Kur’an, tarihin her döneminde iki kesimin peygamberlere karşı çıktığını haber vermektedir: 1- Aristokrat kesim 2- Ulema-i sû’[1]

Bu makalemizde ulema-i sû’ ve topluma verdikleri zararı ele alacağız:

Ulema-i sû’  

Ulema-i sû’dan gayemiz sahip oldukları ilmi yerinde kullanmayan onu süflî emeller için kullanan kesimdir. Toplum ulemayı takip eder. Bu nedenle ulemanın duruşu çok önemlidir.

Ulema-i sû’  konusunda en çarpıcı teşbih ve tehdidin şu âyetin olduğuna inanmaktayız: “Onlara o herifin kıssasını anlat ki, ona âyetlerimizi vermiştik, ama o, onlardan sıyrı­lıp çıktı, derken onu, şeytan arkasına taktı da yolunu şaşırmışlardan oldu. Eğer dileseydik biz onu o âyetlerle yükseltirdik, fakat o, yere alçaklığa saplandı ve hevasının ardına düştü. Artık onun hali, o kö­peğin haline benzer ki, üzerine varsan dilini sarkıtıp solur, bıraksan da yine dilini sarkıtıp solur! İşte böyledir âyetlerimizi inkâr eden o kimselerin durumu; kıssayı kendilerine bir naklet, belki de biraz düşünürler.” (A’raf, 7/175-176).

Âyet, ilimden uzakla­şan ulema-i sû’u, dilini salıp sarkıtan köpeğe benzetir: Köpeğin di­lini sarkıtması ile ulema-i su arasındaki ilgi ve benzerliği Şehid Seyyid Kutup şöyle açıklar: “Köpek devamlı olarak dilini sarkıtır. Allah’ın âyetlerinden yüz çeviren kesimler de doymak nedir bilmezler. Devamlı olarak dünyalık için el ve dillerini sarkıtırlar. Aç gözlüdür­ler.” Seyyid Kutup âyeti, zalim idarecilere alet olmak isteyenlere de teşmil ederek şöyle der: “Bunların hâli, Allah’ın âyetlerini bildikten sonra onunla amel etmeyip inkâr edenlerin durumunu hatırlatır. Nice âlim taslağını gördük. Allah’ın dinini bildikleri hâlde, bazı ke­simleri memnun etmek için âyet ve nassları tahrif etmekte ve onların hesabına fetva vermektedirler. Allah’ın ahkâmının yüceliğini belirli kesimler için açıklama cihetine gitmeyip saklamaktadırlar. Yıllarca “faizin haramlığı” konu­sunda fetva verdikleri hâlde, kimilerini memnun kılmak için yaz­dıklarını ve inandıklarını tekzip etmektedirler. Gerçekten cehen­nemde yer almak için yarışanlar çoktur.”[2]

Âyet, Allah’ın âyet­lerinden yüz çevirenleri, derileri soyulanlara da benzetmektedir. Deri, bedeni örtmekte ve korumakta ve vücut, onunla güzelleş­mektedir. İman da öyledir. İnsanı güzelleştirmektedir. Derinin çıka­rılması ve değiştirilmesi ne ise dinin değiştirilmesi ve terk edilmesi de odur. Çeşitli münasebetlerde dini gizleyenler veya ondan ayrı yaşa­yanlar derilerini değiştirmeye çalışmaktadırlar. Yani âyet, dinin çıkarılıp değiştirilecek bir elbise veya yüzük gibi, çeşitli ortam ve şartlarda çıkarılacak bir nesne olmadığına dikkat çekmektedir. Şahin, kartal, atmaca yükseklere konup, yüksek yerleri tercih ettiği gibi, Rabbânî ulema da yüce gaye ve idealleri hedef edinir. Ulema, tamah gösterip insanların artıklarına göz koyduklarında ve alçak yerlere kondukla­rında leşe konan haşerenin konumuna düşerler.[3]

Âyetin ulema-i sû’ konusunda işaret ettiği diğer ders ve ibretler­den bazıları şunlardır:

1- Olay kahramanı kötü âlim, ilmi bırakıp inkârı tercih etmiştir.

