ANALİZ

VAHYİN KENDİSİ MARUFU EMRETMEK VE MÜNKERİ NEHYETMEKTİR

 

Prof.Dr.İbrahim SARMIŞ

 

İslam açısından maruf; vahyin söylediği ve ona aykırı olmayan her söz, eylem ve anlayış olarak tanımlanabilir. Salim akıl ve bozulmamış fıtrat da bunu onaylar. Bunun iyiliği konusunda toplumda zaman içerisinde konsensüs meydana gelir ve artık sevilen ve savunulan örf olur.

Bunun zıttı ise münker olup vahyin onaylamadığı her söz, eylem ve anlayış olarak tanımlanabilir. Salim akıl ve bozulmamış fıtrat da bunu red etmektedir. Maruf’un yapılmadığı toplumda zamanla münker üzerinde de bir konsensüs meydana gelir ve artık toplumun örfü olur. Çin, Japonya, Rusya, ABD ve AB ülkeleri gibi Batı toplumları diyebileceğimiz toplumlarda üzerinde konsensüs sağlanan yaşam tarzındaki münker örfler bunun açık örnekleridir. Öyle ki sayılan bu ülkelerin hepsinde vahyin ve sağlam aklın kabul etmediği örneğin zina, alkol ve uyuşturucu kullanımı, faizle başkalarını sömürmek, tesettürsüzlük ve ibadetsizlik, cinsel ilişkiden sonra yıkanmamak/cünüplük gibi uygulamaları toplumun artık yadırgamadığı, aksine örf olup eleştirmenin yadırgandığı bir gerçektir. İslam açısından marufun ve münkerin yahut İslam toplumu ile cahiliye toplumunun sosyolojisi aşağı yukarı budur.

İnsanlık kültürünün Âdem’e verilen vahiyle başlayıp gönderilen peygamberlere verilen vahiylerle devam ettiği bir gerçektir. Dolayısıyla insanlık başlangıçta maruf üzerinde konsensüs sağlarken, zamanla vahiyden meydana gelen sapmalar, öğretilerinde yapılan tahrifler, cahiliye inanç, anlayış ve uygulamalarının hortlamasıyla toplumda maruf erozyona uğrarken, münker tekrar yayılır ve egemen olur. Bütün cahiliye toplumlarının oluşması ve devam etmesi bu şekildedir. Kur’an bunu şöyle belirtir:

“İnsanlar bir tek ümmet idiler (veya bir toplum halinde yaşıyordu). Allah müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak Peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında çıkan anlaşmazlıklarda hüküm vermeleri için onlarla beraber kitabı da hak olarak indirdi. Ne var ki ilahi vahye muhatap olanlar kendilerine gerçeği gösteren onca bilgi gelmesine karşın aralarındaki kıskançlıklar ve inatlaşmalar yüzünden din konusunda ihtilafa düşüp farklı gruplara ayrıldılar. Allah da onların tartışma ve çatışma konusu yaparak kaybettikleri gerçeği lütfuyla müminlere gösterdi. Allah, dileyen/dilediği kişileri dosdoğru yola iletir” (Bakara, 2/213).

“İnsanlar bir tek ümmet idiler (veya bir toplum halinde yaşıyordu). Fakat aralarında ihtilaf edip gruplara ayrıldılar. Rabbinin önceden verdiği bir karar olmasaydı ihtilaf ettikleri konular sebebiyle haklarında hüküm verilerek işleri bitirilirdi” (28Yunus, 10/19).

Rakı için kullanılan ‘şişede durduğu gibi durmuyor’ denildiği gibi, insanoğlu kabına sığmıyor, vahyin öğretilerine sarılıp gösterdiği şekilde yaşamakla yetinmiyor, aksine “Gel gör ki insan Allah’a isyan etmek istiyor” (Kıyame, 75/5) ayetinin belirttiği gibi, Bakara, 2/216; Âli İmran, 3/14; Tevbe, 9/37 vd.) ayetlerin söylediği gibi değişik etkenler altında vahye muhalefet etmekte, bozmakta, sapmakta ve saptırmakta, kısaca münker işler yapmaktadır. Önleyici eğitim öğretim, Tarihi 15 Temmuz olayının arefesinde derdest edilen Adnan Oktar bataklığına yapıldığı gibi yasal önlemler, marufun emredilmesi ve münkerin yasaklanmasıyla bunun önü alınmadığı taktirde bir zaman sonra toplumda kötülükler ve kötü şeyler yayılır ve egemen olur. İnsanların başlangıçta bir tek ümmet olup sonra ayrıştığını belirten yukarıdaki ayetlerin söylediği durum meydana gelir.

Kısaca, kapıların önüne, yol kenarlarına ve ortasına bırakılan çöpler uzun süre temizlenmediği zaman nasıl her taraf çöplüğe dönüşüp ortam pis kokularla doluyorsa, marufun emredilmesiyle münkerin önü alınmadığında da bir zaman sonra toplumda kötülükler yayılır ve egemen olup halkın örfü ve âdeti haline gelir. Eleştirildiği veya önlenmesine çalışıldığı zaman b.böceği gibi uzun süre onunla yaşayıp alışmış olanlar şiddetle tepki göstererek eleştirenleri hazımsızlık, bağnazlık, ötekileştirme, demokrat olmama vb. suçlamalarla suçlarlar. Bunu görmek için uzak toplumlara gitmeden içinde yaşadığımız toplumda bazı çevrelerin nasıl münker içinde debelendiğine, onu nasıl canla başla savunduğuna ve eleştirenlere en ağır hakaretlerle saldırdığına bakmak yeterlidir. Bütün cahiliye toplumlarının oluşması ve devam etmesinin yolu budur.

