Yusuf: “Güzellik” Simgesi

Kur’an’da peygamber isimleriyle anılan diğer surelerden farklı olarak bu sure baştan sona kadar tek bir konuyu içeren homojen bir anlatıya sahiptir.

Tarih : Mart 07, 2016
Sayı : Mart-Nisan 2014
Konu : İrfan
Yazar :Kadir CANATAN

Yusuf Suresi, başından sonuna kadar Yusuf peygamberin hikâyesini anlatmaktadır. Bu sure, yapısından anlaşılacağı üzere Mekke döneminin son zamanlarında, yani Kureyş’in Hz. Muhammed’e öldürme, sürme ve hapsetme gibi planlar yaptığı bir zaman diliminde nazil olmuştur. Bu surede sadece Yusuf peygamberin hayatta karşılaştığı sıkıntılar anlatılmakla kalmaz, aynı zamanında onun bu sıkıntılara karşı sabrederek nasıl başarıya ulaştığı da hikâye edilir; böylece inananlar için faydalı öğütler ve önemli mesajlar verilir. Kur’an’da peygamber isimleriyle anılan diğer surelerden farklı olarak bu sure baştan sona kadar tek bir konuyu içeren homojen bir anlatıya sahiptir.

Neden bu sure böyle bir yapıya sahiptir ve Yusuf Suresi, Kur’an’da neyi simgelemektedir?

İlk olarak surede anlatılan hikâyenin Mekkeli muhalifler açısından bir işlevi bulunmaktadır. Muhalif güçler, Hz. Muhammed’in elçiliğini tartışma konusu yapmak için sürekli olarak onu test ediyordu. Ona hiç kimsenin bilmediği birtakım olayları soruyorlar ve eğer gerçekten vahiy alıyorsan ve peygambersen bu sorulara cevap verirsin diyorlardı. Nitekim bu husus, daha surenin başında dile getirilmektedir: “Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki daha önce sen bunlardan habersiz idin.” (Yusuf, 12:13). Bu tek ayette iki şey birden açıklanmaktadır. Birincisi, Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke halkı, Yusuf peygamberin hikâyesini ilk kez dinlemektedir. Çünkü onlar bundan daha önce habersizdirler. İkincisi, bu hikâye “kıssaların en güzeli”dir. Belki bu nedenle, başka peygamberlerin hikâyeleri Kur’an’da kısmi olarak anlatılmışken, bu surede bütünlüklü olarak bir hikâye tek bir celsede anlatılmaktadır. Adeta, nefes almaksızın okunması için başından sonuna ara vermeksizin bir kerede sunulmaktadır. Okuyucunun başka şeylere dikkatini vermemesi için bu anlatım tarzı özellikle seçilmiştir.

İkinci olarak Yusuf’un hikâyesi, Hz. Muhammed’in hikâyesiyle örtüşmektedir. Bu hikâyenin anlatılmasıyla her iki tarafa da Kur’an mesaj vermektedir: Nasıl Yusuf’un kardeşleri ona eziyet etmişler ve onun Mısır’a gitmesine yol açmışlarsa, Hz. Muhammed de kardeşleri tarafından benzer eziyetlere maruz bırakılıyor ve hicrete zorlanıyordu. Hikâyenin sonunda, nasıl Yusuf kazançlı çıkmışsa, Mekke’de geçen olayların sonucunda da kimin haklı ve kazançlı çıkacağı ima edilmektedir. Demek ki Yusuf’un hikayesi, Müslümanlara motivasyon ve moral kazandırırken, müşriklere de açık bir tehdit mesajı içermektedir.

Hikaye, Yusuf’un babasına bir rüyasını anlatmasıyla başlar. O, rüyasında “onbir yıldız, Güneş’i ve Ay’ı” görmüştür. Hepsi de ona boyun eğiyorlardı. Babası, bu rüyanın yorumlanması gereken simgelerle dolu olduğunun farkındaydı, ona yorumu konusunda ipuçları verdi ve onu ikaz etti: “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Yoksa, sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır. Rabb’in seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nimetlerini tamamladığı gibi sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabb’in hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Yusuf, 12:5-6).

