ANALİZ

VAROLUŞUN ÜÇ BOYUTU: SİRET SÛRET VE İSTİKÂMET

Cevdet IŞIK

 

İnsanın en temel vasfının düşünmek/akletmek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Buradan şöyle bir yargıya varabiliriz: ‘İnsan’ denildiği zaman ilk akla gelmesi gereken, insanın düşünme/akletme vasfı olmaktadır. Bu yargıdan anlıyoruz ki, düşünme/akletme vasfı, insana mahsus diğer vasıfları baskılayan, tali bir duruma düşüren bir vasıftır. Çünkü hayatın bütün alanlarında asıl olan vasıflar, her zaman baskın olan vasıflardır. Baskın vasıftan söz ederken, ayırt ediciliği sağlayan bir ‘vasıf’tan, yani en görünür ve dikkate değer olan bir vasıf’tan söz etmiş oluyoruz. Bu sebepten varlık âleminin baş döndürücü çokluk ve çeşitliliği içinde insanın, düşünen/akleden bir varlık olarak bütün bir ihtişamıyla parlayan bir yıldız olduğunu söylemek yanlış olmaz.

İnsan düşünürken/aklederken aslında ne yapmaktadır? İnsan için düşünmenin/akletmenin konusu/objesi ne ise, o konu/obje ile ilgili düşünürken, insan o konuyu/objeyi evirir, çevirir, kaldırır, indirir, dokunur, parçalar ve bütün ayrıntılarıyla inceler. Bütün bunlarla yapmak istediği şey, söz konusu obje hakkında bilgi sahibi olmak, böylece bir tanıma olayını gerçekleştirmek ve zihinsel dehlizinde var olan karanlıkları dağıtıp aydınlığa kavuşmaktır.

Buradan yola çıkarak şu çıkarsamayı ileri sürmek mümkündür: İnsanoğlu varlık hakkında bilgi sahibi olmak suretiyle, varlıkları tanımakta, varlıklarla tanış olmaktadır. Her ne kadar tanış olmada iki öznenin varlığı gerekli ise de, iradesiz varlıkların taşımakta oldukları mesajla, insanı her şeyi yaratan bir özne durumundaki Allah ile muhatap etmesi, oldukça önemli bir durumun ifadesidir. Tanışıklıkları sadece duyu organları ile sınırlandırmamak gerek. İnsanın sadece duyu organlarının sınırlılığı içinde kalan tanışıklıklar eksik tanışıklıklardır. İnsanın gerçekleştirdiği tanışma seviyesi, ancak sahip olduğu bilgi ve ilgi kadar olabilir.

‘Var olmak’ bütün varlıklar için aynı anlama gelmemektedir. Misal olarak bir taşın varlığı ile bir hayvanın varlığı ve bir hayvanın varlığı ile bir insanın varlığı aynı anlama gelmemektedir. Bir taş, taş olarak kaldığı sürece varlığını sürdürebilir. Bir taşın canlı bir varlık olarak mahiyet değiştirmesi, o taşı taş olmaktan çıkaracak ve varlığına son verecektir. Bir hayvan da aynı şekilde fıtri yapısını muhafaza ettiği sürece var olacaktır. Bir hayvanın fıtri yapısında olmayan bir özelliğe sahip olarak muhteva bakımından bir değişikliğe uğraması, fiziki varlığını korusa bile, hayvan olarak var olması söz konusu olmayacaktır. Bahis konusu hayvan artık bambaşka bir varlık olarak var olacaktır. İnsan açısından insanın var olması düşünüldüğü zaman, sadece insan suretinde olmak yeterli bir şart değildir.

Varoluşla ilgili sahip olduğumuz tespitlerden birisi, belki de en önemlisi fıtrat/mahiyet/muhteva/içerik olarak karşımıza çıkmaktadır. Yukarıda kısaca zikrettiğimiz örnekler bu duruma işaret etmektedir. Yani türü ne olursa olsun her varlığın doğuştan sahip olduğu bazı özellikler vardır ve bu sahip olduğu özellikler, varoluşunu gösteren özelliklerdir.

