Yunus: “Balık” Simgesi

Hem “balık” hem de “güvercin” benzetmesi, hz. Yunus’un ve belki de onun şahsında tüm insanlığın ortak bazı özelliklerine işaret eder.

Tarih : Mart 07, 2016
Sayı : Kasım-Aralık 2013
Konu : İrfan
Yazar :Kadir CANATAN

Kuran’ın onuncu sûresi, Yunus peygamberin ismini taşımaktadır. Kronolojik olmayan mevcut tertibe göre bu sure, peygamber ismiyle anılan ilk suredir. Bunun ardından gelen iki sure de (Hud ve Yusuf) peygamber isimleriyle adlandırılmıştır. Bu Kur’an üslubunda rastlanan yaygın bir durumdur. Yunus, Hud ve Yusuf peygamberlerden sonra Kuran’da daha üç peygamber ismiyle (İbrahim, Muhammed, Nuh) sure bulunmaktadır. Kur’an’da adı geçen toplam 24 peygamberden sadece bu altısının isimlerinin surelerin başlığı olmasının özel bir anlamı olup olmadığı bilinmemektedir. Ancak şu bir gerçektir ki, ister surenin ismi olarak geçsin isterse surelerin içinde geçsin pek çok peygamberin hikâyesinin Kuran’da anlatıldığı ve bunun özel bir anlamının olduğu kesindir.

Peygamber öyküleri (ya da kıssaları), Kur’an’ın önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu kıssalar yoluyla, hem geçmişte yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin hikâyesi anlatılmaktadır, hem de onlar aracılığıyla sonraki Müslümanlara birçok dersler verilmektedir. Bu hikâyeler salt tarihsel bilgi vermek amacıyla anlatılmadığı gibi, insanları eğlendirmek üzere anlatılan masal türünden şeyler de değildir. Günümüzde –maalesef- bazı Müslüman aydınlar, kıssaları bir tarih nosyonu çerçevesinde algılama gibi bir yolu tutmuşken, halk da genellikle bu hikâyeleri masal olarak dinlemekte ve öyle algılamaktadır. Oysa kıssa, tarih ve masallardan farklı bir anlatım tarzıdır.

 Kıssa, tarih ve mitoloji; üç farklı anlatım biçimidir. Bu üç anlatım türünün ortak özelliği, geçmiş hakkında konuşmalarıdır. İnsanlığın geçmişi, ortak temel olmakla birlikte, bu türlerin her biri geçmişi belirli bir şekilde hikâye eder. İşte, geçmişi yansıtma ve aktarma biçimlerinin farklılıkları bu üç türün ortaya çıkmalarının ve varoluş gerekçelerinin ana nedeni olmuştur. Tarih, sosyal bilimlerin en eski dallarından biri olmakla birlikte, bugün bildiğimiz anlamda “bilim” haline gelmesi oldukça yeni bir gelişmedir. Müslüman dünyada tarihçilik, 14. yüzyılda yaşayan İbn Haldun sayesinde daha erken bir dönemde bilimsel kimliğine kavuşmuştur. İbn Haldun, tarih biliminin sorunlarıyla uğraşırken, olayların aktarılmasında sık sık karşılaşılan temel yanılgıları saptamış ve daha da önemlisi, tarihsel haberlerin açıklığa kavuşturulmasında kendine özgü, orjinal ve yeni bir yöntem ortaya atmıştır. Ona göre sosyoloji (kendi ifadesiyle ilmu’l- umran) tarihsel haberlerin ayıklanmasında bir yöntem olarak kullanılabilir/kullanılmalıdır.

Tarih bilimini, diğer anlatım türlerinden ayırt eden en önemli nokta, tarihçinin olayları zaman ve mekân bildirerek vermesidir. Olayların ne zaman, nerede ve nasıl olduğu şeklindeki sorular, tarihçinin kendisine sorduğu başlıca sorulardır. Bu soruları cevaplandırırken farklı ve geçerli kaynakları konuşturur. Bu kaynaklar arasındaki çelişkileri uyumlu bir şekilde yorumlamaya çalışır. Üstelik elde edilen yeni belgeler çerçevesinde tarihçi bilgilerini sürekli bir biçimde düzeltmek ve uyarlamak zorundadır. Başka bir deyişle tarihî bilgi, nesnelliği zaman içinde elde edilen bir bilgi türüdür. Yeni belgeler ve bulgular, her an tarih hakkında bildiğimiz bazı şeyleri değiştirebilir. Bu anlamında tarihçinin dogmatik olmak gibi bir lüksü yoktur.

