Türkiye’de Tevhidî Hareket Ve Seyri

Tevhid»kavramı, bugünün Türkiye’sinde eskiye göre daha sık kullanılmaktadır. «Tevhidî Hareket» ise -siyasal bir oluşumu çağrıştırdığı için- çok yönlü olarak tartışılmaktadır.

Tarih : Agustos 04, 2017
Sayı : Temmuz-Ağustos 2017
Konu : İnceleme
Yazar :Ferid AYDIN

 

«Tevhid»kavramı, bugünün Türkiye’sinde eskiye göre daha sık kullanılmaktadır. «Tevhidî Hareket» ise -siyasal bir oluşumu çağrıştırdığı için- çok yönlü olarak tartışılmaktadır.

Aslında «Tevhid» kavramı, -Türklerin «İslam’la tanıştıkları» tarihten bugüne kadar- ilk kez bu derece öne çıkmış bulunuyor. Bu nedenle toplumun, muhtemelen yüzde biri oranındaki bir kitle ancak günümüzde tevhid sözcüğünü duymuş olabilir. Bu ise şüphesiz çok ilginç ve önemli bir gelişmedir. Çünkü, İslam’la ta 700’lerin başında tanışmış olmalarına rağmen, o tarihten bugüne kadar (tevhid kavramı), Türk muhitlerinde sadece medrese duvarları arasında işlendi. Toplumun tabanı ise bu uzun süre içerisinde tevhid kelimesini çok nadir hallerde duydu. Bu sözcük, yüzyıllar boyu ancak camilerde ve «Kelime-i tevhid» cümlesi içinde telaffuz edildi.

Hatırlatmak gerekir ki –neredeyse bin yıldır gecikmiş bulunan- bu algı, İslam’ın Türkler arasında öteden beri «Müslümanlık» olarak yapılanmış olmasıyla ilişkilidir. Ancak yine önemle hatırlatmak gerekir ki İslam ve Müslümanlık çok ayrı şeylerdir. Bu gerçeğin ancak son yıllarda anlaşılması ve tartışmaya açılması ise bugüne kadar doğurmuş olduğu sonuçları hiçbir şekilde artık değiştirmeyecek ve değiştiremeyecektir.

Tevhidle ilgili olarak -Türkiye kültüründe- bundan sonra da hemen hemen değişmeyecek veya zor değişebilecek çok şey vardır. Bunların başında; Müslüman Türkiyelilerin tevhid kavramını -Kur’an ve Sünnet çerçevesinde- kolay kolay anlamak istemeyecekleri noktası gelmektedir. Nitekim Türkiye’deki tevhidî harekete karşı çeşitli şiddette ve farklı doğrultularda tepkiler beklenebilir.

Örneğin; Muvahhidler[1] -başta, kalıcı bir dünya barışı olmak üzere, insanın mutlu ve saygın yaşayabilmesi için muhtaç olduğu her şeyi ve gerekli ortamı sağlayacak- evrensel bir hayat rejiminin ancak tevhid temeli üzerinde kurulabileceğine inanmaktadırlar. Müslümanlar ise buna -kendi tarihlerinde- hiçbir zaman inanmamış, bundan sonra da -büyük ihtimalle- inanmamakta direneceklerdir.

Burada önemle vurgulanması gereken bir nokta vardır; İslam ile «Müslümanlık» kavramları arasındaki farkı mümkün olduğunca anlayabilmek için, bilhassa yukarıdaki satırlarda özetlenen: -Mü’min ile Müslüman kişi arasındaki- temel anlayış farkı üzerinde dikkatle yoğunlaşmak gerekir.     

Tevhidsözcüğüne gelince bu kavram, sadece «Allah vardır ve birdir» demekten ibaret değildir. Bununla birlikte, -eşi, benzeri, ortağı ve hiçbir eksiği bulunmayan, tapılmaya tek başına layık ve başına buyruk; kâinatın yegâne yaratıcısı ve yönlendiricisi olan- Allah’a ve Onun birliğine,-asla ortak koşmadan- içtenlikle inanmaktır. Vicdanda gerçekleşen bu köklü kabul ve doyum haline «İMAN» denir.

