Allah Teâlâ, hayatın beka ve devamını bazı unsurların varlığına bağlamıştır. Hava, su, toprak, ateş maddi hayatın temel gereksinimleri iken bilgi ve vahiy de manevi hayatın ana kaynaklarıdır. Su ve vahiy de paralel duran birçok yönleriyle birbirine benzeyen en önemli dinamiklerdir. Malik b. Dinar şöyle der: “Yağmurun yeryüzüne hayat vermesi gibi, Kur’an da müminin kalbini canlı tutar.”[1] Ne var ki yağmur belli mevsim ve şartlarda hayat verir, vahiy ise devamlı hayat verir.

Vahiy ile yağmur arasındaki benzerlik

Vahiy ve su hayatın olmazsa olmaz iki unsuru olup ikisi de hayat bahşetmektedir. Suyun tutulması ve yağmaması hayatı felç ettiği gibi, vahyin insanlardan esirgenmesi de cehalet, sefalet ve şiddetin meydana gelmesine sebebiyet verecektir. Su hayatın kaynağıdır. Vahiy ise hayatın anlamı ve sırrıdır; ona yön verir, hayat verir. Bu nedenle Allah Teâlâ vahyi “ruh” olarak nitelemiştir. “Ve işte sana da böylece emrimizden bir ruh vahiy ettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ama Biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidâyet vereceğiz.” (Şûrâ, 42/52). İlahi kitapta vahiyden nasibi olmayanlar ölüye benzetilmiştir. “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp hiç çıkmayacak kimse gibi olur mu?” (En’am, 6/122). Âyet şu gerçeğe dikkat çeker: Vahiyle tanışan insanın kalbinde karanlıklardan sonra aydınlıklar doğar, her şeye bakış açısı değişir.