Onun için vahiy bütün cahiliyelerin panzehiri olmuştur. Onun için münkeri yaşam tarzı yapmış olan bütün cahiliye mensupları vahye ve onu tebliğ edenlere amansız muhalefet ve düşmanlık yapmışlar ve yapmaktadırlar.

Onun için Yüce Allah, haktan sapmış olan toplumlara tekrar doğru yolu göstermek için elçiler göndermiş ve vahiyler indirmiştir. Böylece haktan saparak doğru yolu yitirmiş ve cahiliye karanlığına düşüp onu yaşam tarzı haline getirmiş olanların ahiret günü “Biz bundan habersizdik, kimse bu durumu bize söylemedi” diyerek Allaha karşı bir mazeret ileri sürmesinin önü alınmıştır. (Bkz. Yunus, 10/47; Fatır, 35/24). Bu süreç Yüce Allah’ın sosyal yasasıdır.

“Biz bütün elçileri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik ki insanlar kendilerine gelen peygamberlerin tebliğ ettikleri gerçekleri duyup öğrendikten sonra yarın bir gün Allah’ın huzurunda “Bize doğru yolu gösteren kimse gelmedi” şeklinde bir mazeret ileri sürmesinler. Allah üstün kudret sahibidir, her hükmü ve işi mutlak yerindedir” (Nisa, 4/165).

Bu uyarıyı yapmak yahut marufu emredip münkerden sakındırmak üzere Yüce Allah son kez Kur’an’ı indirmiştir. Kur’an’ın kısaca tanımı yapılacaksa, baştan sona kadar marufu emretmek ve münkerden sakındırmak olarak tanımlanabilir. Çünkü Kur’an bütün anlatım şekilleri ve yöntemleriyle inanç, ibadet, hukuk, ahlak, davranış, sosyal ilişkiler, gibi iyi olanları tanımlamak ve ona teşvik etmek, diğer taraftan Allah’ı inkâr etmek, ortak koşmak, münafıklık, fasıklık, zulüm, ahlaksızlık, edepsizlik, adaletsizlik ve çirkinlik olarak kötü olanı tanımlamak ve ondan sakındırmalardan ibarettir. Bunu görmek için Kur’an’ın niteliklerine bakmak yeterlidir.

Yüce Allah, Kur’an’ı, rahmet (En’âm 6/154, 157), gerçekleri görmeleri için nur/ışık (Maide 5/15), hakkı ve batılı ayırdetmeleri için furkan/ayırıcı (Furkan 25/1), hakkın gerçekliğini ispat etmek için beyyine/açık delil (En’âm 6/157), kesin doğrunun delillerini göstermek için burhan/kesin delil (Nisâ 4/174), hakkın ölçüsüyle ölçüp tartmak için mizan/ölçü-terazi (Şura 42/17), hakkı unutmuş olanlara hatırlatmak için zikir/hatırlatma (Nahl 16/44), ıslah edip hakka yönlendirmek için mevize/öğüt (Yunus 10/57), teşvikle yola gelmeyenleri ceza ile tehdit ederek uyarmak için nezîr (Necm 53/56; Kamer 54/5, 23, 33, 36, 41), Allah katında geçerli ve geçersiz uygulamaları belirlemek için hüküm/karar (En’âm 6/57, 62, 89; Ra’d 13/37, vd), hakkı yerli yerinde ve sağlam öğretmek için hikmet (Bakara 2/129, 151; Nisâ 4/113), tevhide aykırı hastalıklardan kurtuluş için şifa/iyileştirme (Yunus 10//57; İsra 17/82; Fussılet 41/44), imdat isteyenlere kurtuluş için uzatılan hablullah/Allah’ın ipi (Ali İmran 3/103), kopmayan sağlam bir ipe tutunmaları için el-urvetu’l-vuska/sağlam ipin kulpu (Bakara 2/156; Lokman 31/22), doğru yol olarak sırat-ı müstakim (Fatiha 1/6-7; Bakara 2/142, 213; Âli İmran 3/51, 101; Maide 5/16 vd) ve doğru yola kılavuzluk için hidayet (Bakara 2/2, 97, 120, 185; Âli İmran 3/4, 73, 138 vd) olarak indirmiş ve ona inanıp söylediklerini yerine getirdikleri taktirde insanların doğru yolu bulmuş, dünyada huzurlu ve ahirette mutlu olacaklarını, inanmadıkları yahut aykırı davrandıkları taktirde dünyada ve ahirette bedbaht  olacaklarını söylemiştir. Bunlar aynı zamanda tarih boyunca Yüce Allah’ın indirdiği ve kurtuluşun ancak ona bağlılıkla mümkün olduğu vahyin nitelikleridir.