Mitoloji, bir halkın, dinin ya da sosyal grubun efsanelerini/mitlerini sistematik olarak inceleyen bir bilim dalıdır. Mit (ya da efsane), Yunanca da “aktarılan söz” ya da “söylence” demektir. Mitler, genel olarak bir kuşaktan diğerine aktarılan hikâyelerdir. Bu hikâyeler, tarihten farklı olarak belirli bir zaman ve mekâna sığdırılmaz. Her halkın kendine özgü efsaneleri olmakla birlikte, bir anlatım türü olarak efsaneler birbirine çok benzerler. Tüm efsanelerde ortak olan özellik, söz konusu olaylarda göze çarpan olağanüstülüktür. Aşkın ve doğaüstü bir güç olayların akışına etkide bulunur. Doğal olayların açıklanması, içerden değil dışarıdandır. Çoğu zaman Tanrı(lar) şeklinde kişileştirilen güç(ler), olayların asıl sebebi olarak gösterilir(ler).

Tarihsel olaylar hakkında tarih bilimi ne kadar nesnel ve somut olmak isterse, mitolojik anlatılar o kadar tarihten kopuk, öznel/uçuk ve soyut kalırlar. Tarih, belge ve bulgulara dayanır, oysa söylenceler sözlü bir kültür olarak kuşaktan kuşağa aktarılırlar. Söylencelerin teminatı, bizzat halktır; yani “kolektif bellek”tir. Tarih bilimi, olayları bireysel tarihçilerin çalışmalarıyla aydınlığa kavuşturmak isterken, efsaneler toplumsal kültürün bir parçası olarak yeni kuşaklara aktarılırlar ve böylece yeniden üretilirler.

Kıssalar, tarihte yaşanmış kişisel ve toplumsal deneyimleri yansıtan bir anlatı türü olmakla birlikte, tarihçilerde gözlendiği üzere kendini belirli bir zaman ve mekânla bağlamaz. Kıssalar, nerede ve ne zaman yaşandığı noktasında zamana ve mekâna değil, daha çok vermek istediği mesajı öne çıkaran ve ona vurgu yapan bir anlatım türüdür. Bu anlamda deneyimsel temeli tarihi realiteye dayanmakla birlikte, belgelendirilmesi ve tarihsel bağlamına yerleştirilmesi onun birincil mevzu değildir.

Kıssanın, tarih ve efsaneyle açık farkına rağmen o, bazen efsaneye bazen de tarihe benzetilmiştir. Bu benzetmenin her zaman bilgi eksikliğinden kaynaklandığını söylemek doğru değildir. Bir şeyin statüsünü ve itibarını düşürmek isteyenler, onu “efsane” (masal) olarak etiketlemek ve dolayısıyla efsaneleştirme yolunu seçmişlerdir. Hem geçmişte hem de günümüzde alternatif söylemleri kısmak isteyenlerin temel iddiası ve sloganı şu olmuştur: “Bunlar geçmişlerin efsaneleridir/masallarıdır.” (Kalem, 68:15). Bu slogan, bir ideolojik söylemi yansıtır. Bu söylemi dillendirenler, amaçları tarihî gerçekleri bilmek olmadığı gibi yeni anlatıların vermek istediği mesajı da algılamak değildir. Bilakis onlar alternatif söylemlere karşı kulakları sağır kimselerdir. Onların kulakları vardır, ama işitmezler; onların gözleri vardır, ama görmezler. Onlar, yeni mesajı örtmek ve gizlemek isteyen, duyarsız ve çıkarlarından başka bir şeyi düşünmeyen insanlardır.

Yusuf Sûresi, Mekkî bir sure olup burada Yunus peygamberle ilgili olarak geçen bir ayetten (98. ayet) dolayı bu ismi almıştır. Bu sure, muhtemelen Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden ancak bir yıl kadar öncesine giden bir dönem içinde vahyolunmuştur. Bu mekân ve zaman bağlamları içinde Yunus peygamberin hikâyesinin anlamlandırılması gerekir. Sûre, genel olarak risalete çağrı, ihtar ve uyarılarla doludur. Tevhid ve ahiret konuları en fazla değinilen konular arasında yer almaktadır. Bu bağlamda Hz. Nuh ve Hz. Musa’nın kıssaları anlatıldıktan sonra, Hz. Yunus’un hikâyesine sadece değinilerek geçilir: “Yunus’un kavminden başka, ne yazık ki, iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı çıkmamıştır! (Yunus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.” (10:98). Sûre bir uyarıyla bitmektedir: “Ey peygamber, sana vahyolunana uymaya devam et ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” (10:109).

