Vebal

Müslümanlar Yeryüzünün Vicdanı Olma İddialarının Hamaset Olmadığını İspatla Mükelleftirler.

Tarih : Mart 06, 2016
Sayı : Mayıs-Haziran 2013
Konu : Özeleştiri
Yazar :Yunus YAĞIZ

MÜSLÜMANLAR YERYÜZÜNÜN VİCDANI OLMA İDDİALARININ HAMASET OLMADIĞINI İSPATLA MÜKELLEFTİRLER.

(Bu yazı, “iman edip salih amel işleyenler müstesna” paranteziyle okunmalıdır).

Sizin klas bir duruşunuz vardı abicim. Yakışıklı ve dik bir duruşunuz.

Hani meydanlarda sabit yeriniz, sıkılmış hiperaktif yumruklarınız, bir davanız vardı sizin.

Bir ümmetiniz, adalet ve hikmetten mütevellit kitabınız, Hira’dan dönmüş olan peygamberiniz, lamınız ciminiz vardı sizin.

Ceketimi iliklemeden ismini anmaya hayâ ettiğim Ömer’iniz vardı sizin.

"Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu,

Gelir de adl-i ilâhi Ömer'den sorar onu!"diyen Ömer’iniz.

Yazanlarınız çizenleriniz, kalın kitaplarınız; siyasî, içtimâî, edebî dergileriniz, gazeteleriniz marşlarınız, ezgileriniz vardı. Ülkenizin Kürt sorunu, Kürtlerin varlık sorunu, sizin başörtüsü ve Filistin sorununuz vardı. Bir Kürt sorunuz yoktu sizin. Abi sizin niye bir Kürt sorunuz yoktu sahi? Biz bir ümmetiz, kardeşiz, ‘etle tırnak gibiyiz’ dediniz sorulduğunda. Ama dilleri azıcık uzadığında kesilen Kürt dillerine tırnak muamelesi yapıldı, siz sustunuz. Tırnak kesmenin âdâbını anlatan kitaplarınız da mı vardı sizin?

Ey örtüsüne bürünen” diye seslenmişti Rabbiniz size, hatırlayın. Rabbiniz sizden yeryüzündeki halifelerim diye bahsetmişti. İtiraz etmişti melekler; “yeryüzünde kan dökecek, bozgunculuk çıkaracak” birini atamasın diye. “Sizin bilmediğinizi Ben bilirim” demişti meleklerin ve sizin Rabbiniz. Babanıza secde etmişti melekler. Allah’ın bilmediği neyi biliyorsunuz siz? Bu suskunluğunuz niye? Yoksa Kitab’tan bir söz mü aldınız, nasıl hüküm veriyorsunuz?

‘Ben Türküm’ diyen Kürt’e, ‘en  iyi Kürt’ payesi verildi bu ülkede. Siz vardınız ve size rağmen verildi bu. Salyangoz sattılar sizin Müslüman mahallenizde. Söyleyin Allah aşkına! Peygamber hangi Farslıyı Arap diye çağırdı, hangi Habeşliyi Kureyşli yaptı. “Arap’ın Arap olmayana takva dışında bir üstünlüğü yoktur” manifestosunu hatırlayın Veda Haccı’ndan. “Zalimlere meyletmeyin!” uyarısını da.

“Zalimlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur.” (Hûd 11/113).

Kürt, Arap, Çerkez, Rum, Arnavut çocuklarına her sabah Türk olduklarına dair ant içirilip, varlıklarını, çocuklarınızın varlığına armağan etmesi hiç mi dokunmadı size. Dokunmalıydı. Oysa ‘bir vücudun azaları’ gibiydiniz Peygamber’in dilinde. Çocuklarınıza her sabah bir başka ırktan olduklarına dair ant içirildiğini bir düşünün. Dokunur muydu içinizde bir yerlere? Ben cevap vereyim, dokunurdu! Yumruklarınızı sıkıp sıkıp ‘namazla ve sabırla’ Allah’tan yardım diler ve bununla yetinmez her platformda hakkınızı arardınız.

Şuayb’ın namazı, halkına atalarının tapageldiklerine tapmamaları gerektiğini ve malları hususunda diledikleri tasarrufları yapamayacaklarını emrediyordu. “Allah var” diyordu Şuayb’ın namazı. Siz günde beş vakit namaz kılanlar! Beş vakit nerede olsanız da yüzünü Mescid-i Haram’a dönenler, tevhidin ve ümmetin sembolü olan Kâbe’ye dönük yaşayanlar, Rum Sûresi’nin 22. âyetini okuyan kıraatı güzel hocaları gözleri yaşararak dinleyenler, sizin namazınız lâl mı oldu, yoksa sağır mı kesildiniz siz hakka karşı?