“Bu Kur’an, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman, onları aziz ve hamid olan Rablerinin izniyle dosdoğru yola iletmen için sana indirdiğimiz bir kitaptır” (14 İbrahim/1).

Hz.Muhammed’in ahlakını oluşturarak alemlere rahmet yapan bu Kur’an, cahiliye toplumundan saadet asrı olarak nitelenen örnek bir İslam toplumu çıkarmıştır. Kişilerin renginden, soyundan veya servet ve makamından dolayı üstün sayılmak cahiliye olarak görülmüş, günümüzde savaştan kaçmak için insanlar bahaneler ararken, Allah yolunda cihada katılmak için binek bulamadıklarından müminler gözyaşı dökerek üzüntülerini ifade eden erdeme sahip olmuştur. (bkz. Tevbe, 9/92).  İnsanın insanlığı her şeyin üstünde tutulmuş ve bütün değerler ona göre oluşturulmuştur. Haksız saldırı ve yağmacılıkta esir alınan erkekler köle, kadınlar cariye yapılarak eşya yahut hayvan gibi kullanılarak ticareti yapılan bir toplumdan alarak rengi, dili, statüsü, coğrafyası vb.ne bakmadan, aynı soydan gelen bütün insanların insan olarak ve onlardan vahye ve peygambere iman edenlerin müminler olarak kardeş olduğu bir toplum oluşturulmuştur.

Muhacirler ile Ensar arasında kurulan kardeşlikte ve bunun devamı olarak yapılan dayanışma ve paylaşımda gördüğümüz gibi müminler mal varlıklarını paylaşmıştır. Burada sayamayacağımız kadar güzel örneklerde gördüğümüz gibi Kur’an böyle bir İslam toplumu meydana getirmiştir.

Ne var ki tarihin her döneminde insanların sapmasına ve münkere sarılmasına yol açan etkenlerin baskısı altında Müslüman toplumda da maruftan sapmalar ve münkere kaymalar başlamış ve bugün hepimizin yakındığı durum ortaya çıkmıştır. Bunun önüne geçmek yahut düzeltmek için Kur’an defalarca marufu emretmenin ve münkeri yasaklamanın gerekliliğini vurgulamıştır. Başka bir ifade ile marufu emretmenin ve münkeri yasaklamanın kadın-erkek bütün müminler üzerine farz olduğunu ve hayırlı bir ümmet olmanın yolunun buradan geçtiğini söylemiştir.

 

Marufu Emretmek ve Münkeri Yasaklamak, Kadın Ve Erkek Her Müslümanın Üzerine Farzdır:

Tefsirlerde “Sizden hayra çağıran, iyi olanı emreden ve kötü olandan sakındıran bir ümmet olsun. İşte onlar kurtulanlardır” (Ali İmran/104) ayetinin Müslümanlardan oluşan bir grubun bu görevi yapacağını söylediği anlatılır ve hayra çağırmanın, iyiliği emretmenin ve kötülükten sakındırmanın aslında bütün Müslümanlar üzerine farz olmakla beraber, bunu bir topluluğun yerine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden düşen bir farzı kifaye olduğu söylenir. Ondan sonra bu görevi yapacak kişilerin özellikleri ve şartları anlatılır.

Oysa bu görevin müminlerin içinden bir topluluğun yerine getirmesiyle diğerlerinin de üzerinden düşen farzı kifaye olduğunu ne Kur’an, ne Hz. Peygamber söyler.  Ali İmran/104. Ayeti bunu öngören veya müminlerin niteliği olduğunu söyleyen diğer ayetlerle beraber değerlendirilmediği için olsa gerek böyle bir kanaate varılmış olabilir, ancak diğer ayetlerle beraber değerlendirildiğinde emr-i bi’l-maruf ve nehy’i ani’l-münker görevinin bütün müminlerin sıfatı ve hepsine farz olduğu görülür.  Onun için ayet bütün Müslümanları kapsamakta ve hepsinin ellerinden geldiği kadar yapmalarının bir görev olduğunu söylemektedir.

Ali İmran/104. ayeti, toptan İslam ümmetinin hayra çağıran, iyi olanı emreden ve kötü olandan sakındıran bir ümmet olmasını istemektedir. Onun için ayetin çevirisi “Sizler iyiliğe çağıran, marufu emreden ve münkeri yasaklayan bir ümmet olmalısınız. İşte onlar kurtulurlar” şeklinde olması gerekir.

Yani, sizler böyle bir ümmet olursanız ancak kurtulursunuz, demektedir. Yoksa ümmetin içinden bu işleri yapan ve kurtuluşa erecek olan, diğerleri de bu işi yapmadığı için avucunu yalayan bir ümmetin olması değil!

Bunun böyle olduğunu görmek için emr-i bi’l-manuf ve nehy’i ani’l-münkerin yapılmasını öngören (9/Tevbe 71, 112, 22/Hac 41, 31/Lokman 17, vd) ayetlerinin yanında, mesela “Ey müminler! İnsanlara örnek olmak üzere ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allaha inanırsınız…” (3 Âli İmran/110) ayetine bakmak yeterlidir.

Görüldüğü gibi ayette ayırım yapılmadan emri bi’l maruf ve nehyi ani’l münker yapmak bütün müminlerin ortak niteliği olarak belirtilmekte, en hayırlı ümmet olabilmeleri için de bu görevi yapmaları gerektiği söylenmektedir.