Babanın bu sözleri, adeta Yusuf’un başına gelecek olayların da başlangıcını haber vermektedir. “Kardeşleri dediler ki: “Biz güçlü bir topluluk olduğumuz hâlde, Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Doğrusu babamız açık bir yanılgı içindedir. Yusuf’u öldürün veya onu bir yere atın ki babanız sadece size yönelsin. Ondan sonra (tövbe edip) salih kimseler olursunuz.” (Yusuf, 12:8-9). Yusuf’un kardeşlerinin kendilerinden “güçlü bir topluluk” olarak bahsetmesi, ailenin geniş ve kalabalık bir aile olduğuna işaret etmektedir. Nitekim Hz. Yakup dört hanımla evli olup 12 oğlu vardı. Yusuf ve Bünyamin bir karısından, kalan on oğlu da başka hanımlarından olmaydı. İşte bu nedenle hepsi kardeş oldukları halde, kardeşleri "Yusuf ve kardeşi" deyip de, "kardeşimiz" dememişlerdir.

Yorumcular, genellikle ifadelerin dışyüzüne bakarak kardeşler arasındaki ilişkileri psikolojik bir tahlile yönelmişlerdir. Kardeşler arasındaki rekabet ve düşmanca ilişkiler “kıskançlık”la açıklanmıştır. Oysa kıskançlık bir sonuçtur. Bu sonucu doğuran sosyolojik bir yapı bulunmaktadır. Yusuf, farklı kadınlarla evlenmiş Yakup peygamberin bir karısından, diğer kardeşleri de öteki hanımlarından olmuş poligamik geniş ailenin bir üyesidir. Böyle bir aile yapısı içinde sevgi gibi manevi değerler başta olmak üzere maddi değerlerin de paylaşımı eşit değildir. Salt bu nedenle kardeşler arasında kıskançlık hisleri hüküm sürmektedir. Elbette baba da bu kıskançlık ve rekabetin farkındadır. Yusuf ve kardeşi, sevilen küçük kardeşler olduğundan, diğerleri onu kıskanmakta ve babalarıyla aralarında bir engel olarak görmektedir. Nitekim “Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir” demeleri bunu açıkça göstermektedir. Babalarını da açıkça bir yanılgı içinde görmektedirler. Çünkü geleneksel kabilevi yapı içerisinde bir baba daha çok yetişkin oğullarına dayanır ve onlarla başka kabileler karşısında güç gösterisinde bulunur. Baba, böyle bir duruş sergilemediği için büyük kardeşler onu “şaşkınlık”la suçlamaktadır. Kıssa, aslında geleneksel, poligamik geniş ailenin sorunlarından birine işaret etmektedir. Sosyolojik olarak geniş aile, toplumsal bir güç ve dayanışmayı ortaya çıkardığı gibi aile üyeleri arasında kıskançlık duygularını da harekete geçirmektedir. Özellikle anne farkı, çocuklar arasında bu duyguların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır.

İşte, Yusuf’a kurulan kardeş tuzağının gerisinde böyle bir sosyolojik gerçek ve bunun harekete geçirdiği olumsuz duygular yatmaktadır. Peygamber çocukları bile olsalar bu gerçek değişmemektedir. “Yusuf’u öldürün veya onu bir yere atın ki babanız sadece size yönelsin. Ondan sonra (tövbe edip) salih kimseler olursunuz. Onlardan bir sözcü, “Yusuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine bırakın ki geçen kervanlardan biri onu bulup alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın” dedi. Babalarına şöyle dediler: “Ey babamız! Yusuf hakkında bize neden güvenmiyorsun? Hâlbuki biz onun iyiliğini isteyen kişileriz. Yarın onu bizimle beraber gönder de gezip oynasın. Şüphesiz biz onu koruruz. Babaları, “Doğrusu onu götürmeniz beni üzer, siz ondan habersiz iken onu kurt yer, diye korkuyorum.” Onlar da, “Andolsun biz kuvvetli bir topluluk iken onu kurt yerse (o takdirde) biz gerçekten hüsrana uğramış oluruz” dediler. Yusuf’u götürüp kuyunun dibine bırakmaya karar verdikleri zaman biz de ona, “Andolsun, (senin Yûsuf olduğunun) farkında değillerken onların bu işlerini sen kendilerine haber vereceksin” diye vahyettik. (Yusuf’u kuyuya bırakıp) akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler. “Ey babamız! Biz yarışa girmiştik. Yusuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim) onu kurt yemiş. Her ne kadar doğru söylesek de sen bize inanmazsın” dediler. Bir de üzerine, sahte bir kan bulaştırılmış gömleğini getirdiler. Yakub dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah’tır.” (Yusuf, 12:9-18).