Dilleri yasaklandı Kürtlerin. Şehirlerinin, köylerinin ismi değiştirildi bir bir. İnkâr edildi Allah’ın Kürt kullarının varlığı. Ötesi yok, bildiğin inkâr edildi. Kürtler âyettiler. Kürtlerden âyet olur mu demeyin. Firavun’dan bile âyet yaptı Rabbiniz. Bakın kitabınızın Yunus Sûresi’ne; açın 92. âyetini okuyun. Okuyun, zira:

“Kitaba iman edenler onu gereği gibi okuyanlardır.” (Bakara 2/121).

***

Yüzyıl sonra mesela, tarihi okuyan bir delikanlı bir bilene, “Üstad, peki o zamanlar İslâmcılar ne yapıyorlardı?” diye sorduğunda, bir bilen susacak önce, dudaklarında acı bir tebessüm, gözlerinde ihanete uğramış bir adamın dalgın ve düşünceli bakışıyla, “İman edip salih amel işleyenler müstesna, örtülerine bürünüp, başörtüsüne özgürlük marşları söylüyorlardı sadece.” diye cevap verecek!

Evet, böyle diyecekler. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki!

***

Günahı onlar işlediler, vebalini biz çekiyoruz, ötekileşen Kürtlerin vebalini.

Kürtler öteki değildi aslında. İslâm sancağının dalgalanmasında Türklerin iktidarları kadar Kürtlerin de ilim ve sadakatlerininpayı olmuştur. Ancak, “Bir kavme olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın.” ilâhi emrine uyan Müslüman Türkler, mevcut devletlerinin etnik siyaset uygulamalarına genel olarak mesafeli yaklaşmalarına rağmen, devletin izlediği Kürt siyasetine karşı varoluşlarının gereğini bihakkın yerine getirmediler.

Müslümanlar, şüphesiz ki kapalı mekânlarda, kendi dost toplantılarında her sorulduğunda Kürtlere yapılanların haksızlık olduğunu beyan ettiler. Ancak bu durumu, sorulması gereken bir hesap ve karşı durulması gereken bir zulüm olarak görmediler.

Bu konuda tek istisna Mustafa İslâmoğlu’nun ‘Kürt Sorununa İslami Çözüm’ başlıklı tebliğinden ötürü 2,5 yıl hapis cezası almasıdır. Mustafa İslâmoğlu’nun aldığı bu ceza her ne kadar kendisi, ailesi ve sevenleri açısından acı ve çilelerle dolu olmuşsa da Türkiye’de müslümanların, -Kürtlerin maruz kaldıkları zulümlere kör ve sağır kaldıkları suçlamalarına karşı- tabiri caizse numune-i imtisali ve medar-ı iftiharı olmuştur. İtiraf edip helallik almam gerekiyor mu bilmiyorum ama sık sık, “Allah’tan Mustafa Hoca bu sebepten cezaevine girdi, yoksa söyleyecek sözümüz, Kürtlerin yüzüne bakacak yüzümüz olmazdı.” dediğimi çok kez hatırlıyorum. Müslümanları, kendilerine uygulanan inkâr ve asimilasyon politikalarına duyarsızlıkla suçlayan öfkeli Kürtlere karşı Mustafa İslâmoğlu’nun almış olduğu ceza bizim can simidimiz olmuştu.

Neredeyse artık evimizin yolu gibi olan Beyazıt Meydanı’nda tek bir kez dahi, yakılan Kürt köyleri, binlerce faili meçhul cinayet ve sistemli asimilasyona karşı toplanmadık. Kabul ve itiraf etmeliyiz ki, zaman zaman düzenlemiş olduğumuz ‘Kürt Sorunu’ başlıklı forum ve sempozyumlarımız; “Kürtler de bizim kardeşimizdir” sözünden ibaret söylemlerimiz, kanayan bu sıcak yaraya merhem olma iddiamızı inandırıcılıktan uzak kılmıştır. En azından Kürtlerin önemli bir yekûnu bu kardeşliği yeterli ve inandırıcı bulmasa gerek ki, gayr-ı İslâmi bir hayatı ve gayr-ı insani bir mücadele tarzını benimseyen PKK’ya gönlünü açabilmiştir. İman edip Salih amel işliyor olsaydılar saptırıcılar onları saptıramazdı ama Kürt halkında sebatın, PKK’da din-imanın, bizde dil-ağızın olmamasıyla, devletin yaptığı onca yanlış birleşince ekmeğine yağ sürülen PKK, kendisine doğan günle birlikte batıla savurdu Kürt halkını.

Bu topraklarda Kürtlerin ilim ve sadâkatiyle bayraklaşan İslâm, günbegün, özellikle genç neslin arasında solarak, İslâm’ın sembollerine bile tahammül edilemeyecek seviyede, İslâm’la aralarına mesafe koymalarına kadar ulaştı. İslâm’ın göz göre göreyitirilmiş  evlatlarıdır onlar. Ve bu kopuşta korkarım sandığımız kadar masum değiliz.