Bunu görmek için şu ayete de bakılabilir:

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostudur. Marufu emreder, münkerden sakındırırlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allaha ve Resulüne itaat ederler. Allah işte onlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah aziz ve hakimdir” (9 Tevbe/71).

Ayrıca müminlerin yapması gereken emri bi’l maruf ve nehyi ani’l münker yerine, münafıkların bunun zıttı olarak münkeri emrettiğini ve marufu yasakladığını görüyoruz (bkz. Tevbe, 9/67).

Şüphesiz İslam ümmetinin bütün bireyleri gücü ve imkânları oranında dinini öğrenmek ve yaşayıp yaşatmakla yükümlüdür. Otorite de hayra çağıracak, iyi olanı emredecek ve kötü olandan sakındıracak şekilde vatandaşlarını bilgilendirip yetiştirmek, İslam konusunda bilgi ve bilinç sahibi yapmak ve sorumluluk bilinciyle donatmakla yükümlü olduğu gibi vatandaşlar da bu nitelikte bireyler olmak zorundadır. Dini insanlara öğretmek ve kötülükleri önlemek için otoritenin bir topluluğu, bir cemaati ayrıca görevlendirmesi, ümmetin diğer bireylerinin de aynı görevle yükümlü olmadığı anlamına gelmediği gibi, ikisi birbirinin alternatifi de değildir. Tıpkı namaz kıldırmak için camilerde devletin imamlar görevlendirmesi, diğer Müslümanların namazdan muaf olduğunu göstermediği gibi, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini görevli bir grubun yerine getirmesi de diğer müminlerin bu görevle yükümlü olmadığını göstermez.

Ama kültürel din anlayışıyla bu görev ümmetin içinden sadece bir topluluğa verilince, farkında olmadan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Budizm dinlerindeki gibi, din adamı sınıfının oluşmasına zemin hazırlanmakta, ümmetin geneli için de onları vahyin ve sünnetin önüne geçirerek taklit etmekten başka alternatif kalmamaktadır. Bugün Müslümanların adı geçen dinlerdeki gibi din işlerini yalnız din adamlarına, başka işleri de başka adamlara bırakan laik sistemlere gelip dayanmasının, böylece halkın din konusunda cehalet içinde yüzmesinin ve başka zeminlere kaymasının, hatta Papa’nın söylediklerini din olarak bilen Hristiyanların yaptığı gibi, din adamı dedikleri kişilerin söylediklerini veya yaptıklarını vahyin kendisi gibi algılamalarının en büyük sebebi, öteden beri egemen olan bu anlayıştır.

İslam eğitim öğretim seferberliği uygulanmayan toplumda bireyler genel olarak cahil kaldığı gibi, ayette sıralanan işleri yapacak olan topluluk da, istisnalar dışında, tarihte yaşandığı ve günümüzde görüldüğü gibi, bu görevi ya ihmal etmekte veya korkusundan yahut çıkarından dolayı yöneticilerin arzularına uygun resmî hizmete mahsus bir din şekline sokmakta ya da törpüleyip bir şeylere benzetmekte yahut dini halka para ile satmakta, yahut din diye hurafe anlatmakta, vatandaşlar da ister istemez onları taklit etmek durumunda kalmaktadırlar. Gerçekçi olarak bakarsak, belirttiğimiz şekilde ayetin doğru anlamıyla yetişen ilk kuşaklar ve istisnalar dışında, acaba İslam Tarihi’nin her döneminde bu niteliklerin dışında kalan veya bu şekilde davranmayan kaç tane alim gösterilebilir?

Birkaç yıl önce Çanakkale’nin Çan ilçesinde din görevlileri beni bir konferans için aradılar.  Telefonda görüştüğüm müftü bey gelmek için ücret olarak ne kadar istediğimi sordu. Ben de size dini anlatmak üzere gelen kişilere bilet, yatak ve yemek masrafları dışında, ücret mi veriyorsunuz? dedim. Evet, ücret almadan konferansa gelmediklerini ve kendilerine ücret verdiklerini söyleyince, ben de işi abartarak ‘kırk yıldır din eğitim ve öğretimi ile uğraştığımı, çoluk çocuk buradan geçindiğimizi, bunun dışında sanat, ziraat ve ticaretimin olmadığını, ayrıca Yüce Allah’ın “Ayetlerimi az bir değere satmayın” (Bakara/41, Maide/44) diyerek dini ucuza satmayı yasakladığını’ belirterek birkaç bin dolarlık yüksek bir ücret istedim. Telefonda biraz süren pazarlıkla sonuç alamayınca müftü bey ilçeye geldiğimde konuyu aramızda görüşüp bir ücret belirleyeceklerini söyledi. O zaman kendisine, bütün peygamberler yaptıkları tebliğ için halklarına “Bunun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum” (mesela bkz. Enam/90, Yunus/72, Hud/29, 51, Şuara/109, 127, 145, 164, 180, sebe’/47, Şura/23) dedikleri halde size dini para ile anlatan/satan hocaların anlattıklarından ne hayır umuyorsunuz? diyerek çıkıştım ve yol masraflarım dışında hiçbir ücret istemeden geleceğimi söyledim. Gittikten sonra konuyu oradaki dostlarla görüştüğümde dinsel konferans veren bazı hocaların kilise din adamlarının yaptığı gibi dini para ile sattığını yahut dini rant kapısı yaptığını gördüm ve bu ümmetin bu cehalete ve bu sefalete düşmesinin sebeplerinin başında hocaların geldiğini bir daha gördüm.