Dil, insanın kalbinde meydana gelen bu inkılâbı ifade etmekten acizdir; sadece yaşayan bilir. Vahiy sonsuz âlemlerle bağ kurdurur, hayat bahşeder, diriltir. Aydınlık, inşirah ve huzur verir. Küfür ise ıstırap ve sıkıntıdır. Vahiyden uzak insan, köksüz bitki gibidir; tüm kâinatla irtibatını kesmiştir. Hem kendisine hem de tüm kâinata yabancıdır. Vahiyle tanışan insan, önce Rabbiyle sonra da evrenle tanışır, hayata anlam verir. Zihin, duygu ve hareketlerinde canlanma olur. Her hareketin arkasında ilahi kudreti görür. Âyet, insanların vahiyle dirilmeden önceki halleriyle sonraki hallerini kıyaslıyor. “Allah, gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti.” (Nahl 16/65). Toprağın yağmur ve su dışında bir şeyle dirilmemesi gibi kalp de vahiy dışında bir şeyle dirilmez. “Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar.” (A’raf 7/58) âyetinde geçen güzel memleket mümin kalbidir. Kur’an’ı dinlediğinde onu kavrar, toprağın yağmurla bereketlenip dirildiği gibi vahiyle dirilip bereketlenir. “Kötü olandan ise faydasız bitkiden başka bir şey çıkmaz.” (A’raf 7/58) bölümünde de inkârcının kalbini canlandırmaktadır; onun kalbi, çorak toprak gibidir, Kur’an’ı dinlediği halde, yağmurdan hayat ve yarar almayan çorak toprak gibi ne bitki yetiştirir ne de hayat bulur.[2] Vahiy de yağmur da gökten nazil olmakta, ikisi de insanlar umutsuz ve çaresiz kalınca nazil olmaktadır. Vahiy şu yönüyle de suyun işlevini görür. Su karşısındaki cisimleri yansıtan bir aynadır, Kur’an da değişik inanç ve düşüncede farklı karakter ve davranışta olan kimselerin kendi çehrelerini görüp tanıyabildikleri bir aynadır. Onda yer yer açıkça, yer yer işaret ve kinaye ile önceki milletlerin ve kişilerin kendileri anlatılmıştır. Kişi onu okurken hayatını arz eder. Muvafık olan hareketlerine devam eder, uymayanları ise terk eder. Kur’an’ın önemsediklerini dikkate alır. ez-Zaferânî de, Kur’an’ı bir ayna ve mihenk taşı olarak görür. Şöyle der: “Nefis ve hayatını Kur’an’a arz edenden Allah razı olsun, davranışlarını Kur’an’a muvafık gördüğünde Allah’a hamd etsin, aksi takdirde, pişmanlık duyup uymayanları düzeltsin.”[3] Hz. Peygamber, “Ey Rabbim kalbimi su ile pâk eyle.”[4] “Allah’ım Kur’an’ı (vahyi) kalbimin baharı kıl,”[5] buyururken tertemiz kalplere, ilahi vahyin uygun düşeceğine işaret buyurmuştur. Suyun önüne geçilmediği gibi, vahyin de önüne geçilmez. Su toprak üzerinden akınca, çerçöp, köpük oluşturur; keza iman, ilim, irfan da kalbe girince şüphe, tereddüt ve şehevi duyguları harekete geçirir, dışarı atar. İman ve irfanın kalbe girişi ilacın bedene girmesini andırır. İlaç hücrelerin savunma mekanizmasından dolayı önce dirençle karşılaşır; iman, yakin derecesinde kalbe girdiğinde şüphe ve tereddütlerle karşılaşır. Su hayatın kaynağıdır; canlı her şey ondan yaratılmıştır (bkz. Enbiya 21/30). Vahiy de manevi hayat, sağlam inanç ve ibadetin kaynağıdır. Suyun tutulması ve menedilmesi haram olduğu gibi,[6] vahyin gizlenmesi de aynı hükümdedir (bkz. Bakara 2/159). Allah’ın âyetlerinin satışının yasaklandığı gibi (bkz. Bakara 2/41) suyun satışı da yasak hükmündedir.[7] Su necaset ve kiri giderir; vahiy de inkâr, cehalet, küfür ve nifakı dağıtır. Cehalet ve küfür bataklığında yüzen gerçek temizliği yakalayabilir mi? Allah Teâlâ suyu belli ölçüde damla damla, tane tane indirdiği gibi (bkz. Mü’minûn 23/18) vahyi de peyderpey, kelime kelime, âyet âyet ve sûre sûre indirmiştir. En hayırlı sadaka su[8] olduğu gibi, insanlara vahyi ulaştırmak da en hayırlı amellerdendir (bkz. Fussilet 41/33). Yağmur mümin münafık herkese iner; insanlar suda müşterektirler.[9] Vahiy de âlemlere rahmet olarak inmiştir (bkz. Furkan 25/1).

