaçınılmaz bir hüsrandadır.

İnsan yani hepimiz hüsran içindeyiz. En değerli imkanlarımızı, kuvvetlerimizi, emanetlerimizi yitiriyoruz. Uçuruma, helake, yıkıma doğru kayıyoruz.

Bizi biz, insanı insan yapan özelliklerimizi, yeteneklerimizi, hassasiyetimizi, merhametimizi, endişemizi ve umudumuzu yitiriyoruz…

Fıtratın ve vicdanın yolundan sapıyor, ruhani ve irfanî yanımızı hiçe sayar hale geliyoruz. Artık kendimizi de tanımaz, çevremize de aldırmaz bir karaktere bürünüyoruz.

İnsan… Yani koca bir evrenin içinde gizlendiği, özümsendiği karmaşık varlık. Birçok şeyi anlayıp keşfettiği halde kendisini henüz tanımayan yaratık. Evren içindeki yerini, konumunu dahi düşünmeyen, temel ihtiyaçlarını sırf madde içerisinde, yemede, içmede, yatmada arayan varlık. Ve doğal olarak kendisini kuşatan evreni ve bu her iki varlığı da var eden, düzenleyen ve idare eden yaratıcıyı tanımadığı için bunalımlara, sıkıntılara ve buhranlara düşen yaratık; insan…

Bir taraftan lüks ve refahın, debdebe ve ihtişamın, modern hayat ve konforun şımarttığı, bir taraftan da ezilmişliğin, haksızlığın, açlığın ve sefaletin her yönden tükettiği insan. Maddeye kul olduğu için her şeye, çıkara bağlandığı için herkese kul olan insan.

Afaki ve enfüsi ayetlere yönelmediği için, evrendeki ve kendi bünyesindeki temel gerçeklere kulak asmadığı için ruhsuzlaşan, koflaşan, gönülsüz, yüreksiz, kansız ve vicdansız hale gelen insan. Oyuna, eğlenceye, kesif nimetlere, yemeye-içmeye, ihtiraslara, şehevi arzulara ve duygulara bağımlı hale geldiği için basiretini, uzbakışını, ferasetini, merhametini, gönül zenginliğini yitiren insan. Varlığın, hayatın, rızkın, rahmetin ve bereketin, güzellik ve iyiliğin, huzur ve güvenin, sevgi ve saadetin kaynağından koparıldığı için, koptuğu için rüzgârın önündeki yaprak misali, suyun üzerindeki köpük gibi her esen rüzgâra, her akıntıya kendisini kaptırmaktan başka çaresi bulunmayan insan. Artık kulluğun ve köleliğin her çeşidine boyun eğer hale gelen, bağımsızlığın, özgürlüğün ve hürriyetin hayvancasından başkasını düşünemez duruma düşen insan.

Aklını, kalbini, vicdanını ve fıtratını hesaba katmayan, düşünmeyen, vicdanının ve fıtratının sesine kulak asmayan dolayısı ile ruhunu bedeninden ayıran insan. Hakkın, adaletin ve özgürlüğün, maddeye, çıkara ve bencilliğe indirgenmiş anlamından ötesini hesaba katmayan insan.

En güzel şekilde yaratan, düzene sokan, idare eden, hayat ve rızık verip besleyen, evirip çeviren, öldüren ve dirilten yegâne kudret, ilim, hikmet, merhamet ve adalet kaynağından kopan, vicdani ve ruhani yönü ile aklı-kalbi ve yüreği ile O’nun huzurunda eğilmeyen, O nu tanımayan, O’na sığınmayan, O’na bağlanmayan insan… Her şeyi ayakta tutan, hayat ve hareket bahşeden tek otoriteye biricik kuvvet kaynağına yönelmeyen kalbi, vicdanı ve yüreği ile onu arzu etmeyen, istemeyen ve aramayan, varlığını içinin derinliklerinde hissetmeyen insan hüsran içindedir. Ziyan içindedir. Uçurumun kenarındadır. Koca bir evren içinde her taraftan kendisini kuşatan binlerce düşman içindedir. Karanlıklar, tuzaklar, uçurumlar, bunalımlar hep onu beklemekte, onun peşinde dolaşmaktadır. Artık kurtuluşu yoktur onun. Rahatı olmaz, huzuru olmaz, saadete kavuşmaz.