Âli İmran/104.ayetin öngördüğü İslam ümmeti örneğini ilk İslam toplumunda görüyoruz. Bu bilgi, bilinç ve ideal ile eğiten ve yetiştiren otorite ve bu potansiyel ile hareket eden o toplum, bugün insanlara hayal gibi gelen çok kısa bir zamanda Ermenistan sınırından Yemen’e ve kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar bütün orta doğuya İslam’ı götürmüş ve yayılmasını sağlamıştır. Başka bir deyişle, daha düne kadar onları adam yerine koymayıp baldırı çıplak aç bedeviler diye horlayan Sasani İmparatorluğunu tarihe gömmüş ve Mısır’dan Anadolu Toroslarına kadar topraklarını fethettiği Bizans’ın başkenti İstanbul’un surlarına dayanmıştır. Bütün sapma, bozulma, yozlaşma, değişme, istismar, hurafe ve saldırılara rağmen İslam ümmetinin bugüne kadar ayakta kalmış olması o toplumun attığı sağlam temel ve ortaya koyduğu güzel örnek sayesinde olmuşsa, mesela Endülüs’ü ve Filistin’i kaybetmesi de bu örneğin göz ardı edilmesi ve cehaletin Müslüman bünyeyi tahrip etmesiyle olmuştur.

Yaşadığımız toplumda bunu görmek için Uğur Mumcu’nun ‘Türk Kimdir?’ sorusuna cevap veren gülmece bir çizelgeden aldığını söylediği ve yüzde yüz gerçeği yansıtan şu cevabına bakmak herhalde yeterli olur:

“Türk, İçviçre Medeni Kanununa göre evlenen, İtalya Ceza hukukuna göre yargılanan, Fransa idare hukukuna göre idare edilen/yönetilen, Almanya Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre muhakeme edilen, Alman kara ve deniz ticaret hukukuna göre ticaretini yapan, öldüğünde İslam Hukukuna göre gömülen kişidir”[1].

Evet, söz konusu ayet, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir İslam ümmetinin olmasını istiyor, yoksa cehaletin, sefaletin, körü körüne taklidin, dünyacılığın, çıkarcılığın, zorbalığın, korkaklığın, sorumsuzluğun, idealsizliğin, taklidin ve mankurtlar karşısında kölelik ruhunun egemen olduğu, Kur’an’ı anlamak için okumaktan korkan ve ulemanın söylediklerini değerlendirmekten ürken, Allah’ın dinini hayatında egemen kılarak izzet ve onurla yaşayan bir toplum olmak için çalışmak yerine, işgalci emperyalistleri kendilerine ideal örnek ve kurtuluş için son sığınak olarak gören sözde Müslüman halklar toplumu değil!

Onun için Müslümanların bu halini ve İslam diye seslendirip yaşadıkları din anlayışını Hz. Muhammed bugün yaşayıp görseydi Hz. İsa’nın Yahudilere yaptığı sitemlerin aynısını Müslümanlara yapacağından şüpheniz olmasın.

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yönetim ve hukuk sistemini Avrupa ülkelerinden almış olup toplumda günümüze kadar bu sistem uygulanmaktadır. Bunun yanında modern bir Türkiye yaratmak (!) için ahlakı, kültürü, örf ve âdetleri, giyim kuşamı, takvimi ve saatine varıncaya kadar Batının neredeyse her şeyi alınmış veya topluma empoze edilmiştir. Gerek bu dalganın etkisiyle ve gerekse Batının işgal ederek kültürel, ekonomik ve sosyal olarak sömürgeleştirdiği halklara dayatması sonucunda İslam aleminin genelinin bu şekilde yönetildiğini biliyoruz.

Ali İmran/104. ayet, genel olarak tefsirlerde anlatıldığı gibi bu işler için ümmetin içinden bir topluluğun olmasını değil, bütün ümmetin böyle olmasını öngördüğünü, Resulullah’ın “Sizden kim bir kötülük görürse eli ile değiştirsin, gücü yetmezse dili ile değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin, bu da imanın en alt derecesidir”[2] hadisinden de anlaşılmaktadır. Âlim olanlar dışında vatandaşların hayra çağırmasını, iyi olanı emredip kötü olandan sakındırmasını gerçekçi bulmayanlar, acaba şu veya bu ayırımı yapmaksızın bütün Müslümanların bu görevi yapmalarını Resulullah’ın emrettiğini görmüyorlar mı?

Bu durumu Resulullah’ın yukarıdaki ve benzeri sözleri gösterdiği gibi, münkerin işlenmesine üst kattakilerin tümünün karşı çıktığını gösteren  şu rivayet de ortaya koymaktadır. Resulullah şöyle buyuruyor:

Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla, bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kura çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar: ‘Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz’ dediler. Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmeleri için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse hem kendileri kurtulur hem de onları kurtarmış olurlar.” (Buhari, Şehâdât 30, Tirmizî, Fiten 12).

