Giriş

İnsanlık tarihi, bir madalyonun iki yüzü gibi, bir yanıyla hak ihlalleri, baskı, zulüm, katliam ve kan döken zorbaların, öbür yanıyla baskıya, haksızlığa, zorbalığa ve adaletsizliğe karşı direnen toplumların savaşımlarıyla yazılmıştır. İnsanlık, tarihin her döneminde, istisnasız olarak zalimlerin ve adalet savaşçılarının bu mücadelesine tanıklık etmiştir. İnsan Mükemmel, eksiksiz, ilmi ve kudreti ile her şeyi kuşatmış olan “Rabbülâlemin” tarafında yaratılmış olması hesabiyle fıtratı gereği tam ve eksiksiz olanı arayan bir yapıya haizidir. Bu sebeple bütün beşerî ideolojiler, sistemler ve yine ilahî olsun olmasın bütün dinlerin temel prensiplerinin başında, insanların arasında adaletli bir yönetim anlayışının getirilerek, inananlarının mutlu olmasını temin edecekleri iddiası vardır. Bu durum, İslam dini içinde geçerli olup, Kur’ani Kerim’de Peygamberlerin ortak olan şu ifadeleriyle dile gelmektedir: “İşte, onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği Kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum.”([1])

Bu makalemizde, adaleti ortadan kaldırıp, zulmü yaygınlaştıran önemli sebeplerden biri olan, gerek bazı bireylerin gerekse bazı toplumların ellerindeki imkân ve güçten dolayı diğer birey ve toplumlardan kendilerini üstün görmeleri sebebiyle, yasaların kendilerine uygulanmaması ve bir karar alındığında, alınan kararı kendilerinin istememeleri halinde, “veto etme hakkı”na sahip olmaları gerektiğini ve kendilerine tanıdıkları bu haktan dolayı ortaya çıkan bireysel ve toplumsal zulmün yansımasını irdeleyip, kısa da olsa İslam’ın bu sorunları ortadan kaldırmak için önerdiği tedbirleri irdelemek istiyoruz.

1.Firavnî Bir Tavır Olan Tanrı Kompleksinin Psikolojik Yansıması; Toplumun Sınıflara Ayrılması

İnsanlar kendilerinde bir kemal ve üstünlük görünce Analitik Psikiyatride geçen “Omnipotens” terimiyle açıklanan ve Türkçede “Tam güçlülük-eksiksizlik-yeterli-ihtiyaç hissetmeme hali” olarak ifade edilebilecek bir ruh haline girebiliyor. Popüler psikolojideki karşılığı ise “Tanrı kompleksi” olarak bilinir. Aynı şekilde diğerlerinin bu kemalden yoksun olduğunu zannedince de onlardan üstün ve öncelikli hatta “seçilmiş” olduğu inancına varır, işte bu inançtan dolayı diğerlerine karşı büyüklük ve üstünlük taslama haleti içine girerler. Bu tür kişiler yaptıkları işlerin herkesin yaptıklarından çok daha önemli olduğuna inanır, bu sebeple herkesin kendilerine hizmet etmesi gerektiğini düşünürler. Bu kişilerde hükmetme ve kontrol etme arzusu şehvet boyutuna çıkabilir. Çünkü dünyanın kendilerinin çevresinde döndüğüne ve hayatın merkezinde kendilerinin olduğuna inanırlar. Çevrelerindeki bütün insanları eksik, amaçsız, aklını tam kullanamayan, reşit olmamış bir çocuk gibi görürler. Bundan dolayı da, çevrelerindeki insanları sevk ve idare etmek isterler. Konuştuklarında herkesin susup, vahiy iniyormuşçasına onları dinlemelerini, sadece onlara itaat edip, övgüler yağdırıp alkışlamalarını beklerler. Bir işte son kararın, daima kendilerine sorularak nihayetlendirilmesini isterler. Kendilerine yüce insan denilmesini bekler tavrındadırlar. Çevresindekilerin yetki ve sorumluluklarını kendilerinde toplar, başarılarını kendilerine mal ederek yeryüzü tanrısı olduklarına kendileri de inanırlar.([2])