Bu kaostan, bu sıkıntıdan ve bu zilletten kurtuluşun çaresi iman. Yani geçici, basit ve küçük olan insanın sürekli, ebedi ve ezeli olan kaynağına bağlanması. Yani bu güç kaynağı tarafından ortaya koyan evrene, ona hükmeden yasalara, onda gizli olan güçlere ve enerjilere bağlanması. Böylece basit ve küçük sınırlarını aşarak evrenin genişliğine açılması. Basit bir güç olmaktan çıkıp haddi-hesabı olmayan evrensel bir güçle bütünleşmesi. Etrafını kuşatan bütün varlıklarla, hayatla ve eşyayla uyum içerisine girmesi, dost olması.

İnsanın özbenliğine kavuşması, kalbinin, yüreğinin ve fıtratının sesine kulak vererek her şeye ve herkese kulluk yapmaktan kurtulması. Özgür olması. Aklı, kalbi, vicdanı, ruhu ve bedeni ile adaletin, hakkın merhametin kaynağına yönelmesi. O’na teslim olması. Düşüncelerini, inançlarını, ölçülerini, değerlerini, kanunlarını, yasalarını, ilkelerini ve ibadetlerini, geleneklerini ve ahlakını, sosyal ilişkilerini ve haklarını, kısacası; Allah, varlık ve insan ile ilgili nesi varsa her şeyi ile O’na teslim olmasıdır. Bu kaynağı ilkeleri doğrultusunda belirlemesi: İMAN.

İman: Koca hayatın temel ilkesidir. Bütün iyiliklerin kaynağıdır.

İman: Yüce, güzel hayatın bütün iplerinin ve bağlarının düğümlendiği kilit noktasıdır. Eksenidir.

İman: İnsanın tüm işlerini kuşatan programın adıdır. İnsanın her eylemini düzene sokar. Disiplin altına alır. Bir yola verir. Bir harekete yerleştirir. Belirlenmiş bir nedeni ve tesbit edilmiş bir hedefi vardır.

İman: Sağlıklı fıtratın, vicdanın, duyarlılığın, hassasiyetinin, insanın salıklı yapısının, bütün bir evrenin fıtratı ile uyumunun, insan ile onun etrafını kuşatan evrenin karşılıklı iletişiminin göstergesidir, kriteridir. İnsanın etrafını kuşatan ve içini donatan gerçeklerle sağlıklı diyaloğu, onu imana iletmesi gerekir.

İman: Harekete geçirici, yönlendirici ve diriltici bir kalp eylemidir, gönül inkılabıdır, insanın vicdanında başlayan bir hareket, bir dönüşüm, bir devrimdir. Öncelikle insanın vicdanını, yüreğini egemenliği altına alır ve yönlendirir. Sonra bu eylemin gerekleri ve görüntüleri doğal bir sonuç olarak insanın eyleminde, hareketinde ve davranışında kendisini gösterir. İşte İslam’ın sağlıklı iman anlayışı budur. İslam’ın imanı gizli, kapalı, sönük ve pasif bir iman değildir. Kalpte başlayıp kalpte sona ermez. Mutlaka kendisini ortaya koyar. Dışa vurur. Meydana çıkartır. Eğer bu iman ortaya çıkmıyorsa zayıftır, çürüktür ve ölüdür. Tıpkı toprağa ekildiği halde senelerce yeşermeyen tohum gibi.

İman, her tür iyiliğin kendisinden kaynaklandığı asıl hayatın, temel dirilişin özüdür. Özgür iradeye, kapsamlı, geniş ve bütünleyici gözetime karşı insanı sorumluluk bilinci ve endişesi ile yüz yüze getiren dinamik bir gönül eylemidir. Yücelik, erdem ve faziletin tüm iplerinin odaklaştığı nokta, bütün iyiliklerin bağlandığı eksendir.

İman, insanın sağlıklı fıtrata ve gerçek insani yapıya sahip olduğunu gösteren ölçü, tüm evrenin yapısı ve fıtratı ile ahenk içinde oluşunun göstergesidir.