Yunus peygamberin hikâyesini anlamlandırabilmek için sadece bu tarihsel ve toplumsal arka plana bakmak yeterli değildir. Aynı zamanda burada değinilerek geçilen hikâyenin başka surelerde anlatılan bölümlerine de bakmak ve olayı bir bütünlük içinde görmek gerekir. Hz. Yunus’un hikâyesinin diğer bölümleri, Enbiya (87-88) ve Saffat (139-148) Sûreleri içinde anlatılmıştır. Bu surelerin de Mekkî olduğu dikkate alınırsa, daha önce de Mekke halkı Hz. Yunus’un hikâyesini duymuş olup ondan haberdardır. Dolayısıyla Yunus Sûresi’nde bir ayetle geçiştirilmiş gibi gözüküyorsa da olay hakkında insanlar yeterince bilgi sahibidir.

Yunus peygamber, diğerlerinden farklı özellikleri olan bir peygamberdir. İlk olarak o, her ne kadar bir İsrail peygamberi olsa da Asurlulara yol göstermek üzere Irak’a gönderilmiştir. Demek ki Yunus’un kavmi Asurlulardan oluşan bir topluluktu. O zamanlar (M.Ö. 860-784) Asurluların başkenti, çok eski ve ünlü bir kent olan Ninova idi. Burası şimdiki Musul kentine tekabül etmekte olup, bu yörenin tepelerinden biri hala “Yunus Nebi” olarak bilinmektedir.

İkinci olarak, Yunus Sûresi’nin 98. ayetinde de belirtildiği gibi, Yunus kavminin örneği istisnai bir model oluşturmaktadır. Kendinden önceki ve sonraki peygamberlere, gönderildikleri toplumlar muhalefet ettikleri halde Yunus’un kavmi ona fazla bir direniş göstermeden iman etmişlerdir. Ayetin ifadesiyle “Yunus’un kavminden başka, ne yazık ki, iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı çıkmamıştır!”

Bu noktada, Yunus peygamber örneğinin neden Mekke’de kavga ve gerilimlerin doruk noktada olduğu bir dönemde hikâye edildiği açıklığa kavuşmaktadır. Aslına bakılırsa, Yunus Sûresi’nde önce Nuh ve Musa peygamberlere olumsuz tepki veren toplumlar bir model, Yunus’a olumu tepki veren toplum ise bir başka örnek olarak verilmekte ve adeta şöyle söylenmektedir: Ey Mekke halkı! Nuh ve Musa peygamberlerin geldiği toplumlar gibi mi, yoksa Yunus’un toplumu gibi mi olmak istersiniz? Tarihte olumsuz örneklerle birlikte, istisna olsa da bir olumlu örnek de bulunmaktadır. Bu da size hikâyesi anlatılmış olan Yunus’un kavmidir. O toplum, imanının bereketini ve yararını görmüş bir toplumdu. Gelin siz de onlar gibi olun!”.

Fakat Yunus Sûresi’nde geçen ilgili ayetin devamına bakılır ve bu hikâye kitabi bağlamında yeniden değerlendirilirse, olayın bir başka yüzü olduğu da anlaşılmaktadır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mümin olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir. De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza.” Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz.” (10:99-101). Bu ayetlerde Hz. Muhammed’e bir uyarı bulunmaktadır. Anlaşılan ve bilinen o ki, Hz. Muhammed kendi toplumunun muhalefeti karşısında çok üzülüyor ve onları başkalarına gelecek bir felaketten kurtarmak üzere adeta zorluyordu. İşte, bu üzüntü ve zorlamalar karşısında Allah ona hidayet ve imanın nasıl bir şey olduğunu izah ediyor. Eğer Allah isteseydi herkes Müslüman olurdu. Fakat mesele bu değildir. Mesele her insanın özgürce seçimlerle Müslüman olması ya da olmamasıdır. Bu bir sınanmadır ve sınanmayı –yani özgür ortam içinde seçimi- ortadan kaldıracak davranışlar istenen bir şey değildir.