David Hume’ın önemle belirttiği gibi “olandan olması gerekene” geçiş yaparak çıkarsama yapmak; doğadaki gözlemlerimizi, doğa hakkındaki yargılarımızı bunlarla bir alakası olmayan etik alanı için temel yapmak hatalı ve insan düşüncesinin en önemli sapmasıdır.([3]) Olandan olması gerekenin üretilmesine felsefede ‘doğalcı yanlış’ (natural fallacy) denilir ve bilimsel bir teoriden, etik alanında sonuçlar çıkarmaya kalkan herkes bu eleştiriyle karşılaşır. ([4]) Bu açıdan bakıldığında ayrımcılık “diğerinden farklı olan doğal yanımıza” kendi açımızdan “değer yükleme” tavrıdır. Buradaki ayrımcılık herkesin bir şekilde görüp kabullendiği, doğal olan bir gerçekten ya da gerçek olmadığı halde gerçekmiş gibi kabul edilen bir zandan yola çıkılarak, gerçeğe dayanmayan değerler üretmektir. “Benim ten rengim beyaz, seninki ise siyahtır. O halde beyaz olan, siyahtan üstündür.” Buradaki birinci önerme, kabul edilmesinde sorun olmayan bir gerçektir. İkinci önerme ise tamamen vehimlere dayanan insanın kendisi için tuzak olan bir önermedir. Kur’an bu yöntemi İblis’e atfetmektedir. “İblis dedi ki: Ben ondan üstünüm, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”([5]) İblisin, “ben ateşten yaratıldım” önermesi yalanlanmadığından, doğru iken, “ateş, balçıktan üstündür” önermesi ise gerçeğe dayanmamaktadır. Gerçeğe dayanmayan ikinci önermeler ideolojik bir keyfiyete sahip olup bazen bu önermelere, çeşitli bilimsel kisveler giydirilerek başkaları da inandırılabilmektedir.

Freud, “insanlar hasta olduğu gibi toplumlarda hasta olur ve psikolojik dinamikleri birbirine benzer” der. Bu düşünce bize, olayların arka boyutunu anlamakta önemli ve farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Çünkü toplumlar da bir şekilde kendilerini seçilmiş, üstün olarak görüp, Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak… Ben de diriltir ve öldürürüm…”([6]) diyen Firavun’un psikolojisine bürünüp tüm toplumlara şekil verme, onları çeşitli sınıflara bölerek hükmetme eğilimine girebilmekteler.

Bu tür kişi veya toplumlar sahip olduklarına inandıkları üstün vasıflarından dolayı (ki bu üstün güçleri tarih boyunca kullanılabilecek kaba gücü oluşturan imkânlarından başka bir şey değildir.), kendilerini toplumun düzeni için konmuş olan yasaların üstünde görürler. Bu yasaların aleyhlerine uygulanmaması gerektiğine ve yasaların kendileri için değil, geriye kalan “ötekiler” için olduğuna inanırlar. Aslında bu tür şahıs ve toplumlar itibarlarını ellerinde bulundurdukları güç ve imkânlara borçludurlar. Ellerindeki gücü de kendilerindeki üstün vasıflardan dolayı kazandıklarına inanırlar. “…Bu servet bana, bendeki bir ilim sayesinde verildi.”([7])

 2- Uluslararası Zulmün Devamını Sağlayan Bir Araç: “Veto Etme Hakkı”

“Acaba insanlığın sorununun (adaletin ortadan kalkması, zulüm ve baskının sistematik olarak yaygınlaştırılması, insanî kaynakların dünya nüfusunun küçük bir bölümünün tüketmesi yüzünden insanlığın büyük bir bölümünün sefil şartlarda yaşaması, ahlaki yapının çökmesi, insanlığın ortak değerlerinin yozlaşması vb.) aslında, birilerinin bütün toplumun onu kâinatın merkezi olarak zannetmesinden kaynaklandığını anlayabilir miyiz? Zanlarınca bütün insanlar, hep onların çevrelerinde dönmelidirler. Bu anlayış kabul göremediği zaman ise bu kez güç ve baskı yoluyla insanların onlara boyun eğmelerini, zorla kabul ettirme girişiminde bulunurlar.”([8]) Hayır, insan kesinlikle azar; kendisini ihtiyaçsız, kendi kendisine yeterli gördüğü için.”([9])