Onca genişliği, kapsamlılığı, derin boyutları, yüceliği, güzelliği ve mutluluğu ile bütün bir dünya, bütün bir varlık iman eksenine bağlıdır. İçi iman doludur. Onunla kendisini, gönlünü onarmış bulunmaktadır. İman, insanı işte bu alabildiğine geniş, kapsamlı, derin boyutlu, yüce, güzel ve mutlu hayata ve dünyaya alıp götürür. İmansız hayat tamamıyla dar kapsamlı, sığ, anlamsız, çirkin ve mutsuz bir yaşamdan öteye geçemez. Maddi güç ve imkân bu hayata gerçek bir boyut kazandıramaz.

Ameli Salih:

Ameli Salih imanın doğal bir sonucu, tabii bir ürünüdür. İman, gerçek anlamda kalbe yerleştiği andan itibaren bir hareket oluşturur. Çünkü gerçek iman aktiflik, aksiyon ve hareket veren bir dinamizme sahiptir. İman, Allah için, Allah’a doğru bir hareketi, bir eylemi, bir yapmayı ve bir onarmayı meydana getiren bir özdür, bir cevherdir, bir kordur. Amacı, hedefi, metodu, yolu ve yöntemi belli bir hareketi, bir eylemi mutlaka meydana getirir. Firavunun sihirbazlarını dehşet verici işkenceye ve ölüme, Ashabı Uhdud’u ve Hz. İbrahim’i kor haline getiren ateşe, Hz İsmail’i keskin bıçağa karşı yüreklendiren bu imandan başka nedir ki?

Hakkı ve Sabrı Öğütleme:

Müslüman ümmetin ve Müslüman cemaatin kendisine has yapısının ve özelliğinin, onu birbirine bağlayan temel bağını ve bire indirgenmiş yönünü en güzel ortaya koyan iki kelimedir hakk ve sabır. Yapısını ve görevinin bilincinde olan, iman ve ameli Salih eylemlerini öncelikle gerçekleştiren, hilafet, cemaat ve emanet yükünü omuzlayan topluluğun doğasını ve gerçek mahiyetini gözlerimizin önünde somutlaştıran iki kavram: Hakka bağlılık ve sabırla öğütleşme. Bu; hak, adalet ve iyilik temelleri üzerine kurulan, bilinçli, gerçekten iyi, yardımlaşma ve dayanışmanın alası ile bütünleşmiş ve birleşmiş ümmetin temel karakteridir. Çünkü İslam, ümmetini bu ilkeler üzerine kurmayı istemektedir. Yani ümmetini, iyilik, bilinç ve kuvvet üzerine kurmaktadır. Hakkın ve iyiliğin yılmaz bekçisi, sevgi, kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma içinde hakkı ve sabrı birbirine öğütleyen bir ümmet oluşturmak istemektedir.

Hak üzerinde öğütleşmek zorunludur. Çünkü hakka bağlılık, hakka dirlik kazandırma, hakkı omuzlama gerçekten çok zordur. İnsanı haktan, hak yoldan, hakka bağlılıktan alı koyan engeller ise saymakla bitmez: İçten gelen arzu ve istekler, ileriye dönük hesaplar, çıkar mantığı, çevre şartları, toplumun düşünceleri, yaklaşımları ve anlayışları, azgınların azgınlıkları, zalimlerin zulümleri, zorbaların ve diktatörlerin baskıları… gibi nice sebep ve engel insanı hakka bağlılıktan, hakkı savunmaktan alıkoyabildiği gibi, anne-baba, akraba, kardeş ve samimi dostların ve arkadaşların ricaları da insanı hakka bağlılıktan alıkoyabilir.

Hak üzerine öğütleşme ise hatırlatma, yüreklendirme, amaç ve hedef yakınlığını hissettirme, emaneti ve zorlukları yüklenmede dert sıkıntı ve tasada dostluğu, kardeşliği ve paylaşmayı ifade eder. Kişisel yönelişlerin tümünü güçlendirir. Yılmışlığa, ümitsizliğe, yılışmaya karşı potansiyel enerjiyi, azmi, umudu ve direnme gücünü harekete geçirir. Moral verir. Dirlik, hareket ve aksiyon için bir kamçı olur. İnsana onca sıkıntılara ve zorluklara katlanırken yalnız olmadığını hatırlatır. Kendisine öğüt veren, yüreklendiren, kendisini seven, kendisiyle aynı safta yer alıp derdine ortak olan, en zor ve dar günde dahi kendisini yalnız bırakmayan hakka bağlı kardeşleri ve arkadaşları olduğu bilincine erdirir. Zaten hakkın kendisi olan İslam dini, birbiriyle kaynaşan, yardımlaşan, dayanışma içine giren ve öğütleşen bir topluluk olmadan gerçekleşemez.