Bu anlamıyla tevhid; insanoğlunu -rüşt yaşından bile çok önce- meşgul edebilen ve ona ilk görevini hatırlatan evrensel bir inanç sisteminin hem sembolüdür, hem de kişinin, -ömrü boyunca sergilemek zorunda olduğu- en doğal ve en insancıl davranış biçimlerini belirleyen hayat rejiminin temel taşıdır.[2]

***

Türkiye toplumunun yakın geçmişte çözülme sürecine girerek karşıt kamplara bölünmesi, yaklaşık on yıl öncesine kadar –daha çok- etnik, mistik ve ideolojik nedenlere bağlanabilirdi. Ancak -evrensel bir mahiyet taşıyan, bu yüzden inanç ve düşünceyi diyalektik boyutlarda etkilemeye başlayan- yeni bir konu daha -son yıllarda- bu nedenlere katılmış ve kendini topluma dayatmış bulunmaktadır ki buna «Tevhid problematiği» adını verebiliriz. Ne var ki Türkiye’de -azımsanmaması gereken- politeist-Müslüman kalabalığın[3], -ilk kez yüz yüze geldiği- bu sorunu -bilimsel bir kavrayış gücüyle- algılamaya hazır olduğunu söylemek gerçeği yansıtmayacaktır. Onun için bu konu, son yıllarda çözümsüz tartışmalara neden olmuş, hatta tehlikeli gelişmelere yol açacak bir mesele haline gelmiştir.

Vurgulamak gerekir ki; -bu yüzden yakın gelecekte muhtemelen patlak verecek eylemleri ve yıkıcı sonuçlarını mümkün olduğunca önlemek bakımından- toplumun özellikle «aydın» diye nitelenen (?) kesimi, bu kavram hakkında –yeterli düzeyde- bilimsel donanıma kavuşmak zorundadır! Bu konuda olabilecek gecikmeler, şimdiden tahmin edilemeyecek sosyal patlamalara ve ağır yıkımlara yol açabilir.

Bunun nedeni çok açıktır; her şeyden önce Türkiye’nin tarihi serüveni, jeopolitik konumu -şaibeli bir din anlayışı olan- Müslümanlık, ve «İslam Dünyası»’nın bu ülkeye bakış açısı hesaba katıldığında; şirk[4]krizi eğer bu coğrafyada meçhul ya da ehil olmayan eller tarafından yönetilmeye kalkışılacak olursa –ki bulgular bunu güçlendiriyor- meydana gelebilecek kaosun ve kanlı savaşların ülkeyi ve toplumu nereye sürükleyeceğini şimdiden tahmin etmek imkânsızdır. Onun için, -politeizmi kışkırtan odaklara ve düşüncelere karşı önlem almak amacıyla- şirk ve tevhid sorunlarının akademik forumlarda ele alınması, bu suretle sağlanacak bilgilerle ve çözüm önerileriyle siyasi ve askeri otoritelerin -gecikmeden- bilgilendirilmesi önem taşımaktadır. Bu konuda, özellikle siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları büyük sorumluluk taşımaktadırlar.

Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki; İslam’ın tebliğ ve davet ilkeleri gereğince aşağıda sunulacak özet, fakat çok önemli tanım ve açıklamalar, -mevcut inanç ve düşünce krizinin yönetilmesi ve gelecekte yaşanabilecek acıların nispeten önlenebilmesi için katkı sunmak gibi- önemli bir amaca hizmet etmektedir. Dolayısıyla bu bilgilere, -yalnızca siyasi yönetimler, kurum ve kuruluşlar değil-, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan reşit her insan muhataptır. Keza, ülkemizin ve toplumumuzun (hatta bir buçuk milyar müslümanın da) esenliği açısından bu bilgilerle donanmak ve onları başkalarına devretmek gibi bir sorumluluk söz konusudur. İşte o bilgiler;

Önce tevhid kavramının tanımıyla başlayalım:

Tevhid, Arapça bir kelimedir. Sözlükte: birlemek, bir şeyin tek olduğunu söylemek demektir. Birleştirmek anlamında da kullanılır. Tevhide aykırı inancın adı şirktir.