Hayat döngüler üzerine kurulmuştur. Sen neyi beslersen, o da seni besler. Bugün muktedirlerin imkânları kendilerine imtiyaz sağlarken, imtiyazları ise imkânlarını artırmaktadır. Bunların tüm çabaları ise bu döngünün sonsuza kadar devamının sağlaması için oluşturmuş oldukları kurumlarla, bu durumu sistemleştirmektir. Velev ki bütün insanlık helak olup, yok olsun. Bu “şimdiye kadar dünyada avantajlı çıkmış bölgelerin (kişilerin, kurumların, örgütlerin, devletlerin) avantajlarını korumaları ve başka bölgelerin (kişilerin, kurumların, örgütlerin, devletlerin) yeni avantaj elde etmek üzere harekete geçmemeleri, yerinde kalmaları düzenidir.”([10])

Birleş­miş Milletler Güvenlik Konseyi bu düzenin devamını sağlayan önemli bir kurumdur. Güvenlik Konseyi’nde usul meselelerinde kararlar 15 üyenin 9’unun oyu ile alınır. Ancak öze ilişkin bir kararın alınabilmesi içinse 5 sürekli üyenin de olumlu oy vermiş olmaları şartı aran­maktadır (madde 27-3). Buna göre Güven­lik Konseyi’nin 5 sürekli üyesi olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fran­sa’ya katılmadıkları bir kararın alınmasını veto etme yetkisi tanınmıştır.

Veto Hakkı, bu ayrımcılığın en canlı, en kolay anlayabileceğimiz bir örneğidir. Bu olgu başımızdan aşağı asılan Demokles kılıcı gibi var olmasaydı, yeryüzünün merkezinin ve güçlü toplumun merkeziliğinin ne anlama geldiğini keşfetme konusunda yorgun düşerdik. Ben en güçlüyüm, öyle ise ben kâinatın yegâne merkeziyim. Ben hakkım.”([11])

Burada kurumlarla korunan bir “toplumsal kibir” anlayışıyla karşı karşıya bulunmaktayız. “Toplumsal kibir” ortak paydada toplanmış bir insan topluluğunun, sahip olduğuna inandığı üstün vasıflarından ve bu vasıfların sadece kendisinde olduğuna olan inancından dolayı, kendilerini insanlık ailesinin dışında tutmaktadır. Diğer insanlar gibi sıradan beşer topluluğu olmadıklarından, diğer sıradan insanlara uygulanan yasaların, davranış biçimlerinin kendilerine de uygulanmasını içlerine sindirememekte, bu yüzden reddettikleri gibi “veto haklarının olması gerektiğine inanmaktadırlar.

İnsanlar arasındaki insan hak ihlallerinin artmasında ve zulümlerin yaygınlaşmasına kaynaklık eden temel sorunların başında, yasaların herkese eşit uygulanmaması gelir. “Bir norm eğer bütün insanlara tatbik edilmiyorsa, o bir yasa değil” olsa olsa toplumdaki diğer bireyleri kontrol etme aracıdır. “Bu bağlamda insanların bir yasayı kabul etmeleri, onda bulunan adalet ölçüsü temeli üzerine değil tüm insanları kapsamına alması temeli üzerine dayandırılır.”([12]) Bir yasa ne kadar kötü olursa olsun herkese eşit uygulanırsa toplumda kargaşa yaratmaz. Ne zaman ki yasalar bazılarına uygulanırken, bazılarına uygulanmazsa ki yasa adaletli olsa bile toplumda kargaşaya sebebiyet verir. Hatta yasa haksız olanları korumaya başlar. Nitekim Peygamberimiz (s), bu durumu toplumların helakı olarak bildirmiştir: “Sizden önceki milletler, içlerinden soylu ve saygın birisi hırsızlık ettiğinde onu yargılayıp cezalandırmadan bırakıp zayıf birisi çaldığı zaman ona had uygulamaları yüzünden helak olmuşlardır.”([13])