Söz konusu ayetlerde aklını güzelce kullananların sadece kitabî ayetlere değil, göklerde ve yerlerde bulunan kevnî ayetlere de bakması istenmektedir. Kur’an, sadece Kitapta yer alan cümleleri ayet olarak nitelemez, aynı zamanda yeryüzü ve gökyüzündeki olguları da ayet olarak niteler. Bu bakımdan insanların hem peygamberlerin getirdiği hakikatlere hem de bilim adamlarının gösterdiği hakikatlere bakması ve bunlara göre bir seçim yapması gerekmektedir. İslami dünya görüşü açısından evrende her şey bir ayet ve göstergedir. Her gösterge, kendinden başka bir şeyi gösterir. Bu anlamda olgular “gösteren”, Allah ise “gösterilen”dir. Fakat göstergebilimsel bir okumadan yoksun olan ya da pozitivist bir bakış açısına alışmış olan insanlar, göstergeleri kendilerinden ibaret varlıklar (kendinden şey) olarak telakki etmekte ve aşkın gerçeği algılayamamaktadır. Bu anlamda Kur’an, bize sadece aşkın dünya ve onun hakikatlerini değil, bu dünyanın bir tezahürü olan evrene ve eşyaya da belirli bir tarzda bakmayı öğretmektedir.

Kur’an ve İslam kültüründe Hz. Yunus, en fazla “Zün-nun” olarak bilinmektedir. Bu kelimenin sözlük anlamı “Balık sahibi” demektir. Yunus’a bu ad verilmiştir ve bu nedenle biz de onu bu isimle simgeleştirdik. Pekiyi Hz. Yunus neden bu ismi almıştır? Ve bu isim bize ne anlatmaktadır?

Hz. Yunus’un “Balık sahibi” olarak geçtiği yer, Kur’an’da Enbiya Sûresi’nin şu ayetleridir: “Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti. Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız” (21:87-88). Zünnûn, balık sahibi demektir. Burada Hz. Yûnus’u ifade etmektedir. Tefsir kaynaklarına göre Yûnus, peygamber olarak gönderildiği kavminin yola gelmemesi üzerine Allah Teâlâ’nın henüz bir izni olmadan kavmini bırakarak ayrılıp gitti ve bir gemiye bindi. Geminin yürümemesi veya batma tehlikesi geçirmesi gibi bir nedenle yolculardan birisinin denize atılması gerekti. Kur’a çektiler, kur’adan Yûnus’a çıktı ve denize atıldı. Denizde kendisini bir balık yuttu. Bir süre balığın karnında Allah’a dua eden Yûnus’u balık sahile attı.

Hz. Yunus’un hikâyesi, Saffat Sûresi’nde biraz daha genişçe şöyle anlatılmaktadır: “Şüphesiz Yunus da peygamberlerdendi. Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti. Gemidekilerle kur’a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu. Böylece, Yunus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu. Eğer o, Allah’ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı. Derken biz onu hasta bir hâlde sahile attık. Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik. Biz onu yüz bin yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik. Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” (37:139-148).

Sünnî tefsir kaynakları Hz. Yunus’un hikâyesini farklı bir yoruma tabi tutmaksızın olduğu gibi verme yolunu seçimlerdir. Buna göre Hz. Yunus'un -balık sahibi- diye adlandırılması, balık tarafından yutulup sonra dışarı atılmış olmasındandır. Hikâye şöyledir: Hz. Yunus Allah tarafından bir şehre peygamber olarak gönderilir. Halkı Allah'a çağırır. Halk bu çağrıya olumsuz tepki gösterir. Karşı çıkar. Bunun üzerine Hz. Yunus'un canı sıkılır öfkelenerek onları terk eder. Onları davet ederken karşı karşıya kaldığı zorluklara sabretmez. Ve yüce Allah'ın yeryüzünü ona dar etmeyeceğini sanır. Yeryüzü geniştir, şehirleri çoktur. Yeryüzünde birçok millet yaşamaktadır. Bunlar davete olumsuz tepki gösterip karşı çıkıyorlarsa, yüce Allah onu bir diğer topluma gönderecektir diye düşünür. Hz. Yunus'u kabaran öfkesi, boğulacak gibi artan can sıkıntısı, bir deniz kıyısına sürüklemişti. Orada demirlenmiş bir gemi bulur ve biner gemiye. Az sonra yükünün ağırlığından dolayı gemi batacak gibi olur. Bunun üzerine geminin tayfaları "diğer yolcuların boğulmaktan kurtulmaları için içlerinden birini denize atmaktan başka seçenek yoktur" derler. Kura çekerler, kura Hz. Yunus'a çıkar. Tutup atarlar veya kendisi atlar. Bu sırada bir balık tarafından yutulur. Böylece sıkıntısı kat kat artar, dayanılmaz bir sıkıntıya düşer. Karanlıklar içindeyken, balığın karnındayken, denizin ve gecenin karanlıkları içindeyken, "Senden başka ilah yoktur, sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, ben gerçekten bir zalim oldum" diye Rabb'ine seslenmişti. Yüce Allah hemen duasına karşılık vermiş, içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtarmıştır. Balık onu denizin kıyısına atmış ve bu şekilde tekrar görevinin başına dönmüş ve bu kez görevini başarıyla yapmıştır.

