Yusuf Özkan Özburun ile Soru-Yorum Köşesi

 

Ayın Konusu: İsraf ve İktisat

 

Değerli okuyucu; Kur’ani Hayat ailesi olarak okuyucularımızla interaktif bir dil oluşturmayı hedeflediğimiz yepyeni bir köşe ile sizlere merhaba demek istiyoruz. Bu köşemizde Sosyolog ve Eğitimci Yusuf Özkan Özburun Hocamız engin tecrübesiyle siz okuyucularımızdan gelen soruları cevaplandıracaktır.

 

İnsana ve hayata dair merak ettiklerinizi bizlere soru olarak ulaştırabilirsiniz. Teveccühünüzle renklendireceğiniz yeni köşemize yapacağınız katkıları heyecanla bekliyoruz..

 

İletişim:[email protected]

 

  1. İnsanı tüketime sevk eden güdüler var mıdır? Bir şeyi almadan önce zihnimizde ne tür bir karar süreci yaşarız?

 

  • Öncelikle şu ‘tüketim’ ibaresine açıklık getirmek lazımdır. Tüketim kelimesi eskiden ‘istihlak’ yani; yok etmek, bitirmek, helak etmek gibi anlamlarla karşılanırdı, bunu yapan kişiye de ‘müstehlik’ yani bugünkü algıyla söylersek silici, yok edici, bitirici, tüketici denirdi. Fevkalade negatif, insan izzetine yakışmayan bir tavır ve var olma tutumu. Bunun karşısında her şeye ihtiyaç ekseninde (bilhassa hacat-ı zaruriye, havaic-i asliye çerçevesinde) ‘istimal etmek’ tabiri münasip görülürdü. Allah’ın verdiği emanetleri yerli yerinde kullanmak. ‘Kullanma bilinci’ yani. Dikkatinizi çekerim ‘tüketmenin bilinci’ olmaz.  Tüketmek yıkıcı bir eylemken kullanmak yapıcı, onarıcı bir eylemdir. Aradaki vadi derindir. Günde şu kadar şunu tüketin, elma tüketin, ekmek tüketin, şu kadar litre su tüketin yollu diyetisyen ağzı maalesef kitlelere mal olmuş, her şey bir tüketim nesnesine indirgenmiş, bu nesneler dünyasının (aslında şehadet alemi iken) içinde obez bir silici, bir tüketim terminatörü olarak insana beşerî bir rol biçilmiştir.

 

Şimdi gelelim sorunuza, evet, bir tüketim makinasına dönüştürülen (veya dönüşmeye razı olan, tercih eden, fiilen kendini dönüşüme terk eden) yarı sibernetik beşerî varlığı tüketime sevk eden çok vahşi güdüler vardır. Bitip tükenmeyen bir anlam açlığı, huzuru ve sükunu değil materyal mutluluğu sahip olmakla özdeşleştiren dinmez bir ağrı gibi mutluluk arayışı, kendini ihtiyaç eksenli değil de gösteriş eksenli konumlandırma, anlık hazza müptela olmak. İnce ve derin zevklerden (lezzet-i ruhaniye) uzak kaba hazların tiryakiliği.  Bu durum bir şeyi almadan önceki zihinsel süreçleri hızlandırır, hatta çoğu kere zihni devre dışı bırakıp dürtüselliği, şıpsevdi duygusallığı, çocuksu istek obezliğini devreye sokar. Zihinsel süreçlere kısa devre yaptırıp işleten bir yapı devreye girer. Beynin ani, hızlı, düşünmeden tepki veren, dürtüsel kısmı (amigdala) devrededir. Bu noktada insanı bilinçli zihinsel süreçlerini aktive edecek temel soru ‘Bu almak istediğim gerçekten ihtiyaç mı? İhtiyaçsa ne kadar ihtiyaç?’ sorusudur. İkincisi, eldeki mevcudun gerçekten ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı sorgulamasıdır. Üçüncüsü, ‘Bu eşyayı almaktaki gerçek niyetim nedir? Kendimi manipüle ediyor olmayayım?’ yüzleşmesidir.  Aklıma gelen örnekler var: Adamın biri eve bir gün iki adet kamyon lastiği alıp gelmiş. Hanım feryad figan, ne ettin, niye aldın, bizim kamyonumuz yok ki? deyince adamın cevabı: Vallahi Hanım taksitle veriyorlardı, çok hoşuma gitti, bir yerde kullanırız diye aldım, şeklinde olmuş.

Bunun karşısında bir diğer örnek ise zahid bir alimin yaşanmış hadisesidir. Bu zatın yemeklerini yemek için kullandığı, temiz-pak tuttuğu, haylice eskimiş, yıpranmış tahta kaşığını işgüzar talebeleri ‘aman bu eski şey üstadımıza yakışmıyor’ diyerek kaldırıp atmışlar, yerine yeni bir demir kaşık koymuşlar. Alim zat gelince bir hayli celallenmiş ve derhal eski tahta kaşığını bulup getirmelerini emretmiş. Talebeleri hayretler içinde bu tutumun sebebini sormuşlar. Hazretin cevabı: O tahta kaşık daha ölmedi, vazifesi bitmedi. Siz dirilerinizi ölmeden mi gömüyorsunuz? Yani ki eşyanın da hatırı, vazifesi, ömrü, vakt-i merhunu vardır. Eşya, basit bir şey değildir. Eşyayla kurduğunuz ilişki biçimi ile insan ve Rabbinizle kurduğunuz ilişki biçimi arasında irtibatlar vardır. İnce bir nokta.

 

Son olarak çağın bilgelerinden biri olan Erich Fromm’un diliyle konuşayım: Varoluşunu iki şekilde konumlandıran insan tipi vardır: Biri sahip olmak üzerine hayatını kuranlar; sahip oldukça, daha çok tükettikçe mutlu olacağı illüzyonuna kapılıp kendini tüketenler. İkincisi, hayatını ‘olmak’ üzerine kuranlar. Sahip olmanın ya da olmamanın ötesinde ‘olmak’ için yaşayanlar. Soru şu: Sizinkisi nasıl bir yaşamak? Bu ve benzeri sorulara diğer sayılarda devam edelim nasip olursa…