Birleşmiş Milletler örneğinden yola çıkarak bu meseleye bakacak olursak meseleyi daha iyi anlamış olacağız. “BM Şartının 1.maddesinde; örgütün başlıca amaçları, barışa yönelik tehditleri önlemek ve ortadan kaldırmak ve saldırı eylemi veya diğer barışın bozulması durumlarını ortadan kaldırmak için etkin önlemler almak; barışın bozulmasına gidebilecek uluslararası uyuşmazlıkların veya durumların adalet ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak ve barışçı yollarla düzeltilmesini ve çözülmesini sağlamak; temel özgürlüklere ve insan haklarına saygıyı geliştirmek için işbirliği sağlamak şeklinde genel olarak özetlenebilir.”([14]) Oysaki 15. Bağlantısızlar Hareketi toplantısının açılış konuşmasını yapan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın da belirttiği gibi, birçok uluslararası örgütün kuruluş felsefesinin büyük güçlerin çıkarlarını korumaya yönelik olduğunu ve bu nedenle sorunları halledemeyecekleri görüşünü savunup, “Örneğin BM Güvenlik Konseyi’nde ABD aleyhine karar almak mümkün mü? Uluslararası kuruluşlar dünyadaki sorunları adil şekilde çözmek için kurulmuş olsaydı, Filistin diye bir sorun olmayacak, meçhul Siyonist rejim resmen tanınmayacak, Vietnam Savaşı’nın sorumluları cezasız kalmayacaktı. Tarih, Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ABD, Rusya, Fransa, Britanya ve Çin’in karıştıkları savaşlarda asla cezalandırılmadıklarını gösterdi. Irak’ta da görüyoruz ki ABD önce Irak’ı işgal etti, işgalin iznini Güvenlik Konseyi’nden sonra aldı”([15]) demiştir.

Veto Hakkı’nın oluşturmuş olduğu bu zihniyet, sisteme sahip olanların, evreni çıkarları doğrultusunda kullanabilecek imtiyazlar sağlaması gerektirdiği düşüncesindedirler. Bunların sahip olduğu teoloji onlara “seçilmiş olma” inancını aşılamaktadır. “Kimler olursa olsunlar, tarih boyunca insanlar, kendilerini mutlağın (mutlak mükemmelliğin, tek gerçek ideoloji veya medeniyetin, ya da bizzat Tanrı’nın) görevlileri olarak görmeleriyle birlikte bu iddia, katliamlara, Haçlı Seferlerine, engizisyonlara, sömürgeciliklere ve ayrımcılıklara yol açacaktır.”([16]) Bu sebeple oluşturmuş oldukları kurumlar insanlığa yazılı olarak deklere ettikleri kuruluş amaçlarına hizmet edememekte, dünyada barışı tesis etme konusunda başarısızlık kaçınılmaz olmaktadır. Örgüt 1945 yılında kurulduğu halde kurulduğundan günümüze insanlık, tarihinde hiç görmediği kadar zulmü, baskıyı, insan hakları ihlallerini, tecavüzü, ölüm ve katliamı son elli yılda yaşayarak görmüştür. Bunlar arasında akıldan hiç çıkmayan, milyonlarca insanın katledilerek yok edilmesine neden olanları şöyle sıralayabiliriz: ABD-Vietnam, Afganistan-Rusya, İran-Irak savaşları, Yugoslavya’da Sırp, Hırvat ve Boşnak’ların yine Afganistan’daki Mücahitlerin kendi aralarındaki iç savaşları, Ruanda, Bosna ve özellikle Srebrenica, Hama ve Halepçe’deki insan katliamları, İsrail’in Filistin ve Gazze şeridindeki işgalinden kaynaklanan öldürme ve katliamlar ve halen ABD’nin işgalinden dolayı özelde Irak, genelde tüm Müslüman coğrafya üzerindeki insan hak ihlalleri ve katliamları sıralanabilir. Yine ABD, Rusya ve Gürcistan’ın aralarındaki geçmiş sorunlarından dolayı kozlarını paylaşmak için oyun oynar gibi hiçbir silah gücü olmayan Oset halkı üzerinden yürüttükleri savaşta binlerce insan ölürken on binlerce insan dünyanın gözü önünde evsiz, yurtsuz ve açlığa mahkûm edildi. Bugün Suriye’de sivil halkını hunharca öldüren despotik yapıyı, kendi çıkarları için Birleşmiş Milletler Konseyi’nde Çin’in, Müslüman ülkeler içinde ise mezhebî bağlantılarından dolayı İran’ın koruduğuna şahit olmaktayız.