Evet, herkes bilgi ve becerisi kadar bu ve başka işleri yerine getirip başarılı olabilir, okur yazar olmayan bir anne babanın bile gerek çocuklarına, gerekse çevresindeki kişilere örneğin abdest alıp namaz kılmayı, boy abdesti almayı, üstünü başını ve çevresini temiz tutmayı, oruç tutmayı, ahlaklı edepli konuşmayı, büyüklerine saygı, küçüklerine sevgi göstermeyi, ergin bir bayan ise örtünmeyi ve ahlaklı davranmayı, sigara, alkol ve uyuşturucu gibi kötü şeylerden ve kötü kişilerden uzak durmayı, öğrenci ise derslerinde başarılı olmayı ve arkadaşlarıyla iyi geçinmeyi, öğretmelerine saygılı olmayı tavsiye edebileceği, çevreyi kirleten, şu veya bu şekilde komşularını ve başkalarını rahatsız eden kişileri uyarabileceği gibi birtakım yönlendirmelerde bulunabileceğini, kısaca hayra çağırıp iyi olanı emredeceğini ve münker olandan sakındırabileceğini herhalde kabul ederiz.

Vahyin tarih boyunca düşmanları tarafından değil, aksine ona inananlar tarafından zaman içinde saptırıldığı, bozulduğu, işlevsizleştirildiği, ritüelleştirildiği, hayattan dışlandığı, tapınmak için anlamadan kelimeleri tekrarlanan kutsal kitaba dönüştürüldüğü, şekil veya anlam olarak çığırından çıkarıldığı veya hidayet olmaktan uzaklaştırıldığı bir gerçektir. Bunu dini çığırından ve hidayet olmaktan çıkaran, güzel sesle estetik okuma yarışmalarına çeviren, para ile hatim okuyan, para ile din anlatan hocaların yaptığı gibi, üzerinden geçinen Yahudi diyanet/ilahiyat ve cemaat/tarikat çevrelerine Hz.İsa’nın yaptığı ve birçok yazımda bile bile vermeyi yararlı gördüğüm şu sitemde görüyoruz:

O zaman İsa halka ve şakirtlerine seslenerek şöyle dedi: Yazıcılar (din adamları) ve Ferisiler (dini cemaatler) Musa’nın kürsüsünde oturmaktadırlar. O halde sizlere bütün söylediklerini yapın ve tutun; fakat onlar gibi yapmayın, çünkü onlar söylerler fakat yapmazlar. Ağır yükler bağlarlar ve onları insanların sırtına yüklerler, ama kendileri onları parmaklarının ucu ile dahi kımıldatmak istemezler. Bütün yaptıklarını insanların dikkatini çekmek/gösteriş için yaparlar: Hamail’lerini geniş ve giysilerinin püsküllerini uzun tutarlar. Ziyafetlerde baş köşeyi ve Havralarda ilk yerleri almayı ve çarşı meydanlarında selamlanmayı ve insanlar tarafından kendilerine Rabbi (hocam, şeyhim, üstadım) denmesini severler. (Toplumda bilinen bazı tarikat ve cemaat liderlerinin giyim ve hitap şekillerini gözünüzün önüne getirin-İS). Fakat siz kendinize Rabbi dedirtmeyin, çünkü sizin tek hocanız vardır ve siz hepiniz kardeşsiniz. Yeryüzünde kimseye: Babam, demeyin; çünkü sizin tek bir babanız vardır, göklerdeki Pederiniz. Kendinize Hocam da dedirtmeyin, çünkü sizin bir tek hocanız vardır, Mesih. Aranızda en büyüğünüz, hizmetkârınız olacaktır, (İnsanların efendisi onlara hizmet edendir, diyen zayıf rivayetin nereden kaynaklandığı görülmektedir-İS). Kim kendini yükseltirse, alçalacaktır ve kim kendini alçaltırsa yükselecektir.

Vay size ikiyüzlü Yazıcılar ve Ferisiler! Çünkü siz, göklerin ülkesini insanlara kapatıyorsunuz; kendiniz oraya girmiyorsunuz, oraya girmek isteyenlere de engel oluyorsunuz.

Vay size ikiyüzlü Yazıcılar ve Ferisiler! Çünkü dul kadınların mallarını yutar ve gösteriş için uzun dualar edersiniz, bu yüzden daha ağır bir hüküm giyeceksiniz.

Vay size ikiyüzlü Yazıcılar ve Ferisiler! Çünkü sizler bir dindaş kazanmak için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız, ama onu kazandıktan sonra kendinizin iki misli cehennemlik yaparsınız.

Vay size! Eğer bir kimse Mabet üzerine yemin ederse, bunun önemi yoktur, fakat mabedin altınları üzerine yemin ederse, yeminiyle bağlı olur, diyen kör kılavuzlar! Ey budalalar ve körler, hangisi daha büyüktür, altın mı, yoksa bu altını kutsal kılan Mabet mi? (…)

Vay size ikiyüzlü Yazıcılar ve Ferisiler! Çünkü sizler nanenin, anasonun ve kimyonun ondasını/öşrünü veriyor ama Yasa’nın en önemli taraflarını; adaleti, merhameti ve sadakati ihmal ediyorsunuz, berikileri unutmadan bunları yerine getirmeliydiniz. Ey süzgecinizde sineği süzüp deveyi yutan kör kılavuzlar!