Yunus’un hikayesi bazı Batıni tefsirlerde ve özellikle de tasavvufi kaynaklarda tümüyle mecazi ve sembolik bir şekilde yorumlanmış ve bu yorum sayesinde, “balık”, “deniz” ve “gemi” gibi kavramlar bambaşka anlamlar yüklenmişlerdir. İbn Arabi, “Fusûsü’l-Hikem” adlı eserinde Hz. Yunus’u “nefsiyye” kelimesiyle simgeleştirmiştir. Ona göre bu hikayede esas anlatılmak istenen, insanın tabiatı ve varlık dünyasındaki mertebesidir. Allah, beşeri nefisleri ruh, cisim ve nefis olarak kendi sureti üzerine yaratmıştır. Kur’an’da Yunus’un “balık sahibi” olarak nitelenmesinin hikmeti, Yunus’un beden/cisim karanlıklarında –Kur’an’da bunun sembolü “balık”tır- Rabbine yalvaran insanın nefs-ı natıka olmasıdır. Bedenin balık olarak ifade edilmesinin sebebi, ondaki hayat özelliğinin zayıflığıdır; çünkü beden ruh karşısında geçici ve ölümlü bir niteliğe sahiptir. Halbuki insanlardaki ruh ebedi olarak sabittir. Beden çözüldükten sonra o varlığını devam ettirir. Nefis, kendi bedenine gark olmuştur. Bedenle sınırlanan nefis, dünyaya ait bir unsurun içinde, yani karanlıkta yaşamaktadır. Ayetlerde geçen “gemi”, insanların yaşadığı “dünya”ya tekabül etmektedir. Hz. Yunus, kendi halkı tarafından sıkboğaz edilince kendine dönmüş ve bir kriz hali yaşamıştır. Nefsiyle kendi bedeninin karanlıklarında dolaşırken “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etmiş ve Allah da onun duasını kabul ederek onu içine düştüğü kederden kurtarmıştır.

Hz. Yunus’un hikâyesinin bu sembolik anlatımı bazı çağdaş yazarlarda da etkisini göstermektedir. Buna göre Yunus’un tebliğ görevinden kaçması onda bir bunalım yaratmıştır. Bu bunalımlı haldeki Yunus, Kur’an’da herkesin anlayabileceği bir şekilde somut şahıs ve olayların akışı içinde anlatılmış olmakla birlikte, aslında fırtınaya kapılmış bir gemiye benzetilmiştir. Geminin batması, denizin içine düşmesi ve balığın karnında geçirdiği hayat, bu derin bunalımın aşamalarını ifade etmektedir. Denizin onu “kıyıya vurmasıyla” o bu krizden güçlenmiş bir şekilde çıkmış ve görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Balık ve balık karnında geçirilen hayatiyet, insan nefsinin kendi sınırlılıklarına ve kendisini tanımasıyla Rabbi’ne doğru yücelmesine doğru geçen sürece işaret etmektedir. “Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa, 4:28) ayetinde ifade edildiği üzere insan kendisinin zayıflığını –ki bu ayette balık sembolüyle anlatılmıştır- hissedince kudretli ve yüce bir Yaratıcı’ya teslim olmaktadır. Bu tecrübe, “Kendini bilen Rabbini bilir” hadisinde de özet olarak ifade edilmiştir.