Dünyadaki hegemonik yapının ardındaki ülkelerden başta ABD, Avrupa Birliği Üye Ülkeleri ve İsrail; nükleer enerji ve bunun yanında nükleer silahlara da sahip oldukları halde, kendilerinin sahip olduğu bu gücün ve imkânın İran’ın sahip olmasına şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Ellerindeki güçle uluslararası kurumlardaki yetkilerini de kullanarak, Birleşmiş Milletler Konseyi üye ülkeleri ve Avrupa Birliği Ülkelerine dayatmalarla baskılar oluşturarak, İran’la yapılan her türlü ticarî işlemin durdurulmasına, ülkelerindeki mal varlıklarını dondurmasına ve ambargo uygulamasına gidilmesini sağlamışlardır. Tüm bunların yanında gerekirse İran’a askerî bir müdahaleden de çekinmeyecekleri doğrultusunda açıklamalar yaparak, kendilerinin sahip olduğu hakların bir başka ülke tarafından kullanmamasını isteyerek garip bir hukuk anlayışı ortaya koymaktan da çekinmemişlerdir. Yine bu despot yapılar “Terörist ülke” kavramını oluşturarak bir ulusun tamamının, sanki bu ülkede çocuk, kadın, yaşlı ve silahsız milyonlarca insan yokmuş gibi tümünün yaşam hakkını ortadan kaldırarak, saldırılar düzenleyebilmekteler.

3- Körlük: Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, ahireti bırakıyorsunuz.”([17])

İnsanlık içinde bulunduğu bu hastalıklı hali neden göremiyor? Dünyadaki tüm coğrafyalarda yükselen zulüm halinden neden kurtulamıyor? İnsanlık adalet ve barışı neden tesis edemiyor?

Bunun temel sebebi, yaşadığımız dünyanın algılarımızda oluşturmuş olduğu körlükle açıklanabilir. Gözümüze yaklaştırdığımız bir varlık hakkında ayrıntılı bilgiye ulaşırken, bizzat varlığın kendisi arkasındaki verili alanı gözümüzden sakladığından dolayı ayrıca bir perdeye sebep olmaktadır. Sahip olduğumuz her bilgi bizi aydınlatırken başka bir konuda ise cehaletimizin sebebi olmaktadır. “”Dünya” kelimesi “dena”dan gelir ve “göze yakınlaştırılmış şey” anlamını taşır. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrak tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin (dünya), tabiri caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği sebebiyle, bilincimiz, bizim son varış yerimizden (öte-dünya veya ahiret) başka bir yöne çevirir. Bu son gidilecek yer “daha sonra” geldiğinden bize “uzak” gibi gelir, hâlbuki bu ‘yakın olan’ın (dünya) neden olduğu yanılsama ve şaşırtmadan dolayı böyledir.”([18]) “Şüphesiz ki insanlar kısa ve kolay yoldan kazanmak, yarar ve mal elde etmek istiyorlar. Fakat daha sonra, gecikmeli olarak ortaya çıkacak sonuçlar, onlara saklı kalmaktadır… İşte burada sağırlık ve ertelenen yararları yitirmekten kaynaklanan derin bir korku söz konusudur. Bu derin korku, uzun vadede ortaya çıkacak sonuçları onlardan saklamakta ve onları, onu bilmez duruma getirmektedir.”([19]) Kur’an’ın Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.”([20]) uyarısı bu duruma açıklık getirmektedir. Veto sahiplerinin çıkarına olan düşkünlüğü ve aceleciliği, bugün elde ettiği güç ve iktidardan dolayı, insanlığın sonradan gelecek olan felaketi görmesini engellemektedir. İsrailoğulları’nın Samiri’nin([21]) yapmış olduğu buzağının güzelliği ve çıkarmış olduğu aptallaştıran sesine ram olduğu gibi, insanlık günübirlik kazancın ve günümüzün altın buzağısı olan teknolojik aletlerin hantal hareketlerinin oluşturmuş olduğu görüntüye dayalı cazibenin etkisinde kalarak, körlük ve sağırlık içinde bir büyülenme durumuna düşmüşlerdir.