Kur’an’ın vahyi yağmura benzetmesi

“Gökten bir su indirdi de vadiler kendi miktarınca sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip götürdü. Süs veya (diğer) eşya yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur. İşte Allah, hak ile batılı böyle açıklar. Fakat köpük atılır gider. İnsanlara faydası olan ise yerde kalır! İşte Allah böyle misaller verir!” (Ra’d 13/17). Âyet vahyi âb-ı hayata benzetmiş; çünkü su hayat kaynağı olduğu gibi, vahiy de kalplerin hayatıdır.[10] Allah Teâlâ, âyette kalp kulak ve gözlere hayat bahşettiği için vahyi yağmura benzetmiştir. (İbn Kayyım, el-Emsal, s.180) Yani; Kur’an kalpleri iman ve hidayet, kulakları hakkı işitmek, gözleri de Allah’ın kâinattaki delillerini görüp ibret almak için vahiyle diriltmiştir. Âyette vahiy müşebbeh, su da müşebbehun bihdir; kendisine benzetilendir. Aralarındaki ortak payda diriltmektir; ikisi de dirilticidir. Su kâinatı, insanı, bitkiyi, toprağı kısacası her canlıyı diriltmektedir; hayat kaynağıdır. Vahiy de kalbi, ruhu, düşünceyi diriltmektedir. Su ölmüş toprağı diriltmektedir. Vahiy de ölmüş kalbi ve ruhu diriltmektedir. Su ölmüş bitkiyi, yapraksız, meyvesiz bitkiyi diriltir; vahiy de bilinci ölmüş, duygusuz, bilinçsiz insanı diriltmektedir. Nitekim katı ve kaba mizaçlı Hz. Ömer, Halid b. Velid, Selman Farisi günümüzde Muhammed Esed gibi binlerce insan vahiyle dirildiler. Âyette, söz konusu edilen vadi, değişik güce sahip kalplere dikkat çekmektedir. Büyük, diri ve kabiliyetli kalpler büyük vadilere, küçük ve dar kalpler de küçük vadileri andırır. Su, vadilerde birikince köpük oluşur; vahiy de kalbe girince şüphe nifak küfrü dışarı atar. Toprak su ile yeşerir; çiçek ve gül bitirir, meyve verir; vahiyle beslenen kalpler de huzur bulur, mutlu olur, yakin derecesinde iman elde eder. Vahyin insanları kötü hasletlerden arındırması ile ilaç kullanımı arasında da benzerlik bulunmaktadır. Şöyle ki: İlaç alan geçici bir acı hissetmektedir, ancak sonradan şifaya kavuşmaktadır. İlaç illet ve hastalıktan, vahiy de muhatabını batıl inanç ve hurafelerden korur. Altın ve gümüş madenleri eritilince yabancı maddeleri atar, vücut da vahiyle yoğrulduğunda yabancı olan inanç ve amelleri terk eder. Su akmakla yabancı maddeleri; köpük, çer çöpü dışarı atar, yatağında temiz ve berrak olanı bırakır, insan bitki ve toprağa hayat verir. Keza, vahiy üzerinde sebat gösteren de nifak, inkâr ve tereddütlerden arınarak insanlığa yararlı hale gelir[11]. Âyette batıl köpüğe benzetilmiştir. Köpük bazen şişer, suyun yüzünü doldurur; ancak yine de köpük köpüktür. Batıl da bazen şişer, büyür, yükselir, taraftar bulur, ama neticede köpük gibidir; baloncuklar gibi söner, tarihin derinliklerine karışır. Hak ise kalıcıdır, sakindir hakkın tabiatını bilmeyenler onun silinip gittiğini düşünürler; oysa hak kalıcıdır. Âyet, tevhidi dışlayan ideoloji ve fikirlerin devam şanslarının bulunmadığını, köpük gibi dağılmaya mahkûm olduğunu belirtmekte ve tevhid dışında her şeyin beyhude olduğuna dikkat çekmektedir.[12] Suya yabancı maddeler karışınca zehir olur, toprağı, bitkiyi ve insanı öldürür, su olma özelliğini yitirir, vahye de bid’at, hurafe, israiliyat karışınca ilahi olma özelliğini yitirir, yarar yerine zarar verir, sağlam inancı öldürür. Altın, gümüş, demir insanların işlerine yarar, eritildikten sonra yabancı maddeler gider, neticede kalacak olan da yabancı maddeler değil madenin aslıdır, cevheridir. Yağmur haşereye hayat verdiği halde, ondan rahatsız olanlar da bulunur. Keza kalpleri erozyona maruz kalmış haşere ruhlu varlıklar da vahiyden rahatsız olmaktadırlar. Âyette vahyin ateşe benzetilmesi, ateşin madenlerden yabancı kısımları atıp saf ve özü bırakma özelliğinden dolayıdır.

Vahiy de yabancı, uydurma, ithal inanç ve bidatleri dağıtıp yok etmektedir. Her ikisinde ortak özellik, yabancı ve zararlı unsurları izole edip özü bırakmaktır. Madenler, kıymetli ziynet eşyası elde etmek maksadıyla eritilince yabancı maddeler atılır; ilim ve yakinle de yabancı inanç, şüphe ve tereddütler giderilir. Yağmur sele dönüştüğünde zarara sebebiyet verebildiği gibi, vahiy de kalplerinde hastalık olanların azgınlık ve inkârlarını artırabilir. “Bir süre indirildiğinde, içlerinden biri çıkar: ‘Bu hanginizin imanını artırdı bakalım?’ der. Evet, imanı olanların imanını artırmıştır ve onlar müjdelenip duruyorlar. Kalplerinde bir hastalık olanlara gelince, onların da küfürlerine küfür katmıştır ve kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.” (Tevbe, 9/124- 125). “Biz de Kur’an’dan müminler için bir şifa ve bir rahmet olan ayetleri peyderpey indiririz. Zalimlerin ise ancak zararını artırırız.” (İsrâ, 17/82).