2- Yılanın kabuğundan sıyrılması gibi dinden sıyrılmıştır, kötülükte şeytanın maskarası olmuştur.

3- Rüştü bırakıp, cehalet ve sapmayı tercih etmiştir.

4- İlim onun kurtuluşuna değil helakine vesile olmuştur. Çünkü ilim asıl maksadından saptırılırsa sahibinin helâkine neden olur.

5- Âyette söz konusu edilen “dünyaya meyletti” kısmı, ulema-i sû’un dünyaya meylettiklerini ve onu temel ve kalıcı hedef seçtiklerini ifade etmektedir.

6- Ulema-i sû’ himmet ve hedefi olmadığından zilleti tercih ederler.

7- Köpek korktuğu şeye ilişmediği gibi ulema-i sû’ da korktukları ma­kamlara ilişmezler.

8- Köpek devamlı olarak dilini çıkarıp solur. Ulema-i sû’ da her halükarda dünyaya karşı sabırsızlığını gösterir. Öylelerine nasihat edilse de edilmese de aynıdır. Hiç durumunu değiştirmez. Köpek dışındaki canlılar, acıkınca dillerini sarkıtır ve solur. Köpek ise her durumda dilini sarkıtır. Dünya metaına bağlanmış ulema-i su, fakir de zengin de olsalar dünyaya doymazlar. Bunu çeşitli vesilelerle ifade ederler. Onlara nasihat etsen de etmesen de dünyaya olan bağılılık­larından vazgeçmemektedirler.

9- Köpeğe bir parça yiyecek atıldığında hareketsiz kalır. Ulema-i sû’ da öyledir. Kendilerine mal makam verilince hareketsiz ve eylemsiz kalırlar.[4]

“Ey iman edenler, haberiniz olsun ki, hahamlardan ve rahipler­den birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan çevirirler. Altını ve gümüşü hazineye tıkıp da onu Allah yolunda harcama­yanları, acı bir azap ile müjdele[5]  (Tevbe, 9/34). İman ve öncülerinin görüşlerini Kur’an ve Sünnet’te sarih ola­rak belirtilen konuların önüne verenler haham ve rahiplerin konumuna düşmektedirler. İmamları hayatta olsalardı kendilerine nispet edilen birçok görüşten beri olduklarını ilân edeceklerdi. Al­lah Teâla, kendilerine, “kitabım ve Peygamberimin sünne­tine neden muhalefet ettiniz? diyeceklerdi.”[6]

Sünnette Ulema-i Sû’un İşlenişi

Hz. Peygamber de ulema-i sû’ ile ilgili çarpıcı beyanlarda bulunmuştur şöyle ki: “Ahirete yakın bir za­manda din ile dünyalık elde edecek bir zümre türeyecek. Onlar kuzu postundaki kurt gibidirler. Sözleri baldan tatlı, kalpleri ise kurt kalbidir. Allah Teâla onlar hakkında şöyle der: Dinimi kullanarak insanları mı aldatıyorsunuz? Bana baş kaldırmaya mı cüret ediyor­sunuz? Zatıma yemin olsun ki başlarına, masum insanları bile şaş­kına çevirecek bir musibet getireceğim.[7]

Hz. Peygamber, ulema-i sû’un insanlık için en büyük tehlike olduğunu ve hatta kıyamete kadar zuhur edecek musibet ve belala­rın en kötüsü olacağı haber verilen “Deccal”dan da daha kötü ola­cağını söylemiştir. “Ümmetim için Deccal’dan daha tehlikeli olanı, insanların sapmasına vesile olan öncülerdir.[8] Hadiste geçen “el-eimme” sözcüğü, imam kelimesinin çoğulu olup, hem “ulema” hem de “idareciler” anlamına gelmektedir. Hadislere göre, kıyamete yakın zamanda zuhur edecek “Deccal” fitnesiyle mücadele edecek “Mehdi” na­mındaki zata karşı çıkacak ve onu engellemeye çalışacak da ulema-i sû’dur.[9]Ümmetim için en fazla korktuğum, dil ule­ması(söylemleri dilde kalan) münafıklardır.[10] hadisinde, ilimleri, dilde kalıp hayata geçmeyen ulema kastedilmiştir. Hadis, ilmiyle amel etmeyen kesime “münafık” yakıştırmasında bulunulmuştur.

