Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, sohbetlerinde “Allah’tan zenginlik istemeyin, çok zekât vermeyi isteyin” derlermiş. Çünkü her zengin zekât ver(e)mez; fakat zekât vermek, ihtiyaç fazlası mala sahip olmayı gerektirir.

Hz. Ali de (r), günümüzde genellikle uygulanan 1/40 oranını “cimrilerin zekâtı” olarak nitelemiştir. Bu, farz olan zekâtın ticaret mallarındaki asgari oranıdır. Esasen Efendimiz (s) zamanında da çeşitli zamanlarda ve durumlarda farklı oranlar uygulanmıştır. Buna istinaden birçok âlim, zekâtın ne oranda verileceğini ulülemrin (söz sahiplerinin) belirleyebileceğine kail olmuşlardır. Çağımızda bu görüşü savunanlar arasında Mannan, Hamidullah ve Salih Tuğ sayılabilir. Yani zekâtın değişmez bir oranı yoktur. İlk dönem uygulamaları bize asgari bazı oranlar hakkında fikir verebilir. Ancak toplumsal ihtiyaç arttığında bu oran da artabilir. Günümüzde zekât üzerine önemli ilmî çalışmalar yapan âlimlerden Yusuf el-Karadavi, “Fıkhu’z-Zekât” adlı doktora tezinde zekât oranlarının ulülemr tarafından artırılabileceği tezini kabul etmekle birlikte, devletin zekât dışında da vergi alma hakkı bulunduğundan dolayı, yüzlerce yıldır uygulanan ve artık oturmuş bulunan oranların değiştirilmesine gerek olmadığı kanaatini serdeder.

Dikkat edilirse, zekâttan bahs edilirken devletin vergi toplama hakkından söz açıldı. Zekât, günümüzde nispeten uygulandığı gibi, yükümlülerin kendi başlarına ve kendi belirledikleri hak sahiplerine, kendi belirledikleri oranda ve vakitte ödedikleri gönüllü bir bağış değildir. Zekât İslâm’ın temel prensiplerinden biridir. İslâm’ın üzerine bina edildiği beş temel esastan birisidir. İslâm orduları bir düşmanla karşılaştıklarında onlara barış elçileri gönderip şu temel talepleri dile getiriyorlardı: “İslâm’a teslim olunuz. Bunu yaparsanız ya bizimle birlikte cihada katılıp ganimetten pay alırsınız; ya da isterseniz evlerinizde oturup, zenginlerinizden alınıp fakirlerinize verilmek üzere zekât verirsiniz. Müslüman olmazsanız, kendi dininiz üzere yaşamaya devam edersiniz ve bize (askeri ve sosyal güvenliğin sağlanması karşılığında) bir vergi ödersiniz. Bunları kabul etmiyorsanız savaşırız ve Allah, aramızdaki hükmünü verir.” Aynı şekilde, Efendimiz (s) gönderdiği valilere de halkın “zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere” zekât alınmasını tavsiye etmiştir. Zekâtların öncelikle yerel ihtiyaçlarda kullanılması esastır. Başka bir bölgeye nakli, ancak birinci bölgedeki bütün ihtiyaçların karşılanmasından sonra mümkündür.

O halde, günümüzde yükümlülerin yarısından fazlası zekât vermiyorsa -ki istatistikler bunu gösteriyor- verenler de bu muazzam fonu en verimli bir şekilde kullanmayı başaramıyorsa zamanımıza, ülkemize, yaşadığımız şehre ve ülkeye özgü çözümler bulmamız gerekir. Bu çözümler, mahallemizde bir zekât komisyonu oluşturmaktan İslâm Konferansı, hatta BM nezdinde bir zekât kurumu teşkil etmeye kadar uzanabilir.

Zekât, ihtiyaçtan fazla varlığa sahip kimselerden alınır ve Tevbe Sûresi’nin 60. âyet-i kerimesinde sayılan şu sekiz sınıfa verilir: Yoksullar, düşkünler (yani hem hiçbir şeyi olmayan düşkün kimseler, hem de bir miktar varlığa sahip olmakla birlikte yaşam standartları düşük olan yoksullar veya Müslüman ve gayrimüslim yoksullar), zekât toplamakla görevli memurlar (işte zekât kurumlarının masrafları bu kalemden karşılanacaktır), kalpleri (İslâm’a) ısındırılmak istenen kimseler, boyunduruk altındaki kimseler (bu fondan bir miktar da köle azadı için kullanılacaktır), borçlular (öncelikle, toplum yararına büyük borçlar altına girmiş âlî himmet sahibi kimseler), Allah yolunda(ki her türlü çalışma ki kamu yararı da büyük ölçüde bu kapsam içerisinde düşünülebilir) ve yolda kalmış kimseler (memleketlerinde zengin dahi olsalar.)