Tevrat’taki “Yunus Kitabı”nda, Hz. Yunus’un hikâyesi daha geniş ve ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Kitabın merkezi teması, Yunus ile Tanrı arasındaki anlaşmazlıktır. Tanrı, Ninova'ya kıyametingeleceğini bildirmesi için Yunus'u çağırır, fakat Yunus buna direnip kaçmaya çalışır. Yunus, Yafa'ya gidip orada Tarşiş (Tarsus)'e gitmekte olan bir gemiye biner. Tanrı, denizde büyük bir fırtına çıkarır ve bunun üzerine Tanrı'yı memnun etmek için Yunus mürettebat tarafından denize atılır. Tanrı tarafından büyük bir deniz yaratığıyollanır ve bu yaratık Yunus'u yutar. Üç gün ve üç gece Yunus, yaratığın midesinde yaşar. Yunus, Tanrı'yı dinlemediği için tövbe edip Tanrı'nın merhametine şükreden bir dua okur. Tanrı'nın balıkla konuşması üzerine, balık Yunus'u kuru toprağa istifra eder. Hayatı kurtulan Yunus bu sefer Tanrı'yı dinler ve Ninovalılara Tanrı'nın mesajını iletir. Kıyametten korkan Ninovalılar tövbe edince Tanrı onları bağışlar. Bu duruma içerleyen Yunus öfkelenir ve Tanrı'nın merhametli olduğundan Ninovalıların bağışlanacağını önceden kestirdiğini ve bu nedenle kaçmaya çalıştığını dile getirir. Ardından Tanrı'ya kendisini öldürmesi için yalvaran Yunus'un talebi Tanrı tarafından, yaşadığı yerde bir keneotu koyup gölge yaratmasıyla reddedilir. Başlangıçta minnettar olan Yunus, bitki kurtlar tarafından yenince tekrar sinirlenir ve Tanrı'dan kendisini öldürmesi için yalvarır. Bunun üzerine Tanrı "Sen emek vermediğin, büyütmediğin bir keneotuna acıyorsun da, ben Ninova'ya, o koca kente acımayayım mı? O kentte sağını solundan ayırt edemeyen yüz yirmi bini aşkın insan, çok sayıda hayvan var" dedi.

Kitabın ilk bölümünde acımasız olan Tanrı ironik bir şekilde kitabın son yarısında merhametli olmuştur. Paralel bir ironi de, pasif olan Yunus'un 120.000 kişilik tüm Ninova nüfusunu Tanrı'ya döndürmesidir. Yunus'un hikâyesi, bir edilgen adam ile bir etkin Tanrı arasında geçen dramdır. İsminin anlamı "güvercin" olan Yunus, okuyucuya daha ilk bapta kendisini tanıştırır. İsim belirleyicidir. Çoğu peygamberin kahramansı isimleri bulunurken (ör: Yeşaya - "Tanrı'nın koruduğu") Yunus'un isminde pasiflik unsuru bulunur. Yunus'un edilgen karakterinin zıddı olan diğer ana karakter Yehova'dır. Tanrı'nın karakteri bütünüyle aktiftir. Yunus kaçarken Tanrı onu takip eder. Yunus düşerken, Tanrı onu kaldırır. Tanrı karakteri, hikâye ilerledikçe kendini hiciv yoluyla gösterir. Kitabın ilk kısmında Tanrı acımasız ve hiddetlidir; ikinci kısımda ise sevecen ve merhametli biri olarak gözükür. Kitaptaki diğer karakterler, birinci konudaki denizciler ve üçüncü konudaki Ninova halkıdır. Bu karakterler de Yunus'un pasifliğine tezattır. Yunus, tekne ambarında uyurken denizciler dua edip gemiyi kurtarmaya çalışıyordu. Yunus, kendini ilahi görevi yapmak için zorlanmış olarak bulurken, Ninovalılar aktif bir şekilde Tanrı'nın fikrinin değişmesi için dua ediyordu.

Yunus peygamberin Kur’an’daki anlatımı ile Tevrat’taki anlatımı çok farklıdır. İlkinde Tanrı, Yunus peygamberi Ninova halkına ilahi mesajı tebliğ etmek ve onları hidayete erdirmek amacıyla gönderirken, ikincisinde Kıyametin geleceğini bildirmektedir. Yine ilkinde Yunus, halkın olumsuz tepki vermesi nedeniyle görevinden kaçarken, ikincisinde halk dua etmeye ve durumu değiştirmeye yatkın olduğu halde Yunus, adının anlamına uygun olarak bir “güvercin” kesilmekte ve kötü haberi Ninova halkına bildirmekten kaçınmaktadır. Daha da önemlisi Tevrat, tüm bölümleriyle acımasız ve merhametsiz bir Tanrı imajı sergilerken, Kur’an hem genelde hem de özelde Yunus hikâyesinde tüm adalet, merhamet ve rahmetiyle insancıl bir Tanrı imajı ortaya koymaktadır.