İslâm insanlığın evrensel değerlerinin ortak adı ve tek kurtuluş yoludur. Bunu biliyor ve iman ediyoruz. İnandığımız İslâm’ın Kitabı olan Kur’an, mü’minleri tarif ederken “(Onlar) Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.” diye vasfeder ve devam eder, “Ve onlar haklarına tecavüz edildiği zaman birlik olup meşru müdafaa için dayanışma sergileyenlerdir.”(Şurâ 42/39)

Müslüman Kürt halkı, iliklerine kadar işlemiş olan İslâm’dan ve hiçbir zaman kendilerinden farklı ve ayrı görmedikleri Müslümanlardan şüphe duymaz, Müslümanların kendilerine yapılanlara bigâne kalmasını dert etmezlerdi. Şayet şeytan bizim apaçık düşmanımız olmasaydı eğer. Şeytan bizim apaçık düşmanımızdı ve onlara Karl Marx’ın “Din, kitlelerin afyonudur.” sözünü fısıldadı. Böylece tahammül etmekten ve beklemekten öte olmayan, yanlış ve eksik sabır ve tevekkül telâkkisi üzerinden Kürt halkının özgürlüğü için dinle arasına mesafeler koyulmasına gayret edildi. Maalesef başarılı da olundu.

İslâm’dan ve sessiz kalarak zalimlere destek verdiklerini düşündükleri dindarlardan bu sebeple yüz çevirdiler. Doğu ve Güneydoğu’da İslâm’ı kendilerine referans alan(!)  bir örgütün de, işi gücü bırakıp Kürtlerin sözcülüğünü ve kurtarıcı rolünü yapan PKK’yla silahlı mücadeleye girmesi, onların bu yanılgılarını pekiştirerek adeta bu kopuşa tuz biber olmuştur.

Elhak! Müslüman Türkler, Kürtleri her zaman mensubu oldukları ümmetin alnı ak bir üyesi olarak gördüler. Ancak devletin inkâr politikalarını mücadele edilmesi gereken bir hak ihlâli olarak görmemeleri, dillerini ve kültürlerini inkâr etmeleri, onlarca yıl süren asimilasyon politikalarını ümmetin bir sorunu olarak görmemeleri sonucu, gelinen noktada Kürtlerin ötekileşmesinde payları olduğunu kabul etmek durumundalar. Mesuliyet bilincimiz bize onurlu bir dik duruşu emretmektedir. Yitiğimizi bulmak istiyorsak yitirdiğimiz yere geri dönmeliyiz. Yani henüz değerli olduğumuz zamanlardaki yerimize.

Müslümanlar yeryüzünün vicdanı olma iddialarının hamaset olmadığını ispatla mükelleftir. Bir kavme olan kinimizin, nasıl bizi adil olmaktan alıkoymamasına özen gösteriyorsak, bir kavme olan yakınlık ve intisabımızın da yine bizi adaletten alıkoymamasına karşı aynı özeni göstermek zorundayız.

Devlet, kendi ırkımızın ismini taşıyor diye devletin hata ve günahlarına hoşgörülü davranma hakkımızvarmış gibi davranıyorsak, kendileri adına mücadele ettiğini savunan PKK’ya yüzlerini bile ekşitmeyen Kürtlere söz söyleme hakkından feragat etmiş oluruz. Çünkü Kitabımız, yapmayacağımız şeyleri söylememizi büyük günah olarak nitelendirir.Ölçtüğü zaman tam ölçmek ve doğru terazi ile tartmak zorunda olan Müslümanlar, ölçüyü kendi taraflarına doğru çekme hakkına sahip değildirler. Kaldı ki Müslümanın tarafı zalimin karşısında mazlumun yanında olmaktır. Zulmedenlere meyletmemiz durumunda, ateşin bize dokunacağına Kur’an şahittir. Bizim zalimlerimiz başkasının zalimlerinden asla daha hayırlı değildirler. Hatta bizden olmaları nedeniyle bizim zalimlerimiz başkasının zalimlerinden çok daha kötü görülmelidir. Adalete ve takvaya uygun olan budur. Bu Türk için de böyledir Kürt için de aynen böyledir.

Şimdi artık bize düşen, kendi kavminden masum ve mazlum olduğunu düşündüğü bir ırkdaşına yardım ederken, bir suçluya yardım ettiğini fark ettiği anda, Rabbine iltica eden Hz. Musa gibi Rabbimize iltica etmek ve “Ey Türklerin ve Kürtlerin Rabbi, Rabbimiz! Bize lûtfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara asla arka çıkmayacağım.” demek ve Rabbimizin bizi zalimler güruhundan kurtarmasını dileyip, doğru yola iletmesini ummaktır.