Kur’an’ın 10. sûresi olan Yûnus Sûresi, ismini 98. âyetten alır. 109 âyetten oluşmaktadır. Sûreye bu isim sembolik olarak verilmiştir. Çünkü sûrede Yûnus (as) ve kavmi sadece tek bir âyette yer almaktadır. Kur’an’da Hz. Yûnus (as) kıssası dört yerde geçmektedir. Yûnus 98, Enbiyâ 87-88, Sâffât 139-148, Kalem 48-50. Yine Peygamberimize (s) nüzûl sırasına göre Kur’an’da ilk örnek gösterilen peygamber, Kalem Sûresi’nde Yûnus peygamberdir. Kur’an, Yûnus (as) kavmi ile ilgili detaylı bilgi vermez. Sadece onlara adaletle hükmedildiğine değinilir. Ancak dikkatimizi Yûnus’un (as) peygamberlik vazifesine karşı gösterdiği tavrı ele alarak rehberliğin önemine vurgu yapar. Yûnus kavmi Kur’an’da anlatılan kıssalar arasında orijinal bir yere sahiptir. Yûnus peygamberin görev yerini terk etmesi ve bu sebeple azabı hak etmelerine rağmen tövbe etmeleri ve tövbelerinin kabulü ile Müslüman olmaları bu kavmi özel kılmıştır. Başında peygamber olmayan bir kavmin azabı hak etmiş olsa da azap edilmemesi insanlık için Allah’ın adaletini ve merhametini gösteren en güzel örnektir. Ayrıca, görevi terk eden bir peygamber de olsa muhakkak hesaba çekileceği ve tövbe etmesi karşılığında mükâfatlandırılacağı anlatılır. Bu istisnasız her insanın Allah’ın koyduğu ilkelere bağlı kalması gerektiğini öğretir. Çünkü Allah da kendisi için ilkeler koymuş ve koyduğu ilkelerden asla taviz vermemiştir. Allah kendisine rahmeti ilke edinmiştir. Ve rahmeti kulları üzerinden asla esirgememiştir. Allah bir topluma vahiy ve uyarıcı göndermeden onları asla helak etmez. Yani peygamberleri tarafından terk edilen bir kavmi helakı hak etseler de helak etmez.

Yûnus peygamber (M.Ö. 860-784) Asurlular’ın başkenti olan Ninova’ya gönderilmiştir. Ninova çok gelişmiş ve halkı zengin olan bir şehirdir. Yûnus (as) böyle bir şehre peygamber gönderilmiş olması görevinin ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Aslında Mekke de Ninova kadar zordur. Çünkü Ninova çok daha gelişmiş bir ortama sahiptir. Ancak gelişmişliğin en temel zaafı bencillik ve kendi kendine yettiğini sanma (Alak 96/7) rahatsızlığıdır.

Bugün de onca gelişmişliğimize rağmen bu rahatsızlığın tezahürleri ile yaşamaktayız. Yapmamız gereken benliğimizden kurtulup etrafımıza bakarak neye ne kadar sahibiz, ne kadar kontrolümüzde sık sık bunu mütâlaa etmeliyiz. Eğer bunu yapabiliyorsak, kul olarak olmamız gereken yerdeyiz demektir. Sorunumuz sahip olmak, kontrol etmek değil, kendimize Allah’tan bağımsız alan açma cüretinde bulunmaktır. Sûrenin indiği dönem boykot yılları sonrasına tekabül eden nübüvvetin 10. yılıdır. Sûrenin bir bütün olarak aynı dönemde indiği sûrenin içeriğinden anlaşılmaktadır. Bu dönem Mekke’nin en zorlu yıllarıdır. Müşriklerin vahye ve nübüvvete bütün şiddetiyle ve zalimce yöntemlerle saldırdıkları dönemdir. Mekke, o günün dünya standartlarına göre gelişmiş, medenî ve ayrıca kendi ölçülerine göre dindar bir toplumdur. Fakat içlerinde büyük iş adamları, sanatkârlar, şairler olmasına rağmen zihinsel olarak ilkel kalmış bir toplum olduğunu, vahye gösterdikleri gayrimedenî tavır ve davranışlarında görmekteyiz. Bu tavır hangi dönemde olursa olsun ilkel bir davranış olarak isimlendirilmeye mahkûm olur. Sûrenin ana konusu tevhittir. Ve sûre iki kanatlı bir sûredir. Bir kanadı şirk, vahiy ve nübüvvete dikkat çekerek, Allah’ın varlık ve insanlık üzerindeki tasarrufunu çok yoğun bir şekilde işler. “Ey Peygamber! De ki: ‘Göğün ve yerin ürünleriyle sizi rızıklandıran kimdir? Peki, işitme ve görme duyularınız üzerinde kim mutlak söz sahibidir? Dahası kimdir ölüden diriyi çıkaran? Ve diriden ölüyü çıkaran kim? Ya bir düzen içerisinde her türlü işi kim idare ediyor?’ Onlar ‘Allah’ diyeceklerdir. O hâlde sen de (onlara) de ki: ‘Hâlâ sorumsuzca davranmayı sürdürecek misiniz?’ Hâlbuki işte bu Allah’tır, sizin gerçek ve tek Rabbiniz! Şimdi söyler misiniz hakikati çıkarsanız, geriye sapıklıktan başka ne kalır? Buna rağmen nasıl oluyor da (hakikate) böylesine mesafeli durabiliyorsunuz?” (Yûnus 10/31-32). Sûrenin diğer kanadı hayatın ahiretle bağlantısına dikkat çekerek, insanın eylemleri üzerindeki tasarrufunu işler. İnsan tek bir tasarruf hakkına sahiptir. O da eylemleridir. Kur’an insanın bu noktada özen göstermesini ister. Çünkü bu toplumsal nizam açısından oldukça önemlidir. Sûre huruf-ı mukatta’a ile başlamaktadır. “Elif Lâm Râ. İşte bunlar her hükmünde tam isabet kaydeden ilahî kelamın âyetleridir” (Yûnus 10/1). Başında mukatta’a harfleri bulunan sûreler vahye atıf ile başlamaktadır. Vahye atıf ile başlayan sûre ilk altı âyetle nübüvveti ve insan da dâhil tüm varlığı özetlemektedir. Bu özetle, varlıkta “her ne okuyorsanız var edenin bilgisini okuyorsunuz” mesajını vermektedir. Daha da önemlisi, tüm varlık ve insanlığa rehberlik yaptığını satır aralarında belirtilmektedir. İnsanları uyarması için gönderilen peygamber (2) hâlâ öğüt almayacak mısınız? (3), Allah’ı bilmek isteyen bir toplum için varlık âyetlerini ayrıntılı olarak açıklıyor (5). Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şey sorumluluk bilinci taşıyan bir toplum için hakikate yapılmış birer atıftır (6). Sûre 71. âyete kadar yakın bir Allah tasavvurunu işler. İşiten, izleyen, gören, seven, sevmeyen, cezalandıran, mükâfatlandıran ve tehdit eden bir Allah inancı inşa edilmektedir. Müşrikler tehdit içeren bu âyetlere rağmen hiçbir tedbir alma gereği duymamaktadırlar. Çünkü kendi inanç sistemlerinden oldukça emindirler. Oysa müşrik zihni, Kur’an’ın oluşturmak istediği Allah algısına oldukça uzak, çünkü Allah’a olan inançlarındaki referansları putlardır. Putlar yakın değil uzak bir Allah inancını temsil etmektedir. Yani müşrikler için La ilahe demeden illallah demek mümkün görünmemektedir. Uzak bir Allah inancı her çağın problemi olduğu için, bu konu Mekke’ye bırakılmayacak kadar önem arz etmektedir.