Baba, kardeşlerin anlattığı bu “kurt masalı”nı aslında hiç de inandırıcı bulmamıştır. Kardeşleri de bunun farkındadırlar. Bu olay karşısında babanın tavrı anlamlıdır: Güzel bir sabır örneği (Sabrun Cemil) sergilemek. Bu tutum, peygamberî bir tutumdur ve her insanın kolaylıkla gösterebileceği bir tavır değildir. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud, olayı sıradan bir insanın başına gelen bir olay şeklinde ifade etmiştir. Buna göre Hz. Yakup olayı duyunca altüst olmuş, kendisini bırakmış ve yıllarca ağlamıştır. Şüphesiz ki peygamberler de beşeri bir tabiata sahip olup beşeri haller yaşarlar. Fakat tutumlar, kişiliğin ifade biçimleridir. Kişiliği gelişmiş insanların hayat karşısındaki tepkileri daha olgun, serinkanlı ve dirayetlidir. Böyle bir olgunluğu Hz. Yakup gösterdiği gibi, bunu ahlaki bir pratik olarak da gelecek kuşaklara aktarmıştır. Bu nedenle Müslümanlar, sıkıntı veren olaylar karşısında birbirlerine “güzel sabır” dilerler.      

Kuyuya atıldıktan sonra Yusuf için yeni bir serüven başlar. Anne-baba ve kardeşlerinden ayrılan Yusuf, oradan da Mısır’a giden bir kervanın yolcuları arasına katılacaktır. Kervan sahipleri, onun hem kurtarıcıları hem de onu başkalarına satacak olan efendileridir. “Bir kervan gelmiş, sucularını suya göndermişlerdi. Sucu, kovasını kuyuya salınca, “Müjde! Müjde! İşte bir oğlan!” dedi. Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Oysa Allah, onların yaptıklarını biliyordu. Onu ucuz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar. Zaten ona değer vermiyorlardı.” (Yusuf, 12:19-20).

Kervan sahiplerinin az bir pahaya sattıkları genç, Mısırlı yeni sahibi tarafından yetenekleri keşfedilmiş ve Mısır’da hızla yükselmiştir. Bu yükselişin ardında, görünen yönüyle Mısırlı yeni efendisinin “el-Aziz” olması, diğer yandan da Allah’ın ona “hüküm ve ilim” (Yusuf, 12:22) vermesi yatmaktadır. Her ne kadar Yusuf genç yaşta ailesinden ve yurdundan ayrı düşmüşse de Mısır’da şanslı biri olarak hayata başlamıştır. Çünkü Mısır’ın en yüksek mevkiinde olan bir şahsın (vezirin) evinin yönetimini üstlenmiş ve iktidara paydaş olmuştur. Fakat Yusuf, hem yakışıklılığı ve ahlakı, hem de ilmi ve hükmüyle test edilecektir. İlk testi başarıyla geçmiştir. Vezirin birçok denemelerinden sonra güvenilir ve karakterli bir kişi olduğu anlaşılmıştır.  

Fakat ikinci sınavını, Mısır vezirinin karısı olan Züleyha ile yaşamış ve haklı iken haksız bir muameleye maruz kalmıştır. Züleyha, evli olduğu halde evin uşağı konumunda olan Yusuf’a göz dikmiş ve ondan murat almak istemiştir. Fakat bu ilgiye Yusuf olumlu cevap vermemiş, bunun bir ihanet ve gayrimeşru bir ilişki olacağına hükmederek reddetmiştir. Fakat bu karşılıksız ilişki, kısa sürede Mısır sosyetesinin ağzına düşmüştür: “Şehirde birtakım kadınlar, “Aziz’in karısı, (hizmetçisi olan) delikanlısından murad almak istemiş. Ona olan aşkı yüreğine işlemiş. Şüphesiz biz onu açık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.” (Yusuf, 12:30). Züleyha, adeta bu dedikoduyu kendi lehine çevirmek ve masum aşkını ispatlamak istercesine Mısırlı kadınları davet eder ve Yusuf’la karşılaşmalarını sağlar: “Kadın, bunların dedikodularını işitince haber gönderip onları çağırdı. (Ziyafet düzenleyip) onlar için oturup yaslanacakları yer hazırladı. Her birine birer de bıçak verdi ve Yusuf’a, “Çık karşılarına” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce, onu pek büyüttüler ve şaşkınlıkla ellerini kestiler. “Hâşâ! Allah için, bu bir insan değil, ancak şerefli bir melektir” dediler. Bunun üzerine kadın onlara dedi ki: “İşte bu, beni hakkında kınadığınız kimsedir. Andolsun, ben ondan murad almak istedim. Fakat o, iffetinden dolayı bundan kaçındı. Andolsun, eğer emrettiğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacak ve zillete uğrayanlardan olacaktır.” (Yusuf, 12:31-32).