En çetin azap, ilminden yararlanmayan âlim içindir.”[11] “Kime sahip olduğu ilimden sorulur, o da ilmini gizlerse kıyamette ağzı ateşten bir gemle gemlenir.[12] hadisi de bir bakıma “Vaktiyle Al­lah kendilerine Kitap verilenlerin misakını aldı: Celalım hakkı için onu insanlara anlatacaksınız, ketmetmeyeceksiniz.” (Âl-i İmrân, 3/137) âyetinin tefsiri konu­mundadır. İbn Abbas, hadis hakkında şunları der :“İlmini gizleyen­lerin ağzına gem vurulduktan sonra şöyle teşhir edileceklerdir: ‘Ey İnsanlar! Şu gördüğünüz (gemlenen) insanlar ilim sahipleriydi. An­cak ilimlerini insanlara tebliğ etmediler. İlmi sadece geçim vesilesi kıldılar.’”[13] Hz. Peygamber, ulema-i sû’un tahribatını müşriklerin tahriba­tından da daha zararlı görmüştür. “Ben, ümmetim için ne mümin ne de müşrikin tahribatından endişe ediyorum. Endişe ettiğim ke­sim, ilmi dilinde kalıp hayata geçirmeyen münafık âlim taslakları­dır.”[14]

Ulemanın Ulema-i Sû’u Tenkidi

Gazali, dinin zaafa düşmesi­nin önemli nedenleri arasında ulemanın bozulmasını göstererek şöyle der: “Dinin zaafa uğramasının önemli bir nedeni, gönül hekimleri ulemanın sapmasıdır. Zira ulema hekimler konumundadır. Çağımızda ulema, müzmin hastalığa yakalanmıştır. Ümeranın bozulmasının gerçek nedeni de ulemanın bozulmasıdır. Ulema-i sû’ ve kötü yargıçlar olmasaydı, idareciler kötülük yapmaktan çekinecek, zulüm ve ifsatları azalacaktı.  Çıkar, kendilerini susturmuştur. Hare­ket ve amelleri, sözlerini yalanlamaktadır. Doğru ve samimi olup, ilimleriyle amel etselerdi, kurtulacaklardı. Ulemanın bozulmasının nedeni, mal ve makam sevgisidir. Dünya sevgisine müptela olanlar, başkalarına iyiliği emretmezler.”[15]

Hz.Ömer dünyayı yaşanmaz hale getiren kesimler arasında ulema-i sû’u sayar: Hz. Ömer şöyle der:” Dünyayı manen kirleten üç kesim vardır;

  • İnsanları sapıtan idareciler,
  • Kur’an ilimlerine sahip olmadıkları halde onun adına cedelleşmeye giren cahiller.
  • Âlim(ler)in zelle ve hataları.”[16]

Hz.Ali de buna benzer bir uyarıda bulunmuştur: Şöyle der: “Kıyamete yakın zamanda, bazı fitneler baş gösterecektir. Hazır bulunan Hz.Ömer, Ey Ali! Bahsettiğiniz fitneler ne zaman gerçekleşecek? dedi. Hz.Ali şu cevabı verdi. “Allah rızası dışında dini öğrenip din ile dünyalık elde edilince.”[17]