Vay size ikiyüzlü Yazıcılar ve Ferisiler! Çünkü sizler kupanın ve çanağın dışını temizlersiniz, fakat içi soygunla ve haksızlıklarla doldurulmuştur. Ey kör Ferisi, önce kupanın ve çanağın içini temizle ki dışı da temiz olsun.

Vay size ikiyüzlü Yazıcılar ve Ferisiler! Çünkü sizler, beyazlatılmış mezarlara benziyorsunuz, dışarıdan güzel görünürler, fakat içleri ölü kemikleri ve her türlü pislik doludur. Siz de böyle, dıştan, insanlara doğru görünüyorsunuz, fakat içiniz ikiyüzlülük ve fesat doludur.

Vay size ikiyüzlü Yazıcılar ve Ferisiler! Çünkü peygamberlere türbeler dikiyor ve doğruların kabirlerini süslüyorsunuz. Eğer babalarımızın zamanında yaşamış olsaydık onlarla birlik olup Peygamberlerin kanını dökmezdik, diyorsunuz, Böylece, peygamber katillerinin oğulları olduğunuza kendiniz tanıklık ediyorsunuz. O halde babalarınızın ölçeğini siz doldurun.

Ey yılanlar, ey engerek soyu! Sizler cehennem cezasından nasıl kurtulacaksınız? Bunun için işte size peygamberler, bilgin kişiler ve yazıcılar gönderiyorum, siz onlardan bazılarını öldürecek ve haça gereceksiniz, bazılarını havralarınızda kırbaçlayacaksınız ve şehirden şehre kovalayacaksınız ki tâ Habil’in kanından, Mabetle Altar arasında katletmiş olduğunuz Barahiya Oğlu Zekeriya’nın kanına kadar, yeryüzüne saçılan bütün doğruların kanı sizin üzerinize çöksün! (men senne sünneten seyyieten=kim kötü bir çığır açarsa, rivayetiyle paralel-İS). Doğrusunu size söyleyeyim ki bütün bunlar bu nesil üzerine yıkılacaktır” (Matta, 23/1-32”. Yine bakınız: Luka, 11/39-52).

“Kendisini dinlemekte olan bütün halkın önünde şakirtlerine şöyle dedi: “Yazıcılardan sakının. (Hocaların söylediğini tutun ama gittiği yoldan gitmeyin, sözünün kaynağı-İS). Onlar uzun giysilerle gezmekten hoşlanır ve şehir meydanlarında selamlanmayı, Havralarda baş kürsüleri, ziyafetlerde baş köşeleri severler. (Halk arasında sarıklı, cübbeli, uzun sakal ve şalvarla dolaşmayı dindarlık olarak görenlerin kulakları çınlasın! –İS). Onlar dul kadınların mallarını yutar ve gösteriş için uzun dualar ederler. Daha ağır mahkumiyete onlar uğrayacaklardır” (Luka, 20/45–47).

Emri bil’ muruf ve nehyi ani’l münker vahyin temel unsurlarından biridir. Nitekim İsrail oğulları zamanında da bunun bir şekilde yapılmasına çalışıldığı, ama münkerin hâkim olduğu kesimler tarafından engellendiğini görüyoruz. Yüce Allah bunu şöyle anlatır:

“Din bilginleri ve din görevlileri onları günah şeyler söylemekten ve haram yemekten alıkoymalıydı! Yaptıkları şeyler ne kötüdür!” (Maide, 5/63).

“İçlerinden bir grup “Allah’ın helak edeceği yahut çok ağır bir ceza ile cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt verip duruyorsunuz? dediğinde, Cumartesi yasağını çiğneyenleri bundan sakındırmaya çalışanlar itiraz edenlere “Her şeyden önce Rabbimizin huzurunda bizi sorumluluktan kurtaracak bir mazeretimiz olsun istiyoruz, ayrıca yaptığımız bu öğütle onların Allah’ın emir ve yasaklarını çiğnemekten sakınmaları da muhtemeldir” diye karşılık verdiler” (Araf, 7/164).

Onlar arasında vahiy bilgisine sahip kişilerin toplumda münker işleyenlere engel olmadıklarını, oysa kişileri bundan alıkoyması gerektiğini Yüce Allah şöyle belirtir:

“Sizden önce gelip geçen nesiller arasında yaşadıkları topraklarda şirk ve inkarcılık gibi fesat unsurlarının ortadan kaldırılması yolunda çaba gösteren iman ve fazilet sahibi insanlar olmalıydı değil mi? Oysa onların içinden helak ve azaptan kurtardığımız az sayıda insan ancak bunu yaptı. İnkârcılığı ve isyankarlığı tercih eden çoğunluk ise kendilerine verilen bolluk ve refahla şımardılar, böylece günah bataklığına gömülüp gittiler” (Hud, 11/116).