Mısırlı kadınların şaşkınlıkları ve bu şaşkınlık sonucu ellerini kesmeleri, Yusuf’un güzelliğinin bireysel bir algı değil, kolektif bir algı olduğunu göstermektedir. Züleyha’nın da belirttiği gibi o sadece görsel anlamda yakışıklı ve güzel yüzlü biri değil, aynı zamanda ahlaken de güzel ve erdemli biridir. İffetinden dolayı Züleyha’nın talebine karşılık vermemiştir.

Yusuf, marazi bir aşkın ve dedikoduların malzemesi olunca, soluğu içerde almıştır. O, adeta ikinci kez kuyuya atılmıştır. Ama hapis hayatı onun için kendini geliştirdiği ve hapis arkadaşlarına kendini anlattığı bir mekân olmuştur: “Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Bizim, Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız (söz konusu) olamaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lütfudur, fakat insanların çoğu şükretmezler.” “Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı ilâhlar mı daha iyidir, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi olan tek Allah mı? Siz Allah’ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere (düzmece ilâhlara) tapıyorsunuz. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 12:38-40).

Yusuf, zindan arkadaşlarına sadece atalarının dinini tebliğ etmekle kalmamış, kendisine verilen ilimle onların rüyalarını da tabir etmiştir. “Onunla beraber zindana iki delikanlı daha girdi. Biri, “Ben rüyamda şaraplık üzüm sıktığımı gördüm” dedi. Diğeri, “Ben de rüyamda başımın üzerinde, kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver. Şüphesiz biz seni iyilik yapanlardan görüyoruz” dedi… Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyanızın yorumuna gelince,) biriniz efendisine şarap sunacak, diğeri ise asılacak ve kuşlar başından yiyecektir. Yorumunu sorduğunuz iş böylece kesinleşmiştir.” (Yusuf, 12:36/41).

Rüya tabir ilmi, hem babası Yakup peygambere hem de oğlu Yusuf’a verilmiş bir hikmettir. Bu boşuna değildir. Çünkü onlar rüya tabir ilminin geliştiği ve ona itibar edildiği bir zaman diliminde yaşamışlardır. Her peygamber kendi asrının ilimleriyle test edilmiş ve mucizelerini bu alanda göstermişlerdir. Bu ilim sayesinde Yusuf zindandan kurtulmuştur. O, zindana atıldıktan sonra unutulmuş ve ondan bahsedilmez olmuştur. Ne zaman ki “Kral, “Ben rüyamda yedi semiz ineği, yedi zayıf ineğin yediğini; ayrıca yedi yeşil başak ve yedi de kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumluyorsanız, rüyamı bana yorumlayın” dedi.” O zaman ona dediler ki: “Bunlar karma karışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilmiyoruz.” Zindandaki iki kişiden kurtulmuş olan şahıs, nice zamandan sonra (Yusuf’u) hatırladı ve “Ben size onun yorumunu haber veririm, hemen beni (zindana) gönderin” dedi.” (Yusuf, 12:43-45).