Varoluşla ilgili dikkate alınması gereken bir diğer tespit ise, tabir caizse insanın fıtri yapısına ev sahipliği yapan fiziksel/bedensel/biyolojik yapıdır. Bu yapının canlılık bakımından diğer hayvanlarla olan ortak özelliklerinde birebir bir denklikten söz edilmese de, benzerlikler oldukça çoktur.

Her varlık, sahip olduğu özelliklerle varlık âlemindeki yolculuğunu sürdürmektedir. Canlı varlıklar hakkında bir yolculuktan söz edilmesi anlaşılabilir bir durumdur. Her canlının doğum ve ölüm arasında sürdürmüş olduğu yaşamına o canlının yolculuğu diyebiliriz.

Her varlık için bir yolculuk söz konusu olduğuna göre, cansız varlıklar hakkında ileri sürülen yolculuğu nasıl anlamak gerekir? Yolculuk denince akla ilk gelen durum, bir başlangıç ve bir de bitiş/varış noktası olmaktadır. Varlık âleminin Allah tarafından yoktan var edildiğini ve kıyametin kopmasıyla birlikte, varlık âleminin üzerinde bulunduğu fıtri yapının/sünnetullahın/düzenin yok olacağını biliyoruz. İşte bu duruma varlık âleminin yolculuğu olarak bakılabilir.

 

Varoluşta Bir Özne Varlık: İnsan

İnsanın sahip olduğu verili yapısı, aklı ve iradesi, insanı varlık âleminde kategorik olarak hem dikey ve hem de yatay olarak üstün bir duruma getirmiştir. Varlık âlemindeki bütün diğer varlıklardan farklı olarak insan, fıtri, akli ve iradi yapısı gereği bir özne konumundadır. İnsanın özne konumunda olması demek, hayat yolculuğunda, yolculuğun amacına hem uygun ve hem de aykırı bir şekilde hareket edebilme imkânını da elinde bulundurması anlamına gelmektedir. Bu imkân diğer varlıkların hiçbirinde olmayan bir imkândır.

İnsanın varoluşu, insanın var olan varlıklara ve olup biten olaylara anlam vermesiyle ilgili bir durumdur. İnsanın ne olduğu ve ne için yaratıldığı, dışındaki varlıkların ne olduğu ve ne için yaratıldığı, doğumun, ölümün ve hayatın ne olduğu ve ne için yaratıldığı gibi hususlarda bir anlam haritasına sahip olma çabasını göstermek, insanın anlam arayışının bir gereğidir.

Doğuştanlığı bozulmamış her insan evladının, bütün varlık âleminin bir sahibi, bir maliki ve bir yaratıcısının olduğunu teslim etmesi zor değildir. İnsanın var olduğunu bilmesinin, var olma bilincine ulaşmasının ilk durağı şüphesiz bir ve tek olan Allah inancıdır.

Bu başlangıç noktası o kadar önemlidir ki, burada oluşan kopuş ve sapmalar, tedavisi mümkün olmayan neticeleri de beraberinde getirecektir. İlahi Vahyin indirilmesinin en önemli sebeplerinden birisi de bu olsa gerektir. Aksi takdirde Allah’ın hesaba katılmadığı bütün varoluş gerekçeleri, insanın varoluş amacına yöneltilmiş bombalı suikastlardan farklı olmayacaktır. Öyle ise varoluş sürecinin en belirleyici ve dominant öznesi olarak, Allah’ı bilmek gerekir.