Sabır üzerine öğütleşme de zaruridir. İman ve Salih amel temeline dayalı bir kıyamın, Hak, adalet ve iyilik bekçiliğinin birey ve topluluk için doğuracağı zorlukların gerçekten haddi hesabı yoktur. Tüm bunlara karşı koymak, her şeye rağmen ayakta kalmak, sarsılmadan, yıkılmadan, yorulmadan yoluna devam etmek gerçekten bitmez-tükenmez deniz gibi bir sabır gerektirir. Bireyin ve topluluğun kendisinden kaynaklanan kötülüklere, aksaklıklara ve noksanlıklara karşı sabır.  Dışarıdan gelen zorluklara, sıkıntılara ve kötülüklere karşı sabır. Zulüm, haksızlık, baskı, boykot, nefret, tepki, aşağılama ve işkenceye karşı sabır. Batının böbürlenmesine, büyüklenmesine, kötülüğün iğrençliğine ve saldırganlığına karşı sabır. Yolun uzunluğuna ve aşamaların gecikmeli, yavaş hareketine karşı sabır. Yol işaretlerinin kaybolmasına, havanın kararmasına, çölün sıcaklığına karşı sabır. Azık yetersizliğine, beşerî zaaflara doğal ihtiyaçlara karşı sabır. Dünyanın nimetlerine, güzelliklerine, cazibelerine karşı sabır. Zaferin gecikmesine, sınanmalara, belalara, musibetlere karşı sabır. Kısacası enine–boyuna ve dikey, olumlu ve olumsuz her şeye karşı sabır.

Sabrı öğütleşme insanın direnme gücünü arttırır. İnsana hedef birliği, yöneliş birliği, toplu dayanışma duygusu kazandırır. Onu sevgi, azim ve hakka bağlılıkta ısrar etme azığı ile donatır. Buna benzer daha nice duygulara yol açar. Zaten bu olguların atmosferinde yaşandığı cemaat olmadan İslam’ın gerçek mahiyeti kavranamaz ve yaşanamaz. Cemaat olmadan bu olguların ortaya çıkması da imkansızdır.

İşte tek tek her insanın, tek tek her topluluğun kurtuluş programı budur. ’’Gerçek iman, sağlıklı, hakka ve adalete dayalı güzel eylem, hakka bağlılık sabrı öğütleşme.’’

Ne yazık ki bugün insanlık, imanın alt yapısını oluşturacak basiretin, duyarlılığın, dikkatin, düşünmenin, fıtratın ve vicdanın sesine kulak vermenin, Allah’ın damgasını taşıyan içteki ve dıştaki ayetlerin mesajlarına kulak vermenin hayli uzağında bulunmaktadır. Hiç şüphesiz hayat ve dirlik kaynağından uzaklaşma insanlığa pahalıya mal olmakta ve hüsranlarının kaynağını oluşturmaktadır.

Ne hazindir ki, bugün kendilerinin Müslüman olduklarını söyleyen insanlar da bu vicdani duyarlılıktan, basiret (uzbakış) ve dikkatten, ruhani ve irfanî bilinçten, iç ve gönül zenginliğinden tamamen uzak bir hayat sürmektedirler. İslam’ın yüzeyine, dıştaki işaretlerine, sığ bir bakış açısıyla yanaşmakta ve kabukta boğulmaktadırlar. Özünden, ruhundan, erdeminden ve dinamiğinden habersiz yaşamaktadırlar.

İslam’ın gerçekliğini, özünü, metodunu, anlayışını ve yapısını anlamaktan aciz konuma düşmüşlerdir. Bu nedenle onlar da hüsranın eşiğindedir. Sıkıntıların, bunalımların, zorlukların ve hüsranın bir boyutu onları da kuşatmış bulunmaktadır.