Adam, Yusuf’a rüyayı sordu ve tabir ettirdi. Bunun üzerine Kral onu zindandan çıkardı. Yusuf’un zindandan çıkarılışıyla, o sadece aklanmadı, aynı zamanda rüyaları isabetli bir şekilde tabir ettiği ve yönetimle ilgili işlerinde sağlam görüşleri olduğu için hazinenin başına geçti. Çünkü Kral’ın rüyasının yorumuna göre yedi yıl bolluk olacak, sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelecekti, eğer ilk yedi yıl içinde biriktirim yapılırsa o zaman kuraklık yılları kolay geçirilecekti (Yusuf, 12:47-49). Kuraklık, çok genel olduğu için babasının ve kardeşlerinin bulunduğu yerleri de etkilemiştir. Bu vesileyle büyük kardeşlerinin Mısır’a erzak almak için gelmesi, onun hayatında yeni bir dönüm noktası olmuştur. Önce küçük kardeşi Bünyamin’le, sonra da yaşlanmış babasıyla karşılaşmış ve böylece yıllarca süren hasreti sona ermiştir. Bu mutlu son, hikâyenin de ana fikrini teyit etmiştir. Yusuf’un hasret ve sıkıntılar çekmesine sebep olan hem kardeşleri hem de kadınlar kendi hatalarını anlamışlar, suçlarını itiraf etmişler ve neticede Yusuf’un seçkin bir insan olduğunu kabul etmişlerdir. Bu anlamda Yusuf’un hikâyesi sadece onun kurtuluş hikayesi değil, karşıtlarının da olgunlaşmasına ve kurtuluşlarına vesile olmuş bir hidayet hikayesidir.

Baba ve kardeşlerin Mısır’a gelmesi ve Yusuf’u selamlamak için eğilmeleri (secde), hikâyenin başında anlatılan Yusuf’un rüyasının da gerçekleşmesi anlamına gelmektedir. Bu şekilde hikâyenin başı ile sonu birleşmiştir. Bu anlatım tarzı, günümüzde de hala edebiyatta kullanılan bir tekniktir ki, muhtemelen kaynağı bu eski geleneğe yaslanmaktadır. Belki de kıssanın “en güzel kıssa” olmasını sağlayan unsurlardan birisi de budur. “Andolsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir.” (Yusuf, 12:111).

Sonuç olarak Yusuf sadece güzelliği simgeleyen bir şahıs değil, onun hikâyesinin anlatıldığı kıssa da Kur’an’ın en güzel kıssasıdır. Yusuf’un güzelliği ile kıssanın güzelliği iç içe geçmiştir.

Yusuf, “güzellik”le özdeşleşen simgesel değerini şüphesiz ki Kur’an’la kazanmıştır. Fakat bu simgenin evrensel bir değer haline gelmesinin arkaplanında Ehli Kitap kültürü, önplanında ise İslam edebiyatı ve kültürü durmaktadır.

Yusuf’un hikâyesi, Tevrat’ın Tekvin kitabında ve babası Yakub’un öyküsüyle birlikte anlatılmıştır. Hikâye, ana hatlarıyla Kur’an’daki kıssayla şaşırtıcı bir benzerlik taşır. Bazı detaylar da farklılıklar yok değildir, Tevrat bazen çok fazla ayrıntıya girer ve rakamlar verir. Sözgelimi Yakub’un kaç kadınla evlendiği, kaç çocuğu olduğu ve ne kadar yaşadığı aynen verilir. Bu detaylı anlatım, Yusuf’un hikâyesinde de görülür. Yakup, 4 kadınla poligamik bir evlilik yapmış ve her birinden evlatlar edinmiştir. Yusuf ve Bünyamin, daha önce çocuğu olmayan Rahel’in oğullarıdır. Tevrat’a göre Yakup Yusuf’u diğer oğullarından daha fazla severdi. Çünkü onu yaşlılığında edinmiştir. Diğer çocuklar bunu bildikleri için ondan nefret ederlerdi.

Tevrat, bu ayrıcalıklı muamele yanında, Mısır’da efendisi Potifar’ın eşi tarafından taciz edilmesini anlatırken Yusuf’un bir başka özelliğine dikkat çeker: “Yusuf endamı güzel ve görünüşte güzeldi.” Hem güvenilir hem de yakışıklı olması, ev hanımının ona yönelmesinde etkili olmuştur. Ama Tevrat da bu olayda Yusuf’un sonuna kadar (yani zindana atılmasına rağmen) efendisine ihanet etmediğini ve iffetli davrandığını nakleder. Yusuf, Mısır’da kıtlık günleri gelmeden önce evlenmiş ve iki çocuk sahibi olmuştur. Babası yanında ölmüşken, onu Mısır geleneklerine göre mumyalatarak gömmüştür. Kendisi de yüz on yaşında ölmüş ve o da mumyalanmıştır.