Sûrede bazı âyetler özellikle bu konuya değinmektedir: 17-18, 28-30, 34-39, 66-70. “Rasûlüm! De ki: ‘Allah’a ortak koştuklarınız arasında, (birini yokken) ilk defa yaratacak, arkasından onu (ölümünden sonra hayata) yeniden döndürecek biri var mı?’ De ki: Allah ilk defa yaratıp (ölümden sonra) onu yeniden (hayata) döndürür. O halde gerçek buyken nasıl oluyor da böylesine savruluyorsunuz?” (Yûnus 10/34).

Sûre soyut konuları somut bir dille anlatarak muhatabının aklını inşa etmektedir. Bu yönüyle sûre oldukça interaktiftir. Sûrede peygamberin, inananların, inkârcıların dilleri kullanılarak anlatımlar canlandırılır. Örneğin müminlerin cennetteki sevinci anlatılır. Orada onların duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir.” (Yûnus 10/10). Sûrenin 71. âyetinden sonra kıssalar örnek verilir. Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. Yûnus ve Peygamberimizin kıssaları işlenir. Ve bu anlatımlarda iki temele vurgu yapılır. Rehberlik ve mücadele. Peygamberlik görevi rehberliğe dayanmaktadır. Bu rehberliği sürdürülebilir kılan ise bu davada mücadele etmektir. Bu noktada Kur’an, kendi tarih bilgisini kendisi oluşturmuştur. Ve genelde peygamberlerin her türlü mücadelelerine yer vermiştir. Bu seçilen örnekler Peygamberimize ve O’nun takipçilerine rehberlik yapması amaçlanmıştır. Örneğin bu sûrede Firavun’a karşı Hz. Musa’nın mücadelesine katılan kavmine, Rabbimiz “şehirlerde bazı evleri karargâh, kendi evlerinizi ise namaz kılınacak yerler yapın” (87) diyerek stratejik bir yöntem önermektedir. Bu Firavun’un yönettiği bir yerde çıkış yoludur. Ancak Firavun’un zulmünü yönetebilen bu kavim kendi içlerindeki ihtilafları yönetemeyerek bozguna uğradılar. Onları bozguna uğratan Firavun değil kendi ihtilafları olmuştu. Tüm bu ve buna benzer örnekler, Kur’an’ın muhataplarını doğruya götürme yolunda rehberlik yapmaktadır. Ve son âyetlerde Peygamberimize vahiy ve nübüvvet konusunda şüpheye düşmemesi, bu konuda peygamberliğin getirdiği misyonu hakkı ile yerine getirmesi emredilir (94-109).

“Ey Peygamber! De ki: Ey insanlık ailesi! İşte size Rabbinizden hakikatin ta kendisi gelmiştir! Artık kim doğru yolu tercih ederse, hiç şüphesiz bu tercihi kendisi için yapmış olacaktır; kim de (yoldan) saparsa, hiç şüphesiz onun sapma tercihi kendi aleyhine olacaktır. Ama sizin tercihinizden dolayı sorumlu tutulan asla ben olmayacağım!” (Yûnus, 10/108). Cahiliye Mekke’de mi kaldı? Mekke’de ise bize ne kaldı?

Yasemin İSLÂMOĞLU