Marufu göz ardı eden ve münkeri yaşam tarzı yapan o günkü Yahudi din çevreleri ve toplumu bu sitemlere muhatap olduğu gibi, onların kültür ve medeniyetine varis olan bugünkü Batı toplumlarının da daha kötü bir duruma düştüğünü ve daha ağır sitemleri hak ettiğini görüyoruz. Çünkü bugün ruhbanlık, teokrasi, teslis inancı, dogmatizm, laisizm, sekülerizm, pozitivizm, nihilizm, deizm, vd felsefelerle Hz.İsa’nın sitem ettiği Yahudilikten bin beter bir duruma düşürülmüştür. Bunu görmek için sadece aile ve ahlak konusunda nasıl bir çukura yuvarlandığını gösteren şu tespitlere bakmak yeterlidir:

Batı toplumlarında ailenin büyük bir bunalımdan geçtiğini gösteren çok kanıt var. Boşanma, evlilik öncesi ilişkilerin yayılması, evlilik dışı doğumun artışı, anne-babalık rollerinin kaybolması… İngiltere ve ABD’de bu konuda çok çarpıcı araştırmalar yapılıyor. Örneğin İngiltere’de çocukların yarısı 16 yaşına varmadan aile parçalanmalarıyla karşılaşıyorlar, ebeveynlerin boşanmasıyla yüzleşiyorlar. II. Dünya Savaşı’ndan önce çiftlerin 1/30 evlilik öncesi beraberliği yaşarken, şimdi bu oran 9/10’a varmış durumda. 30 yıl önce evlilik dışı doğum ayıplanırken, şimdi bir norma dönüşüyor. Sosyal Adalet Araştırma Merkezi’ne göre çocukların %46’sı evlilik dışı ilişkilerden doğuyor. Çocukların %70’i bir madde bağımlılığına yönelme içinde. %50’si olası alkol problemine sahip, %35’inin yetişkinlik döneminde işsizlikle karşı karşıya kalma olasılığı var. Merkezin direktörlerinden Duncan Smith, ailenin çöküşüne yol açan en büyük anahtar faktörün evlilik öncesi partnerlik yaşam tarzının yaygınlaşması olduğunu söylüyor. Evliliğin ve ailenin yaşadığı bu çöküşün, sosyal hayat için büyük bir tehdit olduğunu ve bunun önlenmesi için ailenin yeniden gündeme alınması gerektiğini vurguluyor.

ABD’de de ailenin durumu pek parlak değil. Bir araştırma merkezi, ailenin kötüye gidişatı konusunda 27 faktörden bahsediyor. Boşanma, evliliğin azalması, evlilik dışı ilişkiler, doğum oranının düşüşü, hane bağlamının azalışı, çocuk istismarı… Merkezin yaptığı araştırmaya göre ABD’de 25-34 yaş grubu arasında evlilik oranı %44.4 düzeyinde. Evli çiftlerin yarısından fazlası evlilik öncesi beraber yaşıyor. 1950’de genel evlilik oranı %78 iken, bugün %48 düzeylerinde. Üç çocuktan birisi babasız yaşıyor. 8 yaşın altındakilerin %20’si çocuk istismarına uğruyor. Hastalıkları Kontrol Merkezi’ne göre 2007 yılında her 1000 kadından sadece 69.3’ü doğum yapıyor. (…)

Ailenin sonunu getirecek geç evlilikler, partner yaşamları, evlilik dışı doğumlar, boşanmalar Türkiye’ye de sirayet etmiş durumda. Hatta toplumu can damarından vuracak boyutlarda. Bir aile davası vardır bugün. Bu dava acilen çözüm beklemektedir. Bundan dolayı hem devlete hem de millete büyük işler düşüyor. Yeni sistemin en acil işlerinden biri bu davaya sahip çıkmak olmalıdır” (Ergun Yıldırım, Biraz Aile, Biraz Hıristiyan, Biraz Yahudi: Aile Davası, Yeni Şafak, 8 Temmuz 2018).

 

 

 

Spot:

 

İnsanlık başlangıçta maruf üzerinde konsensüs sağlarken, zamanla vahiyden meydana gelen sapmalar, öğretilerinde yapılan tahrifler, cahiliye inanç, anlayış ve uygulamalarının hortlamasıyla toplumda maruf erozyona uğrarken, münker tekrar yayılır ve egemen olur.

 

Kapıların önüne, yol kenarlarına ve ortasına bırakılan çöpler uzun süre temizlenmediği zaman nasıl her taraf çöplüğe dönüşüp ortam pis kokularla doluyorsa, marufun emredilmesiyle münkerin önü alınmadığında da bir zaman sonra toplumda kötülükler yayılır ve egemen olup halkın örfü ve âdeti haline gelir.

 

Ne var ki tarihin her döneminde insanların sapmasına ve münkere sarılmasına yol açan etkenlerin baskısı altında Müslüman toplumda da maruftan sapmalar ve münkere kaymalar başlamış ve bugün hepimizin yakındığı durum ortaya çıkmıştır.

[1] – Uğur Mumcu, Youtube.

[2]-Müslim, İman, 78; Ebu Davud, salat, 232, Melahim, 17, Nesai, İman, 17/2; İbnu Mace, İkamet, 155, Fiten, 20; İbnu Hanbel, 1/2, 5, 3/20, 49, 53.