Hz. Peygamberin vahyi yağmura benzetmesi

Hz. Peygamber’in şu benzetmeleri insanların ilim seviyelerini ve vahiy karşısındaki durumlarını açıklamaktadır: “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim bol yağmura benzer, (bu yağmur bazen) öyle bir toprağa düşer ki onun bir kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur, suyu üstünde tutar da Allah insanları onunla faydalandırır. Ondan (hem kendileri ) içerler, (hem hayvanlarını) suvarırlar, ekin ekerler. Bu yağmur diğer bir (çeşit) toprağa daha isabet eder ki düz ve kaypaktır, ne suyu tutar ne çayır bitirir. Allah dinini anlayıp ta yararlanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimse ile bunu duyduğu vakit başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir.”[13] Hz. Peygamber bu benzetmeyle, vahyi hayat veren yağmura benzetmiştir. Yağmur toprağın hayatı olduğu gibi, vahiy ve ilim de kalbin hayatıdır. Hadis, ilim ve vahyi kavrama yönünden insanları üçe ayırmıştır:

Birinci kesim: Peygamberler ve onların varisleri olan Rabbani ulemayı temsil eder. Kalp ve yaratılışları elverişli toprağı andırır, vahyi olduğu gibi almaya müsaittir, toprak suyu alınca bitki yetiştirir. Yeryüzünü cenneti andıran gülistana çevirir. İnsanlar, diğer canlılar ondan yararlanırlar. Rabbani ulema da vahiyden aldıkları güçle başta kendi kalplerine, sonra da insanların kalplerine nüfuz ederler, ölmüş kalpleri diriltirler. İnkâr imana, cehalet ilme, karanlıklar nura dönüşür. Kalpleri ilmin hazinesidir. Teslim aldıkları vahiy mirasının safvetini bozmadan sonraki nesillere aktarırlar, kalpleri suyu tutup, bitki yetiştiren bereketli toprak gibidir. Bu kesimin fehmetme ve algılama yeteneği güçlüdür; vahyi kabul etmişler, hafızalarında tutmuşlar, ondan değişik anlamlar ve hükümler çıkarmışlardır. Bunlar, vahyi hidâyet ve kurtuluş adresi olarak almışlar; hem kendilerinin hem de başkalarının hidâyetine vesile olmuşlardır. Profesyonel dalgıçlar gibi, Kur’an’ın derinliklerine dalıp, mücevherat, elmas ve değerli madenler çıkarmışlar. Bu kesimin kalp ve bedenleri vahiy için kap olmuştur, onu olduğu gibi teslim alırlar, toprağı işleyip ondan değişik meyve elde eden ziraatçıları andırırlar, hafıza, analiz ve değerlendirme yetenekleri güçlüdür. Bu kesim vahiyden hükümler istihraç ederler. Hz peygamber bu kesimle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Allah, sözlerimi olduğu gibi kavrayıp, tebliğ edenlerin yüzünü ağartsın.”[14] Nitekim ashab Hz. Peygamber’den teslim aldığı vahiy mirasını olduğu gibi yeryüzüne yaydı, vahiy ekip, ilim, irfan ve erdem üzerine bir medeniyet inşa etti. Ebu Hanife, Şafii örneğinde olduğu gibi, kimileri helal haram, muamelat ile ilgili hükümleri; Gazali, İbn Rüşd, Dehlevi ve İbn Teymiyye örneğinde olduğu gibi kimileri hikmeti; Cüneyd-i Bağdadi, Abdulkadir-i Geylani, Süfyan-i Sevri örneğinde olduğu gibi kimileri de irfan, tezkiye, murakabe, nefis terbiyesi ve muhasebeyi elde ettiler.