Varoluşun Siret Boyutu

Her insanın tuttuğu bir yol, bir gidiş ve bir hayat tarzı vardır. Tutulan yol, gidiş ve hayat tarzları bakımından -istikamet birlikteliği olanlar dâhil- farklılıkların olması, aslında insana verilen değer ve saygının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Çünkü eğer bir toplumsal yapıyı oluşturan fertlerin hepsi aynı şekilde düşünüyor ve aynı şekilde yaşıyorsa, o toplumda insana dair önemli bir sorun veya sorunlardan söz edebiliriz. Örneğin böyle bir toplumun otoriter bir yönetimle baskı altına alındığını söylemek mümkün hale gelebilir. İnsanın doğuştan veya sonradan sahip olduğu farklı kişisel özelliklerini/ilgilerini/yeteneklerini tehdit unsuru olarak gören bütün düzenlerin otoriter ve baskıcı düzenler olduğunu söyleyebiliriz.

Hayatını sürdürmekte olan insanın tutacağı yol, gidiş ve hayat tarzının, sorun üreten bir hayat tarzı olmaması için, takip etmesi, takipte olması gereken bir rehber olmalıdır. Üzerinde geçici olarak bulunduğu dünyada yol kazası yaşamaması ve güvende olması için, insanı, hayatı, dünyayı yani varoluş gerekçesini bütün mahiyetiyle bilen bir rehbere/kılavuza ihtiyaç vardır. İşte bu anlamda insanlık tarihinde gelip geçmiş bütün peygamberlerin yaptıkları tevhid mücadelesinin dayanağı olan İlahi Vahiy; Allah’ın, hem ‘özünde’ hem de ‘işinde’ merhametinin bir göstergesi olarak, insanlık tarihine olan ilahi bir müdahaledir. İşte varoluşun sîret boyutu derken kastettiğimiz husus bu ilahi müdahalenin oluşturduğu yol, gidiş ve hayat tarzıdır.

Allah, inzal ettiği vahiyle, hem insanı insana tanıtmakta hem de Kendisi’ni insana tanıtmaktadır. Yani Allah, insanı her istediğini, istediği şekilde yapması için yaratmamıştır. Allah, insanı hem yaratmış ve hem de yalnız olmadığını indirdiği vahiyle bildirmiştir. Böylece insanı bir güven çemberine almıştır. Biz buna Allah’ın himayesi diyoruz. Allah, aynı zamanda insanın yanlış anlayış ve yanlış davranış potansiyelini en aza indirmek için peygamberleri birer öğretmen olarak seçmiştir. Böylece varoluşun doğru anlaşılması, yanlış yol ve gidişlerden uzak durulması için, vahyin hayata dönüşmüş/canlanmış peygamber sîretini/siyerini/sünnetini en güzel örnek olarak göstermiştir.

Her namazda defalarca okuduğumuz Fatiha Suresi’ne baktığımız zaman, öncelikle Rabbimiz Teâlâ ile ilgili akıldan çıkmaması gereken bazı hususlar dile getiriliyor. Bu hususların, varoluşta en önemli boyutu oluşturan sîretin yapıtaşları olduğunu görmekteyiz.

Sîretin bu yapıtaşlarından bir tanesi Allah’ın âlemlerin Rabbi oluşudur. İstisnasız olarak bütün yaratıkları bir düzen ve intizam üzere yaratan Allah’tır.

Sîretin yapıtaşlarından başka bir tanesi ise, O’nun Rahman ve Rahim oluşudur. Rabbimizin bu iki esması hayatı yaşanır kılan, insanın yarınlara umutla bakmasını sağlayan inşa özelliği olan esmalarıdır.

Hamd etmenin sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’a ait olması da sîretin bir başka yapıtaşını oluşturur. Bütün nimetlerin sahibinin Allah olduğu inanç ve bilinciyle O’na hamd etmek, insanı hem nankör olmaktan hem de inkâr bataklığına saplanmaktan korur. Bir başka yapıtaşı Allah’ın Hesap Günü’nün hâkimi olmasıdır. Bu inanç ve bilinç bir taraftan insanı haksızlık yapmaktan alıkoyarken, diğer taraftan da güç odaklarına karşı müstağni bir konuma getirir.