Halkın zenginlerinden alınıp fakirlerine verilen zekâtın bir üst limiti yoktur. Alt limit ise ulülemr (söz sahipleri) tarafından her dönemin ve toplumun ihtiyaçlarına göre belirlenebilir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Ve sana, neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: artanı” (Bakara 2/219). Burada “artanı” olarak karşıladığımız kelime “el-afv”dir. Bu kelime, ihtiyaç fazlası, verdiğinizde sizi sıkmayan, ayırabileceğiniz her şeyi şeklinde de karşılanabilir. Zekâtın ruhunun bir yönü budur. Verdikçe vermek, verilebilecek her şeyi vermek…

Zekâtın ruhunun bir başka yönüne de şu âyet-i kerime işaret eder:

“Allah faizi mahveder ve sadakaları ise artırır” (Bakara 2/276). Istılahta zekât olarak yerleşmiş olan kavram, Kur’an-ı Kerim’de daha genel bir kelimeyle, “sadaka” kelimesiyle ifade edilmiştir. Zekâtın verileceği yerleri belirleyen Tevbe Sûresi’nin 60. âyet-i kerimesinde de “sadakalar” kelimesi kullanılmıştır.

Demek ki bu âyet-i kerimede zekât ile faiz karşı karşıya konmuştur. Kapitalist toplumdaki faizin alternatifi İslâm toplumunda zekât olmalıdır. Şöyle de diyebiliriz: zekât kurumu, faize ihtiyaç duyurmayacak tarzda yorumlanabilir. Bakara Sûresi’nin 276. âyetini yalnızca öte dünyaya yönelik olarak “Allah faizin bereketini giderir, sadakaları ise bol sevap vermek sûretiyle artırır” şeklinde anlamak eksiktir. Bu dünyada da Allah faizli kazançları mahveder ve sadakaları ise artırır.

Faiz, yardımlaşma duygularını köreltir. Faizi alan da veren de asla vicdanen tam anlamıyla müsterih olamaz. Çünkü şu ana kadar, faizi meşru göstermeye çalışan hiçbir teori yüzde yüz başarılı olamamıştır. Sadaka ise insana bir iç huzuru kazandırır. Zekât, sadece alan kimseler açısından değil veren kimseler açısından da büyük bir kazançtır. Hatta veren açısından daha büyük bir kazançtır. Zekâtı veren malını ve ruhunu arındırmaktadır. Zekât almak pasif bir eylem, vermek ise aktif bir eylem olduğundan; verenin daha kazançlı olması gerekir.

Zekâtın sosyal yardımlaşmayı sağlaması, fakirliği azaltması gibi yararları, bize göre “ikincil” yararlardır; tabir caizse “yan ürünler”dir. Zekât, esas olarak verene yarar sağlamaktadır. Vermeyi öğrenebilen insan, hırslarının esiri olmaz, ruhî dengesini korumakta daha başarılı olur. Verebilen insan kazandıklarının kölesi değil, efendisi olabilmiş demektir. O yüzden, verebilmek gerçekten büyük bağıştır. İnsanın verebildiği için de şükretmesi gerekir. Zekât hem verenin ruhundaki hırs ve bencillik duygularını arındırır; hem alanın ruhunda tutuşan kıskançlık ve haset alevini söndürür. Verenin malında bir şekilde kuşkulu kazançlar varsa, zekât bunlardan kurtulmak için de bir imkândır, kapıdır.

Zekât, faize alternatif olarak konuşlandırılmışsa, bunu sağlayacak yeni projeler geliştirilmelidir. Bu meyanda, yıllar önce sayın Prof. Dr. Ali Özek Kahire’de yapılan bir ilmî kongrede bir tebliğ sunarak “zekâtın yüzyıllardan beri olduğu gibi, bir tüketim yardımı olmaktan çıkarılarak bir üretim yardımına dönüştürülmesi gerektiğini” savunmuştur. Zekât kurumunun sosyal yardım işlevi yanında bir kredi fonu gibi de çalıştırılabileceği tezi, sayın Prof. Dr. Celal Yeniçeri tarafından da geniş bir makalede ele alınmıştır. Zekât fonunun devlet eliyle olması mümkün değilse veya uygun görülmezse, gönüllü girişimlerle organize edilmesi, hükümetler üstü organizasyonlarla toplanıp dağıtılması mümkündür.

Zekâtın ruhu faizin felsefesinin tam aksidir. Bir toplumda zekât ne kadar yaygınlaşırsa refah, huzur ve mutluluk o kadar artar. Buna karşılık, faiz ne kadar yaygınlaşırsa sefalet, sefahat ve mutsuzluk ona paralel olarak artar. Zekât ve faiz de birbiriyle ters orantılı olarak artıp eksilir. Meselâ Türkiye’de tahakkuk eden zekâtların ancak yüzde 35’i verilebiliyorsa; yüzde 65 de faize bulaşılmış demektir. Zekâtın ruhunun bu satırların ulaştığı kimselerin elleriyle, dilleriyle, gönülleriyle diriltilmesi temennisiyle…

FATİH OKUMUŞ