Kâinat kitabının satırlarında yürüyüşümüz sürüyor, yüzümüzde esir’in mahcubiyeti, sükût şerh etmeye yetmiyor mahcubiyetimizi. Beyt’ten dağılıyoruz yeryüzüne, omzumuzda yola çıkmanın sabrı; hakikatin naz büründüğü bu yürüyüşte her zirvenin uçurumu derin, her vadinin rüzigârı hoyrat..

Yaradılışın ahsen bir meyvesi olarak yol alırken kadim yatağımızda, su bulandıkça, yeniden güzel cümlelerle kaynağı hatırlatan rehberler çıkıyor. Gümrahlaşıyoruz, kökü sabit, dal ve budağı gökte olan ağaçlar gibi…

***

Arzın damarlarına dağılıyoruz tayyib kelimeler taşıyan Habil ve habis kelimeler yüklenen Kabil’in ardılları olarak… Nâkıs bir âlemde, nâdan bir güruhun içinden geçerek, dökülüyoruz sürgünlüğümüzün gözlerinden. Hayret makamında nedenlerle bilişerek, yüreğimizde filizleniyor aşk’a gark olma istidadı… Evet, karmaşanın renginde yol almak gerek, evet acı, ıstırab… Anlam ağır: acıyı bilen çekiyor, ıstarab kâvi bir yakarış…

Nihayetinde nefesimizdeki beyan-ı lisan aynıyla insan oluyor…

***

Âdemin neslinden, Allah’ın armağanı Şit (as), kalemle satır satır yazmayı öğretiyor; suhuf’tan zikri; huruftan adımızı; bir kazzaz edasıyla dokuduğumuz narin hayatı Rabbimize hibe etmeyi… Kandiller yakıyoruz sahifelere… İşte denizin suyu yazının mürekkebi…

***

Gayemiz üstadın rahlesinde sebat ile ilim tedris etmek ve gök atlasını vahiy ipliği ile dikmek… Evet, kalbinde semavî hayranlığın esrarını taşıyan İdris’in (as) rahlesindeyiz… İlimlerin kurucusu Hermes’in, hikmeti kuşanan Thot’un, siyaset serdeden Enoch’un…

***

İlâhi rahmetten nasiplenen İdris (as), üzerimize esma libası biçiyor. Denizinin kapısı aralanıyor, kervanlar sıralanıyor; Hind’den Çin’e, Fars’tan, Mısır’a… Harran’dan Grek şehirlerine antik geleneğin inşası yol alıyor, buhurdanlıklardan hikmetin pırıltısı yayılıyor. Geniş bir coğrafyaya bilge valiler atayan üstad, Kitab’tan tedris ettiği adaleti dağıtıyor… Ölçümüz, tartımız, sözümüz mutmain. Gözlerimiz semanın berraklığında ve kulaklarımız arzın titreyişinde, ikisinin arasına selam ile bağlanıyoruz.

Dışına çıkamadığımız ve içine giremediğimiz hakikat çığlığının perdesini kaldırma çabamız… Harflerin buğusunda kalmamalı diyoruz… Sözü taşıyacak takatimiz varsa, vakıa ile sıdk’ı mündemic kılabiliyorsak yakîn’e yakınız demek…

***

Yine buyuruyor: Ey tâlib, sevdiğini putlaştırma, bilgiyi taşlaştırma… Sabredenlerden ol ki, iyilerden olasın. Kâinat kitabında anılmaya değer bir iz bırak; bir iz ki, yükselebileceğin son noktan olsun.

***

Hüzün yurdunun kapısındayız, akıyor alın terimiz, eriyor cüruf yanlarımız rahlesinde. Derviş yanlarımız hayatın sadeliğinde yol alıyor, yüreğimiz halvet sarhoşluğunda…

***

Lakin zamanla adaletin hatırı unutuldu, mecaz’a boğulduk, suretimiz soldu. İnsan arazlarının gölgesinde yol alırken, mahiyetinden hızla uzaklaştığının ve hakikatten payına düşenden feragat ettiğinin farkında olmadı. Oysa bilmek ile yapmak arasındaki fark kaldırıldığında insandaki esma miktarı artabilirdi.

***

İnsan, kendini dışarıda/dışında aramaktan yorulduğu zaman, içeriye/içine dönerek kendisiyle bir hakikat dili kurmalı/oluşturmalı, ki kemâlat fiildir.

Ey tâlib! Kendini bil, ki sabır akmaktadır zamanın yatağından. Yont nefsini edeble, ki çürümesin ruhun…

***

Bak sonuna geliyoruz yolculuğumuzun… Kendisinden pay alacağımız hakikati âdil kullanmalıyız. Akletmeyi boynunun borcu bilen bir yürek için âdil olmak vecibe; ötesi gerek…

***

Parmak uçlarımızdan dökülen sular ısınıyor, tuğyan seline kapılıp ahdimizi eskitmeyelim.

***

Tufan’dan önceydi..

Ali KOÇAK