İmam Rabbânî de yakın bir mütalaada bulunur. Şöyle der: “Ne diyeceğimi bilemiyorum. İnsanların kurtuluşu ule­maya bağlı olduğu gibi, helak ve fesatları da onlara bağlıdır. En er­demli insanlar âlimlerin en iyileri olduğu gibi, en kötü insanlar da ulema-i sû’dur. Bir Allah dostu rüyada şeytanı boş ve hareketsiz görmüş. Nedenini sorunca, şöyle demiş: Zamanımızdaki ulema-i sû’, ifsat ve saptırma görevini üstlenmiştir. Bu nedenle bize bir şey düşmemektedir.”[18] Ulema-i sû’, İmam Rabbânî döneminde ruhsat namı altında sultanlara secde etmeye bile cevaz vermişti.[19] İmam Rabbani, Müslü­manların başına gelen bir çok musibetin ulema-i sû’dan kaynaklandığını şöyle ifade eder: Şu ana kadar Müslümanların başına ne mu­sibet geldiyse ulema-i sû’dan gelmiştir. Onlar idarecilerin de sapma­sına sebep olmuştur. Ümmeti 70 küsur fırkaya bölenlerin başında onlar gelir. Onların başında da cahil (sofular) gelmektedir.[20]

Ulemanın hassasiyeti konusunda Nevevi şu mütalaada bulu­nur: “Âlim, kadı, müftü, şeyh ve diğer önemli şahsiyetlerin davra­nışlarına dikkat etmeleri ve İslâm’a muhalif amellerden sakınmaları gerek. Zira mezkûr kesimden sadır olacak “hatalar”, “doğru” gibi algılanır. Neticede avam kendilerinden olumsuz olarak etkilenir, ulemanın itibarı düşer, halk arasında kötü imaj bırakır, aleyhlerinde kamuoyu oluşur, fetvalarıyla amel edilmez olur.[21]

Konuyla ilgili olarak Muhammed b. Mesleme şöyle der: “Pisliğe konan sinek, üme­ranın kapısına gidip, kendilerinden çıkar talep eden âlimden daha iyidir.”[22]

Yahya b. Muaz, dünyalığı esas alan ulemaya şöyle seslenir: “Ey rant uleması! Villa ve köşkleriniz Kayser’i, evleriniz Kisra’yı, deko­runuz şahları, giysileriniz Calut’u, binekleriniz Karun’u, kap ve ça­naklarınız Firavun’u, hareketleriniz cahiliye dönemini, yolunuz da şeytanının yolunu hatırlatmaktadır. Hz.Muhammed’in veraseti nerede?”[23] Ebu Hanife çamurla oynayan bir çocuk görmüş. Ona, “evladım sakın bu çamura düşmeyesin” demiş. Çocuk; “üstadım, sen de kendine dikkat et, senin sürçmen âlemin sürçmesi demektir” cevabını vermiş. Ebu Hanife bu tembihten sonra bir meseleyi bir ay müzakere etmeden fetva vermezdi.[24]

Çağdaş âlim Mustafa Sibâi şunları der: “Şerir ve facir din tacirleri ulema, çıkarları uğrunda zalim ve gaddar kişileri dost edin­mekten, onları alkışlamaktan geri kalmaz. Onlar, İslâmî ahkâmı lağve­denleri kutlamaktan, şakşakçılıktan ar duymazlar. İslâm’a hizmet edenleri zindana atılmaları için fetva ve kararlar dizerler. Müslü­manları fitne ve fesat çıkarmakla itham ederler. Onlar bu halleriyle, “Ben Musa’nın dininizi değiştireceğinden endişe ediyorum.[25]” âyetinde ifade edilen “Firavun yöntemini hatırlatırlar. Hz. Hüseyin’in şahadetine göz yumarlar. Ancak sinek kanının vahamet ve necasetini gündemde tutarlar, Siyonist ve misyonerlere göbekten bağlıdırlar, despotların fetva makineleridir.[26]

İmam Şafii, hidâyet, adalet ve güzel bir yaşantıyla bezenme­yen ilim sahiplerinin, Allah’ın nimetlerini yanlışta kullanan putperestlerin durumuna düştüğüne dikkat çekmektedir.[27] İmam Şafii, insanların sapmasına vesile olanların yaptıklarını Allah’a ortak koşanların yaptıklarına benzetmektedir. İki kesimde de nimeti inkâr ve insanları sapıtma söz konusudur. İnsanları saptırmak, bir bakıma Allah’a ortak koşmaktan daha zararlıdır. Zira Allah’a ortak koşma eylemi sahibiyle beraber kalıp başkasına sirâyet etmediği hâlde, baş­kasını saptırmak ise geçişlidir. Yani başkalarını etkilemektedir. “Al­lah’tan doğru delil olmaksızın mücerred kendi hevâsı peşinde giden kimseden daha şaşkın kim olabilir?”[28] âyeti bu tezi doğrulamaktadır.