Gerek zalim konumundaki imtiyaz sahipleri (toplum/devlet) gerekse bu durumdan muzdarip olan mazlum ve mustazaf insanlar (toplum/devlet) bu gün için önünde eğildikleri temel değer, “güç” ve bunu elinde bulundurma çabasıdır. Denetlenen kişi, toplum ya da devletler bu uğursuz imtiyaz sağlayıcı kıskaçtan kurtulmayı düşünmemekte ve denetleyenlere kıskançlıkla, imrenerek bakmaktalar. Denetleyenlerin hükmetme kudretlerinin, onların elinden çıkarak kendilerine geçmesini ve imtiyazlara kendilerinin sahip olmasını diliyorlar. Bu durum insanlığı felakete doğru götüren mevcut durumun korunmasını ve devamını sağlamaktadır. En iyi şekliyle zulmeden kişi, toplum ve devletin adı değişmektedir. “Derken Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı. Hakikat şu ki o, çok büyük devlet sahibidir’ dediler.”([22])

 

4- Sonuç: Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum.”([23])

Zalimlerin yaşamı, bir hedefi vurmak için elindeki bumerangı ileriye doğru fırlatıp, attığı bumerangı unutan birinin haline benzer. Unuttuğu bumerang er ya da geç geri dönüp kendisini vurur. İnsanlık düşmüş olduğu bu uğursuz kıskaçtan bir an önce çıkmak zorundadır. Aksi halde insanlık yok olmaya, helake doğru gitmektedir. Ateşi yakanlar ateşin kendilerini de kuşattığını ve onları da yok edeceğini görmemekteler. “Azana ve dünya hayatını ahirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır.”([24])

Seküler ve öte dünya anlayışından yoksun olan sistem ve insan, çıkarının sınırlarına hapsolmaktan dolayı kendini ateşten koruyamayacaktır. Seküler insanın adalet anlayışı, burnunun menfaat duvarına çarpmasına kadardır. Bu insanın yapısı gereği, zulüm ve nifaka son verme yeteneği yoktur. Çünkü Bunlar, iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.”([25]) ve Onlara ‘Yeryüzünde yozlaşmaya ve çürümeye yol açmayın!’ dediklerinde ‘Biz sadece düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışıyoruz!’  diye cevap verirler. Gerçekte onlar yozlaşmaya ve çürümeye yol açan kimselerdir, ama bunu (kendileri de) idrak etmezler.”([26]) “Anlaşılan, şeytan yaptıkları bu kötü işleri kendilerine güzel göstermiş ve onları yoldan çıkarmış, bu yüzden de hak yolu bulamıyorlar.”([27]) Bu insan konjonktürle hareket edip kısa vadeli çıkarları gözlerini kör etmiştir. Onu bağlayan hiçbir değere sahip değildir. Bu sebeple bu insanın zulme karşı ürettiği çözümleri fesadı artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

İnsanlık, dünyayı fesada boğan Batı zihniyetli bu insan tipinden bir an önce kurtulacak yollar aramalıdır. Her ne şartta olursa olsun yaratılışta türdeşi olan insanı öldürmeyecek, kan dökmeyecek şiddetin dışında yöntemler kullanan örnek bir topluluk kurulup, bunun olabilirliğinin kanıtlanması gerekmektedir.

Acaba insanlık bu helak olmaya doğru olan gidişini nasıl durduracak? Sürekli akan bu kanı nasıl durduracak? Artık yakanları da kuşatmış olan bu ateşi nasıl söndürecek? Bu soruların cevapları bu makalenin sınırlarını çok aşmakla beraber, önümüzü aydınlatacak, sorunlarımıza çözüm olabilecek vahye dayalı birkaç ipucundan bahsedebiliriz;

