DENEME

 

KUR’ANİ AKIL

Sevim ÇETİN

 

Akıl: Herkesin kendisinde bulunduğunu iddia ettiği şey.

Peki gerçekten bizde akıl var mı?

Akıl bizim neremizde bulunur?

Aklımız başımızda mı, kalbimizde mi

Neremizle düşünürüz?

Aklımızın olduğunu belli eden şey nedir?

Akıllı olmak yeterli mi?

Aklını kullanmak ne demek?

Aklın doğrusu eğrisi var mıdır?

Doğru akıl nedir?

 

Akıl denince bunlar ve benzeri onlarca soru sorabiliriz. İnsanoğlu sınırsız düşünebilir ve soru üretebilir. Peki aklın mihenk taşı nedir? Kimler akıllı, kimler değil? Bu sorunun cevabı nerde aranabilir?

Bu soruya en doğru cevabı kim verebilir?

Elbette Rabbimiz!

 

Kuran’ı Kerim’de cehennemdekilerle bekçiler arasında şöyle bir diyalog geçer;

 

  1. Zira Rablerine karşı (böyle) nankörlük yapanları Cehennem azabı beklemektedir: ne berbat bir son duraktır.
  2. Onlar oraya atıldıklarında, onun kaynayış homurtusunu işitecekler;
  3. Neredeyse öfkeden patlayacak… Günahkarların atıldığı her seferinde bekçiler, “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye soracaklar.
  4. “Evet, doğrusu bize bir uyarıcı gelmişti; fakat biz onu yalanladık ve “Allah hiçbir şey indirmemiştir; siz (elçiler) büyük bir şaşkınlık içindesiniz” demiştik” itirafında bulunacaklar.
  5. Ve “Eğer biz (vahyi) işitmiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi kavurucu ateşe müstahak olanlar arasında bulunmazdık” diyecekler.

(67-Mülk Suresi 6-10.Ayet)

 

Görüldüğü gibi 10. ayette Rabbimiz bize insanları cehennemden koruyacak bir akıldan bahsediyor. Öyle ki vahyi işitmekle eşdeğer. İşte biz buna Kur’anî akıl diyebiliriz. Bu akıl bizi Kuran’ın ulaştırdığı yerle aynı yere ulaştıran akıldır.

 

Kur’an’ın onda ve onunla beraber olanlarda size güzel bir örneklik/usvetül hasene vardır dediği İbrahim peygamberimizde olduğu gibi.[1] Güneş, ay ve yıldızlarla birlikte putlara tapan toplumda yaşıyordu. Güneşi, ayı, yıldızı sorguladı. Aklı onu vahiyle aynı noktada buluşturdu.

 

Kur’anî akıl bizim mihenk taşımızdır. Aklımızın ölçüsüdür. Aklımıza yön verir. Ölçüsü olmayan akıl bir dağın tepesinden yuvarlanan büyük bir kaya gibidir. Önüne kattığı her şeyi yıkar, yok eder. Halbuki Kur’anî akıl, tıpkı vahiy gibi insana ve doğaya hayat verir, onu canlandırır ve motive eder.

 

Akıl, Allah’ın insana bahşettiği nimetlerin belki de en büyüğüdür. Ve bu yüzden israf edildiğinde de insana en büyük zararı verir.

 

Bakın Kuran bize aklımızı kullandığımızı zannettiğimiz noktalarda nasıl müdahale ediyor;

“Diğer insanlara sahici erdemlerle donanmayı öğütlerken sıra size gelince terk mi ediyorsunuz ve üstelik Kitab’ı da tilavet edip dururken? Siz hiç kafanızı çalıştırmayacak/aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Bakara 2: 44)

 

Ne kadar akıllıca değil mi? Herkese iyiliği emret, öğütler ver ama sen yapma!!! Kur’anî akıl buna ne diyor: “Siz hiç aklınızı kullanmayacak mısınız?” Aklı kullanmak söylem değil, eylem insanı olmaktan geçiyor.

Oturup düşünmek, ahkâm kesmekten ziyade; düşündüklerimizi, söylemlerimizi hayata geçirmek. Bugün geldiğimiz noktada herkesin iyilik adına konuşması, klavye başında, ekran karşısında, kürsülerde söylemlerde bulunması ancak ortada hiç eylem olmaması çok düşündürücüdür. Bu durumda aklımızı kullandığımızdan söz edilebilir miyiz? Ya da aklımızı hangi yönde kullanıyoruz?

 

Kur’anî akıl insanı hem bu dünyada hem de ahirette kurtarır. Zıttı ise dünyevi akıldır. Dünyevi akıl menfaatperesttir, günlük düşünür, günü kurtarır.

 

Kur’anî akıl, “şirk koşma” der; dünyevi akıl, “ataların dini üzerine devam et.”

Kur’anî akıl, “emaneti ehline ver” der; dünyevi akıl “çevren faydalansın.”

Kur’anî akıl, “alırken de verirken de âdil ol” der; dünyevi akıl, “alırken çok, verirken az.”

Kur’anî akıl, “yapamayacağın şeyi söyleme” der; dünyevi akıl, “sözünü tutmasan da olur.”

Kur’anî akıl, “herkese çalışmasının karşılığı vardır” der; dünyevi akıl, “kaderde ne varsa!”

Kur’anî akıl, “yere bak, göğe bak, yaratılışa bak” der; dünyevi akıl, “topraktan yaratılmadık mı?”

Kur’anî akıl, “şahitliğe çağrıldığın zaman kendi aleyhinize bile olsa adil olun” der; dünyevi akıl, “işin yoksa şahit ol.”

Kur’anî akıl, “yakına, yetime, yoksula yardım et” der; dünyevi akıl, “Allah’ın doyurmadığını sen mi doyuracaksın!”

Kur’anî akıl, “anne babana şükret” der; dünyevi akıl “öfff!”

Kur’anî akıl, “gıybet etme” der; dünyevi akıl, “olanı söylüyorum.”

Kur’anî akıl, “eşlerinizi ya güzellikle tutun ya da bırakın” der; dünyevi akıl, “ya benimsin ya toprağın!”

 

Sonuç olarak Kur’anî akıl insanı inşa edip geliştirir. Dünyevi akıl ise onu âna mahkûm edip işlevsiz hale getirir. Kur’anî akıl aktifleştirirken, dünyevi akıl pasifleştirerek âtıl bırakır.

 

Kur’anî akıl insana onurlu bir yaşam sunar. Kur’anî akılla donanımlı insanın ayakları yere sağlam basar, sorumluluklarının farkındadır, var olma gayesinin bilincindedir ve hem dünya hem ahiret için faydalı işler yapar.

 

Dünyevi akıl ise sömürgecidir. Kendi menfaati her şeyin üstündedir. Gözettiği tek fayda kendi faydasıdır. Sorumluluk almaz. Hem kendine hem etrafındakilere yüktür. Bu yüzden Kur’an’da şöyle buyrulur;

“Hem Allah’ın (akıl ve irade vermek suretiyle gerçekleşen) izni olmasaydı, hiçbir insan imana eremezdi! Ve O aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!”

(10-YÛNUS Suresi 100.Ayet)

 

 

 

 

[1] (Mümtehine 60:4)