İbn Kayyım, ulema-i sû’u şu şekilde canlandırır: “Ulemai-sû’, cennet kapısının önünde durup sözleriyle insanları cennete davet ederlerken, yaşantılarıyla; “aman aman dillerimizle bir şeyler söylüyorsak da siz bizlere bakmayın, esas olan hareketlerimizdir” demektedir. Bu durumları, davaları doğru olsaydı, ilkin kendileri davet ettikleri konulara icabet edeceklerdi şeklinde telakki edilir. Bu tür ulema, davetçi kılığında yol ke­sen eşkıya konumundadır. Zira ilim veya amelleriyle İslâm yolunu kesip insanların ona girmesine engel olmaktadırlar.[29]

İnsanların mal ve eşyasını almak için yol kesen eşkıyaya bunca ceza vazedilmişken, onları Allah yolundan alıkoyup dinlerini alanla­rın cezası ne olacaktır?

Hasan Basri’den ulema-i sû’un bu dünyadaki cezası sorulunca şöyle cevap vermiş: “Allah’ın onlara en büyük cezası, kalplerinin ölmesidir.” Kalpleri nasıl ölür? denilince de, “din ile dünyayı ye­meleridir.” demiş.[30] Hz. Peygamber’den miraç gecesinde dudak­ları, ateşten makaslarla kesilen kesimin “rant ve fitne uleması” ol­duğunu öğreniyoruz.[31] Onlar, batıla hak giysisini örtüp hak diye ortaya koymaya çalışanlardır.

Muhammed İkbal, çağımız ulemasıyla medreselerin düştüğü hali pür melâlini şöyle tasvir eder: “Mektep ve medreseden ümidimi kestim. Artık orada ne hayatî bilgi ne ilim ne irfan ne de sevgi kaldı. Hatiplerin cümleleri ne muazzamdır!. Ancak sevgi ve iman nurun­dan mahrumdur. İslâm’ın güzelliklerini ne kendileri uygulamakta ne de onlardan başkalarının yararlanmasına müsaade etmektedir­ler.”[32]

Başka bir vesileyle de şöyle der: “Şeyh (ulema topluluğu) putların aşkı uğruna İslâm’ı feda etti. Zünnârdan tespihine ip yaptı. Pirlere, saçları ağardığı için pir dendi. Köy çocuklarının bir maskarası ol­dular. Gönülleri, “la ilahe” yazısına yabancı, orası heves putlarıyla dolu bir puthane haline gelmiş, her saçını uzatan bir mutasavvıf hırkası giymiş. Ah bu din satan tüccarlardan illellah!”[33] Başka bir münasebetle de şöyle der: “Ömer gibi kendinin ve başkasının min­netinden kaçın (…) Benlik, başkasından istemekle parça parça yıkı­lır. Başkasından istemekle müflisten daha aşağılara düşersin. Di­lenci ve yoksullardan daha yoksullaşırsın. (…) Rızkını başkasının nimetinde arama. Güneş çeşmesi olsa ondan dalga isteme. ”[34] ”Kim, benlik temelini aşk ve sevgiyi üzerine kurarsa kâinat düzeni­nin gizli ve açık tüm güçlerini ele geçirir.”[35]