Her şeyden önce adalet ancak Allah’a, O’nun insanın mutluluğu için göndermiş olduğu dine (hayat nizamına), insanlığın şeref timsali olan en üstün ahlaka sahip peygamberlerinin sünnetine teslim olmuş, kendilerine Allah’ın nuruyla aydınlattığı yolda yürüme motivasyonunu ve öte dünyada hesap vereceğinin sorumluluk bilincini kaybetmeyen, imanlarının gereği doğrultusunda amel eden mümin kullarından başka kimselerin elleriyle tesis edilemeyeceğinin bilincinde olmak gerekir. Bu açıdan İbni Teymiye’nin söylemiş olduğu “Allah, kâfir de olsa adil devleti ikame eder, zalim devleti Müslüman da olsa zelil eder” sözünün kısmen doğru olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık tarihi zelil olmuş zalim Müslüman devletlerine şahit olmakla beraber, henüz insanlığa adaleti ikame eden bir kâfir devlete şahitliği yoktur.

Kur’an’daki “Siz ey imana ermiş olanlar! Sizin, ebeveyninizin ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah rızası için hakikate şahitlik yaparak adaleti gözetmeye azmedin. O kişi zengin de olsa fakir de olsa, Allah’ın hakkı onların her birinin (hakkının) önüne geçer. Öyleyse, kendi boş arzu ve heveslerinize uymayın ki adaletten uzaklaşmayasınız. Çünkü eğer (hakikati) çarpıtırsanız, bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”([28]) âyetindeki hitabın müminlere olması, arzu ve heveslerine kim boyun eğerse eğsin adaletten uzaklaşacağının beyanı, müminlerin de zaaflarına boyun eğerek adaletten sapacağını göstermekte ve bugün yaşayan Müslümanların yaşam tarzları ve içinde bulundukları durum buna şahitlik etmektedir. Öte yandan yine hitabın müminlere olması, adaletin sağlanmasına engel olan insanın psikolojik, biyolojik ve toplumsal yapısından kaynaklı tüm fıtri zaafların aşılması gerektiği sebebiyle, başarılması çok zor olan bu görevin ancak onların elleriyle tesis edileceğinin de işaretidir. Çünkü bu Allah’ın, dinine ve peygamberine, din gününe inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Yardım edenler ancak müminlerdir ve kâfirler bundan uzaktır: And olsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir.”([29])

İkinci olarak dile getirmemiz gereken Peygamber’in (s) Veda Hutbesinde tüm insanlığa ilan etmiş olduğu, Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır beyanının çok iyi algılanması ve güçlü bir iman ile yaşama geçirilmesi gerekmektedir. Allah bir olduğu için insanlıkta birdir. Tüm insanlığının kökeninin birliği ve emeğe dayanmayan, doğal olarak, doğuştan elde edilmiş her türlü üstünlük aracı olarak kabul edilen değerlerin reddi ve ancak üstünlüğün insanlarca belirlenemeyecek olan, hayatın içinde mündemiç olan, tespiti ahirette Allah tarafından ortaya konacak takvaya verilmesi ise, bizlere perdeli ve kapalı olan bir üstünlüğün dolayısıyla “üstünlük aracı edilemeyecek bir üstünlük” anlayışının değer görmesi anlamına gelir ki bu dünya hayatında hiç kimsenin, hiçbir konuda üstünlük taslamamasının ilanıdır. Yine bu insanların birbirlerine karşı toleranslı olması ve tevazu içinde hareket etmesi gerektiğinin ilanıdır: “Ey ümmetler! Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şerîatlerde) sizi denemek için böyle yaptı. Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.”([30])

İnsanlık büyük bir maddî ilerlemeyle elde etmiş olduğu tüm muazzam gücüne rağmen, henüz Allah ve Resulünün beyan etmiş oldukları insanî gelişmişlikten ve hedeflediği insanî yükselişten çok uzak gözükmektedir. “Güç” tarih boyunca insanlar arasında el değiştiren bir araç olmuştur. Adalet ve zulüm meselesi “güç”ün kullanılması ile ilgili bir durumdur ve bu insanlığın iradesinin imtihanıdır. Temel sorun insanın/devletin güçlü olduğu halde ahlaklı olmayı da tercih edebilmesidir. Nitekim Kuran’da güçlü olan topluluklar uyarılmaktadır: ”Bir topluluk, diğer bir topluluktan sayıca, nüfuzca veya malca daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda bir aldatma ve işi bozma sebebi kılıp da ipliğini sağlamca büküp eğirdikten sonra çözen, böylece bütün emeğini boşa çıkaran ahmak kadının durumuna düşmeyin. Gerçekten Allah, sizi bununla (sözünüzü yerine getirmekle veya nüfuz ve servet çokluğu ile) imtihan eder.”([31])