Fatiha Suresi’nin insana bakan tarafında, insanın kişiliğinin en sarsılmaz dayanağı olan Allah’a söz vermek suretiyle, varoluşunu üzerinde yürüteceği sîretin deklare edilmesi gelmektedir: “(Rabbimiz!) Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz.” Bundan sonra bir tanıma, tanış olma ve tavizsiz bir tercihte bulunmanın gönül rahatlığıyla dua faslı gelmektedir: “Bizi Dosdoğru Yol’a yönelt. Nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil.”

Varoluşun Suret Boyutu

Mümin insan, iman ve imar insanıdır. Mümin, imanıyla hem güven verir hem de güvende olur. En önemlisi de Rabbine kaşı verdiği sözün eri olarak, asla ve kat’a geri adım atmamaya dikkat eder. Bu dikkatin bir gereği olarak, insan kitabından tabiat kitabına kadar hiçbir ayete ihanet etmeme gayretinde olur. Bunun da ötesinde şayet fesada uğramış insan ve tabiat ayetleri varsa, o ayetleri imar edecek bir çalışmanın içinde olmayı sorumlulukları arasında görür.

Siretin, suret boyutunu üzerinde yaşadığımız, ikamet ettiğimiz dünya ve dünyalıklar oluşturmaktadır. Bu husus, şeytanın insanları kolaylıkla aldattığı, tuzağa düşürdüğü bir husustur. Biz buna günümüzün yaygın tabiriyle dünyevileşme (sekülarizm) diyoruz. Suret üzerinde anlamın etkili olması istenen ve beklenen bir sonuçtur. Fakat sadece surete önem verip anlamı dikkate almamak, insan için felaketlerin en önemli sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Günümüz dünyasında anlamın değil, suretin hükmü geçerli duruma gelmiştir.

Varoluşu sadece suret üzerine inşa eden anlayışa göre, güç kimin elinde ise hüküm de onun elindedir. Yani güçlü olan haklı olandır. Yüzyıllardır dünyaya hükmeden bu anlayış, hem insan kitabını hem de tabiat kitabını imha ederek, insanlık tarihinin en büyük vahşetlerine imza atmıştır.

Mümin bilince göre insanın kendisi dâhil, solunan havadan tüketilen zamana kadar akla gelebilecek her şey insana emanet olarak verilmiştir. Duyu organlarımızla algıladığımız bütün maddi unsurlar, insanın tabi olduğu sınavda, birer sınav sorusundan ibarettir. İnsanın varoluş bilincine sahip olması, suretleri farklı olan maddi unsurlarla olan ilişkiler sonucunda mümkün olmaktadır. Bu manada varoluşun suret boyutu asli değil yardımcı bir unsur olmaktadır.

Varoluşun İstikamet Boyutu

Rabbimiz Teâlâ bütün varlıkları bir istikamet sahibi yapmıştır. Bütün varlıkların sünnetullah gereği bağlı olduğu yasalar, varlıkların istikametini oluşturur. Hiçbir varlığın bu yasalara itiraz etme imkânı yoktur. Zira bunu gerçekleştirecek iradeden yoksundurlar.

Varlıklar içinde, akıl ve iradesi olduğu için insanın sahip olduğu istisnai durumdan dolayı, insanın kendi tercihiyle istikametini belirlemesi gerekmektedir. Zaten insanın varoluş amacını da, bu hususta nasıl bir tercihte bulunacağı konusu oluşturmaktadır. Onun için istikamet varoluşu gerçekleştiren bir boyut olmaktadır.

Kendi özelliklerini koruyarak var olduğunu düşündüğümüz bütün varlıkların, muhakkak surette sahip oldukları bir istikametleri vardır. Bu sebeptendir ki İlahi Vahiy bize her ne olursa olsun hiçbir varlığın boşu boşuna yaratılmadığını haber vermektedir.