  Netice, denizdeki balık, yuvasındaki karınca Rabbani ulemaya dua ettiği gibi, memlekette ahlak, idare ve gidişat bozuksa bundan ulema sorumludur. Vahdet ve kardeşlik zedelenmiş, millet kamplara ayrılmış, tarihî karakterini kaybetmişse bundan ulema sorumludur. Gençlik avare ve davasız, aileler otoritesizse bundan ulema sorumludur. Memurlar rüşvetçi, mesul makamlar iltimasçı iseler ulemanın düşünmesi icap eder. Din hayatı, bir rüya veya taklid merasimi haline gelerek vicdanlar sahipsiz ve sultansız kalmışsa bunun da sorumluları ulemadır. Yüreklerin merhametsizliğinden hislerin bayağılığından ve iradelerin gevşekliğinden bir mesul ara­nırsa o da ulemadır.  Hedefsiz gayesiz başıboş gezen insanlardan ulema sorumludur. Ulema, herhangi bir hata görse onu kendilerinden bilirler. Ulema toplum gemisinin kaptanları konumundadırlar. Bu bakımdan ulemanın zellesi toplum gemisinin batması anlamına gelmektedir. Gemi ba­tınca insanlık da kendileriyle batar.

Abdulcelil CANDAN

[1] Krş. Candan, Abdulcelil, Ulemanın Gücü, s.325.

[2] Bkz. Kutub, Fi Zilal, III, 399, 1397

[3] Bkz. Kutub, Fi Zilâl, III, 1399.

[4] Bkz. İbn Cevzi, Fevâid, s. 131-132.

[5] Tevbe, 9/34.

[6]  Bkz. Kasimi, el-Fetvâ, s. 11.

[7] Tirmizi, Zühd, 60.

[8] Ahmed b. Hanbel, el-Albani, Silsiletu’l-Ehadisi’s-Sahiha, Hadis No: 1989.

[9] El-Fâsî, el-Fkrü’s- Sâmi, II, 7.

[10] İbn Hanbel, Ahmed, Müsned, I, 22.

[11] Taberani, zayıf bir senetle rivâyet etmiştir. (Bkz. Münvi, Feydu’l-Kadir, I, 662).

[12] Ahmed, (Feydu’l-Kadir, VI, 1189).

[13] Gazali, Muhammed, Meâllah, s. 199.

[14] Taberani, Zayıf bir Senedle Bkz. İhya1/37.

[15] Nedvi, Rical, I, 229-230 (İhya’dan naklen, II, 13).

[16] Şuveh, Adil, Müsafirun fi Kıtari’d-Dave, s. 135.

[17] Gazali, Meâllah, s. 199.

[18] Nedvi, Serhindi, s. 287.

[19] Nedvi, Serhindi, s. 291.

[20] Nedvi, es-Serhindi, s. 278.

[21] Bkz. Nevevi, el-Ezkâr, s. 276.

[22] Bkz. Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbn Mace, Terceme ve Şerhi, İst. 1992, I, 421.

[23] Münâvi, Faydu’l-Kadir, II, 531.

[24] Süveyd, Muhammed Nur, Menhecetu’t –Terbiyeti’n-Nebeviyye li’t-Tıfl  Beyrut,1998, I, 235.

[25] Nedvi ,Serhindi,, a.ge. 292.

[26] Bkz. Sibai, Ahlakune’l- İctimaiyye, s. 205.

[27] Malik Bedr, Fikrü’ş-Şâfii, s. 84.

[28] Kasas, 28/50.

[29] Bkz. İbn Kayyım, el-Fevâid, s. 61.

[30] Ğâmidî, Kutuf, II, 58.

[31] Ahmed, Müsned, III, 130.

[32] İkbal, Muhammed, Bali Cibril, (Nakleden: Cevdet Kılıç, Muhammed İkbal Hayatı, Şahsiyeti, s. 59).

[33] İkbal, Muhammed, Esrar-ı Hodi, s. 61. (Nakleden: Kılıç, Muhammed İkbal Hayatı ve Şahsiyeti, s. 59).

[34] İkbal, Benlik ve Toplum, Çev. Ali Yüksel, İst, 1990, s. 39.

[35] İkbal, a.g.e, s. 41.