Bütün bu farklılıklara rağmen, hem “balık” hem de “güvercin” benzetmesi, Hz. Yunus’un ve belki de onun şahsında tüm insanlığın ortak bazı özelliklerine işaret eder. İnsan zayıf yaratılmış olup kırılgan, ağır yükümlülük ve sorumluluklardan kaçınan, zorluktan ziyade kolaylığı tercih eden, sabırlı değil aceleci bir varlıktır. Yoksulluk, savaş ve felaketler kadar bunların haberlerini duyduğunda bile paniğe kapılıp kötümserliğe sürüklenmektedir. Allah, yarattığı varlığı iyi bildiği için ona zorluklar yüklemekten kaçındığı gibi, zorluklarla karşılaşması sonucunda yaptığı kötü eylemler karşısında merhametli ve insancıldır. Yine aynı nedenlerle o insanı sınanma sürecinde yalnız bırakmamış, ilahi rahmetinin bir gereği olarak peygamberlerle desteklemiş ve ona yol göstermiştir. Buna rağmen insan nankörlük ediyorsa, bu elbette onun hür iradesiyle yaptığı bir seçimdir ve herkes seçimleri dolayısıyla yargılanacaktır. 

HEM “BALIK” HEM DE “GÜVERCİN” BENZETMESİ, HZ. YUNUS’UN VE BELKİ DE ONUN ŞAHSINDA TÜM İNSANLIĞIN ORTAK BAZI ÖZELLİKLERİNE İŞARET EDER.

İNSAN ZAYIF YARATILMIŞ OLUP KIRILGAN, AĞIR YÜKÜMLÜLÜK VE SORUMLULUKLARDAN KAÇINAN, ZORLUKTAN ZİYADE KOLAYLIĞI TERCİH EDEN, SABIRLI DEĞİL ACELECİ BİR VARLIKTIR.

ALLAH İNSANI SINANMA SÜRECİNDE YALNIZ BIRAKMAMIŞ, İLAHİ RAHMETİNİN BİR GEREĞİ OLARAK ONU PEYGAMBERLERLE DESTEKLEMİŞ VE ONA YOL GÖSTERMİŞTİR.

İLAHİ KILAVUZLUĞA RAĞMEN İNSAN NANKÖRLÜK EDİYORSA, BU ELBETTE ONUN HÜR İRADESİYLE YAPTIĞI BİR SEÇİMDİR VE HERKES SEÇİMLERİ DOLAYISIYLA YARGILANACAKTIR. 

Como tomar Cialis Levitra efectos Kamagra 100 mg Viagra y Cialis Viagra Original Kamagra Oral Jelly Viagra Lida daidaihua Viagra Original Kamagra Fizzy Cialis Levitra Generico Sildenafil generico Levitra Original Cialis Gel 20 mg Propecia Generico Viagra Soft Levitra bucodispersable Perfect Slim Cialis Soft Levitra 20mg Perfect Slim Levitra Generico Levitra Soft Cialis Generico Levitra Soft Cialis precio Priligy Generico Xenical Generico
timberland canada nike huarache cinturones gucci timberland boots timberland canada timberland boots women timberland sko polos ralph lauren outlet ray ban aviator baratas new balance blancas mujer bolsos louis vuitton gafas de sol oakley baratas oakley frogskins baratas timberland boots timberland femme timberland montreal timberlands canada gafas oakley baratas
sildenafil preis Red Viagra kaufen Potenzmittel Original Testpakete Cialis Black kaufen Cialis kaufen Cialis 5mg tadalafil kaufen Kamagra Oral Jelly Levitra Original Red Viagra Viagra rezeptfrei Cialis Generika Kamagra kaufen Viagra kaufen Cialis rezeptfrei Levitra Professional kaufen Viagra Flavored kaufen Brand Viagra kaufen Viagra Super Active kaufen Cialis Original Cialis Super Active Viagra Original Viagra with Dapoxetine kaufen Viagra Fur Die Frau Kamagra Effervescent
Acheter Propecia Acheter Priligy Viagra Suisse Cialis Suisse Acheter Levitra Acheter Cialis 5mg Acheter Levitra Orodispersible