İslam kültüründe ve edebiyatında Hz. Yusuf, güzellik timsalidir. Bu benzetme münasebetiyle Yusuf kıssasının çeşitli motiflerine telmih yapılır. Sevgili; Yusuf-ı hüsn, Yûsuf-ı cemâl şeklinde anlatılır. Güzelliği ile sevgili çoğu zaman ona benzetilir. Ay ile Güneş’in ona secde etmesi, kuyuya atılması, Züleyhâ ile olan maceraları, zindana atılması, Hz. Yakup’tan ayrı düşmesi gibi birçok özelliği ile beyitlerde ele alınmıştır. Kur’ân-ı Kerim’in en güzel kıssası olup, “Ahsenü’l-Kasas” olarakvasıflandırılan Yusuf kıssası, Arap, İran ve Türk şairlerince farklı anlatımtarzlarıyla, mesnevi formunda yüzyıllarca yazılmış, geniş kitlelerce okunmuş ve dinlenmiştir.Önce İran şairleri Firdevsî (öl. 1020) ve Câmî (öl. 1492) tarafından mesnevî şeklinde işlenen konu, Türk şairlerine de ilham kaynağı olmuş, 13. yüzyıldan başlayarak yaklaşık altı yüzyıllık uzun bir sürede, şairlerimizce ele alınıp “Yûsuf u Züleyhâ” türünün eşsiz eserleri meydana getirilmiştir. Türk edebiyatında manzum ve mensur çok sayıda Yûsuf u Züleyhâ mesnevisi yazılmıştır. Bir tespite göre, Türk edebiyatında yüze yakın Yûsufu Züleyhâ mesnevisi vardır.

Müslüman edebiyatçıların başka kıssalara değil de Yusuf kıssasına yönelmeleri, hem edebi güzelliği hem de içerdiği etkili ve dikkat çekici içeriğinden dolayıdır. Kur’an’ın “en güzel kıssa” dediği bu öykü onları da etkilemiş, yüzyıllarca anlatıla ve tekrarlanagelmiştir. Bugün Yusuf’un hikâyesini İslam dünyasında bilmeyen ve duymayan bir insan yoktur demek abartılı bir şey olmayacaktır. 

KUR’AN’DA PEYGAMBER İSİMLERİYLE ANILAN DİĞER SURELERDEN FARKLI OLARAK BU SURE BAŞTAN SONA KADAR TEK BİR KONUYU İÇEREN HOMOJEN BİR ANLATIYA SAHİPTİR.

ADETA, NEFES ALMAKSIZIN OKUNMASI İÇİN BAŞINDAN SONUNA ARA VERMEKSİZİN BİR KEREDE SUNULMAKTADIR.

KISSA, ASLINDA GELENEKSEL, POLİGAMİK GENİŞ AİLENİN SORUNLARINDAN BİRİNE İŞARET ETMEKTEDİR.

GÜZEL BİR SABIR ÖRNEĞİ (SABRUN CEMİL) SERGİLEMEK. BU TUTUM, PEYGAMBERÎ BİR TUTUMDUR VE HER İNSANIN KOLAYLIKLA GÖSTEREBİLECEĞİ BİR TAVIR DEĞİLDİR.

YUSUF, MARAZİ BİR AŞKIN VE DEDİKODULARIN MALZEMESİ OLUNCA, SOLUĞU İÇERDE ALMIŞTIR. O, ADETA İKİNCİ KEZ KUYUYA ATILMIŞTIR.

RÜYA TABİR İLMİ, HEM BABASI YAKUP PEYGAMBERE HEM DE OĞLU YUSUF’A VERİLMİŞ BİR HİKMETTİR.

YUSUF KISSASI, ARAP, İRAN VE TÜRK ŞAİRLERİNCE FARKLI ANLATIM TARZLARIYLA, MESNEVİ FORMUNDA YÜZYILLARCA YAZILMIŞ, GENİŞ KİTLELERCE OKUNMUŞ VE DİNLENMİŞTİR.