İkinci kesim: Bunlar keskin hafızaya sahip kesimi temsil eder. Birinci kesime oranla, muhakeme, kıyas ve analiz becerileri zayıftır. Kur’an’ın hidâyet özelliğinin üzerinde pek durmazlar, harflerin mahreciyle uğraşırlar. Bunlar Kur’an’ı anlamadan, düşünmeden hıfzetmişlerdir. Mesailerini harflerin mahreçlerini çıkarmada geçirirler. Nağme ve makamla Kur’an okurlar, onun hidâyet rehberi olma özelliğinin farkında değillerdir. Hadiste de işaret edildiği gibi insanlara yararları olur, onlara Kur’an’ı ulaştırırlar, tecvid kurallarını uygularlar, güzel sesleriyle insanları mest ederler, kendileri ise gereği kadar ondan yararlanamazlar.

Üçüncü kesim: Bunlar çorak, kuru, bereketsiz olan toprağı andıran kesimdir. Hayat bahş eden yağmurdan nasip almayan toprak gibi, vahiyden yararlanmazlar. Bunlar, “Andolsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onunla gerçeği anlamazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, ama onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvan gibidirler, hatta daha şaşkındırlar. İşte o gafiller ancak bunlardır” (A’raf 7/179) âyetinde vasıflarını bulan kesimdir. Kalpleri olduğu halde onlarla fehm etmezler, gözleri var onlarla görmezler; şehevi arzularını tatmin etmek dışında bir kaygıları yoktur. Bulundukları ortamdan yararlanmazlar; suyun önündeki ya da içindeki taşı andırırlar. Suyun hayat bahşeden özelliğinden pay almazlar; işlevleri suya engel olmaktır. Kalpleri taş ya da pas tutan demirden yapılmış bir havuzu andırmaktadır. Vahyin hidayetinden mahrum olan yığınlardır. Bunlar çorak araziyi andırılar, ne suyu tutar, ne de bitki yetiştirirler; sahra çölünü andırırlar, ne insana ne de hayvanlara yararlı olurlar. Ebu Cehil karpuzu ve dikenler gibi, hayatları anlamsızdır, hiçbir yaratığa yararları yoktur.

Sonuç, hayat için su ne ise vahiy de odur, hatta daha da önemlidir; zira su dünya hayatını, vahiy ise her iki dünyaya hayat ve anlam verir. Sudan yüz çevirmek bedenin ölümüne, vahiyden yüz çevirmek de imanın sönmesine sebebiyet verir. “Kuşkusuz biz sana Kevser’i vahyi verdik.” (Kevser 108/1). Kur’an kurumuş, katılaşmış kalp ve toprakları hayat veren kevseriyle diriltti. O’na Çöl Kitabı diyenler onun hayat bahşeden Kevser olduğunu anlamamış ve görmemiş kimselerdir. Bu gerçektir ki; Kur’an Çöl Kitabı değil, Kevser Kitabıdır; yani bolluk ve bereket kitabıdır. Hidâyet, ilim ve insanlık bolluğu hep ondadır. Bu Kevser insanların gönül ve ruhlarında ilelebet coşmaya ve çöllerden güller bitirmeye devam edecektir.

ABDUCELİL CANDAN

[1] el-Hûlî, el-Behiyy, Tezkiretu’dDuât, Mısır, 1987, s.308.

[2] Heyet, Mevsûatü Nadra, Suudi Arabistan, 2004, 4/1227.

[3] Mevsûatü Nadra, 4/1228.

[4][4] Müslim, Salat, 4

[5] İbn Hanbel, Müsned,1/291.

[6] Bkz. Ebu Davud, Zekât, 35.

[7] İbn Mace, Hadis no: 2477

[8] Bkz. Ebu Davud, Zekât, 41.

[9] Ebu Davut, Buyu’, 60.

[10] İbn Kayyım el-Cevziyye, el- Emsalü fi’l-Kur’an, thk. Said Muhammed Remr el-Hatib, Beyrut, 1980, s.177.

[11] İbn Kayyım,a.g.e, s.179

[12] Krş. Muhammed Ğazi Arabi, et-Tefsiru’sSûfî el-Felsefî, Şam, 2006, 2/409; Seyyid Kutub, Fî Zilal’il-Kur’an, Beyrut, 1993, 4/2053-2054.

[13] Buharî, İlim, 20

[14] İbn Hanbel, Müsned, 4/80; İbn Mace, hadis no: 3056.