Adalet ancak hem güçlü hem de Allah’ı ciddiye alan ahlaklı olanların işidir. İnsanlık ya “adalet” için gücü kullanacak ya da güce sahip olmak için bir adalet oluşturacaktır. Birinci durumda esas olan adalet olacağından güç araç olacak, ikinci durumda ise güç elde etmek amaç olduğundan adalet araç olacak ve zulmün, kan dökmenin önü asla alınamayacaktır. İnşa edilmesi gereken ulusal ve uluslararası yapı, beyan edilen bu öneriler üzerine kurulmalıdır. İnsanlık herkesin hesap vereceği bir sistem oluşturmak zorundadır. Kimsenin kanunlar üstü görülmediği, kimseye veto hakkının tanınmadığı, herkesin eşit görüldüğü, tamamen adalet üzerine inşa edilmiş bir sistem olmalıdır. Öte dünya kaygısı üzerine inşa edilmiş, Allah Merkezli bir yapı oluşturulmalı ve kardeşimiz Habil’in tavrını, insanlığın selameti için yaygınlaştırılması gerekmektedir: Eğer sen beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Şüphesiz, senin kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur.”([32]).

Zekeriya YÜRÜK

 

[1]) Şûra 42/15

[2]) Nevzat Tarhan, “Tanrı Kompleksi” kavramı için ayrıca bakınız, www.haber7.com/haber/20080714/Siyasette-Tanri-Kompleksi.php

[3]) David Hume, A Treatise of Human Nature, Oxford University Press, Oxford, s.87. (Din Felsefesi Açısından İzafiyet Teorisi. Dr. Caner Taslaman)

[4]) Antony Flew, Darwinian Evolution, Transaction Publishers, New Brunswick (1996), s.124–125. (Din Felsefesi Açısından İzafiyet Teorisi. Dr. Caner Taslaman)

[5]) Sad 38/76

[6]) Bakara 2/258

[7]) Kasas 28/78

[8]) Cevdet Said, Âdemin Oğlu Habil Gibi Ol, Pınar Yayınları.

[9]) Alak 96/6-7

[10]) İsmet Özel, Kalın Türk, Şule Yayınları, s.28

[11]) Cevdet Said, Âdemin Oğlu Habil Gibi Ol, Pınar Yayınları, s.292

[12]) Cevdet Said, Âdemin Oğlu Habil Gibi Ol, Pınar Yayınları, s.223

[13]) Buhari, Hadis no: 6415, Müslim, Hadis no: 1688

[14]) Ersin EMBEL, Yüksek Lisans Tezi, Hegemonya ve meşruiyet kavramları çerçevesinde Amerikan müdahaleciliği: Kore ve Kosova örnekleri, s.55

[15]) www.porttakal.com/haber-ahmedinecad-14-agustosta-ankara-da-59065.html, haber Taraf gazetesinden alınmıştır.

[16]) R. Garaudy, İlahî Mesajların Toprağı Filistin, T.E.V. Yayınları, s.172-173

[17]) Kıyamet 75/20-21

[18]) S. Nakib Attas, İslam Sekülerizm ve Geleceği Felsefesi, İnsan Yayınları, s.63

[19]) Cevdet Said, Âdemin Oğlu Habil Gibi Ol, Pınar Yayınları, s.230

[20]) Haşr 59/19

[21]) Samiri’nin meseli için bakın, Taha 20/83-99

[22]) Kassas 28/79

[23]) Şura 42/15

[24]) Naziat 79/37-39

[25]) Kehf 18/104

[26]) Bakara 2/11-12

[27]) Neml 27/24

[28]) Nisa 4/135

[29]) Hadid 57/25

[30]) Maide 5/48, ayrıca bk: Âl-i İmran 3/55, En’am 6/164, Hacc 22/69

[31]) Nahl 16/92

[32]) Maide 5/28-29