İnsanın, varoluşunu gerçekleştirmesi veya zayi etmesi, insanın tercihlerine bağlıdır. Allah, insanı yaratırken, insanın ‘insan’ olarak kalmasını murad etmiştir. İnsanın ‘insan’ olarak kalmasının imkânı, sadece sureta insan kalmayı başarmakla ilgili değildir. İnsan her hal ve durumda insan suretinde kalabilir. Ama aslında önemli olan ise insanın sîret olarak insan olmayı muhafaza etmesidir.

İnsanın sîret olarak insan olmayı başarması için, doğru bir istikamette olması gerekmektedir. Bunun muhtevasında ise, hiçbir varlığa haksızlık etmemek gibi önemli bir durum vardır. Yani varlığına tanık olduğumuz her varlığın hakkını teslim etmek gerekir. Örneğin her şeyin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan Allah’ın hakkını teslim etmediğimiz zaman, yani Allah’a bütün esmasıyla Allah demediğimiz zaman, Allah’a haksızlık etmiş oluruz. Allah’a haksızlık edenler aslında dolaylı olarak kendilerine de haksızlık etmiş olurlar.

Gerek toplumsal ve gerekse de idari ilişkilerde yapılan bütün yanlışlar, insanın istikametini olumsuz etkileyen durumlardır. Tarih içinde varlığını haber aldığımız firavunlaşma olgusu, insanın kendisinin ‘insan’ olduğunu unutması veya insan olmanın dışına çıkması heveslerinin birer sonucudur. İnsanda bu heveslerle oluşan istikamet ihlalleri hem bu dünya ve hem de ahiret açısından son derece acı ve ıstırap verici sonuçlara yol açmaktadır.

Sonuç olarak Allah insanı yaratarak ‘var’ etti. Niçin var ettiğini bildirdi. Kendisini insana tanıttı. İnsanın bunları dikkate alarak bir varoluş sahibi olması emredildi. Her varoluş aslında bir duruşu haber verir. Bu varoluşta sîret, suret ve istikamet arasındaki ahengin göz kamaştıran duruşunu sağlamak için, İlahi Vahyin rehberliğinde yol almak gerekir. Bu anlayışla hareket edildiği zaman, toplumsal yaşamın paydasını adalet oluşturacaktır. Adaleti gözetmeyen her duruş ve varoluşun akıbeti ateştir. Rabbim muhafaza buyursun.

 

 

 

 

 

Spot:

 “Varlık âleminin baş döndürücü çokluk ve çeşitliliği içinde insanın, düşünen/akleden bir varlık olarak bütün bir ihtişamıyla parlayan bir yıldız olduğunu söylemek yanlış olmaz.”

“İnsanın sadece duyu organlarının sınırlılığı içinde kalan tanışıklıklar eksik tanışıklıklardır. İnsanın gerçekleştirdiği tanışma seviyesi, ancak sahip olduğu bilgi ve ilgi kadar olabilir.”

“Varlık âlemindeki bütün diğer varlıklardan farklı olarak insan, fıtri, akli ve iradi yapısı gereği bir özne konumundadır. İnsanın özne konumunda olması demek, hayat yolculuğunda, yolculuğun amacına hem uygun ve hem de aykırı bir şekilde hareket edebilme imkânını da elinde bulundurması anlamına gelmektedir.”

“İnsanın var olduğunu bilmesinin, var olma bilincine ulaşmasının ilk durağı şüphesiz bir ve tek olan Allah inancıdır.”

 “İnsanın sîret olarak insan olmayı başarması için, doğru bir istikamette olması gerekmektedir. Bunun muhtevasında ise, hiçbir varlığa haksızlık etmemek gibi önemli bir durum vardır.”

“. Tarih içinde varlığını haber aldığımız firavunlaşma olgusu, insanın kendisinin ‘insan’ olduğunu unutması veya insan olmanın dışına çıkması heveslerinin birer sonucudur.”

“Adaleti gözetmeyen her duruş ve varoluşun akıbeti ateştir.”