Tevhidsözcüğü, İslam’da akaid ve kelam ilminin en önemli terimlerindendir. Bu ilim dalının eksenini oluşturmaktadır. Öyle ki akaid konusunda her ne konuşulsa ve tartışılsa, -mutlak surette- bu terimle doğrudan ilişkilidir. Onun bir ayrıntısıdır. Bu nedenle tevhidin terimsel anlamı üzerinde kısa da olsa biraz durmak gerekir.

Tevhid,(yukarıda kısaca değinildiği üzere): Yalnız başına ve kayıtsız şartsız, tapılmaya değer; -eşsiz, benzersiz, başlangıçsız, sonsuz, ortaksız, eksiksiz ve aşkın bir tek yaratıcı olarak- Allah’a ve O’nun birliğine: -Kur’an ve Sünnetin açıklamaları çerçevesinde- katıksız, şaibesiz ve içtenlikle inanmak ve bu inancı açıkça ifade etmektir. Tevhidin, hemen hemen en kısa ve açık tanımı budur. Ana çerçevesi bu özet tanımda ifadesini bulan tevhid inancı (Müslümanlığın dğil!), İslam dininin temel taşıdır.

İslam –semavi bir din olarak- böyle özgün bir inançsal temele dayanmaktadır. Onun için her şeyden önce bu özelliği ile bütün dinlerden ayrılmaktadır. Nitekim –Müslümanlık da dahil-, kuralları arasında tevhid inancına (yukarıdaki orijinal tanımıyla yer vermedikleri için) bütün dinler, İslam’dan kesin surette ayrılmaktadırlar. Bu nedenledir ki -maalesef asırlardır İslam’la karıştırılmakta olan- Müslümanlığın, temelde İslam’la hiçbir ilişkisi yoktur. Bu iki farklı dini anlayış birbirine karıştırıldığı için de yüzyıllardır Ortadoğu halkları arasında akıl almaz bir din ve düşünce anarşisi yaşanmış, bu ise son bin yıldır İslam vatanı üzerinde kanlı çatışmalara, isyanlara ve iç savaşlara neden olmuş, yıkıcı etkiler bırakmıştır. Bu kaos, halen devam etmektedir. Çünkü Müslümanlık, tevhid inancı üzerinde temellendirilmediği için bu dine bağlı mistik cemaatler (tarikatçılar), dindarlıkları farklı gruplar, etnik kitleler ve çeşitli ideolojilere angaje olmuş Müslüman kişiler ve kamplar arasında sürekli çatışmalar yaşanmaktadır.

Örneğin, Türkiye’deki Nakşibendi cemaatlerinin tümü, (İslam’ın değil, tam tersine) Müslümanlığın yorumlarından doğmuştur. Keza Türk, Kürt, Zaza, Arap, Laz, Çerkez, Gürcü ve Boşnak gibi farklı etnik kökenlerden gelen Türkiyelilerin –aynı şekilde- tamamı Müslümandır. Bu bir yana, Türkiyeli hemen bütün Sünni Hanifistlerin, Alevilerin, Kemalistlerin, sağcıların, hatta solcuların bile önemli bir kısmı –bazı münasebetlerle- Müslüman olduklarını ifade etmektedirler. Oysa bu çeşitli dinsel, mistik ve ideolojik kamplar arasında –düşünsel ve inançsal aidiyetleri bakımından tarife sığmaz- o kadar çok aykırılıklar ve çatışmalar vardır ki (bir şirk dini olan demokrasiden ve atalar dini olan Müslümanlıktan başka) hiçbir ortak bağları yoktur. Ancak bu iki din de onları hiçbir zaman birleştirememiştir. İslam’a bağlı Müslim-Mü’min azınlık arasında da elbette ki çeşitli uzlaşmazlıklar yaşanmaktadır. Ancak bu küçük (tevhidî) kitle içinde yer alanlar her türlü ihtilafa rağmen Kitap ve Sünnet’in hakemliğinde birbiriyle diyalog kurma imkanına her zaman sahiptirler. Oysa Müslümanlar arasında kolayca diyalog kurulamamaktadır. Çünkü Müslüman gruplar arasında ortak bir iman kurumu mevcut değildir. Bu nedenle İslam’ın bir vahdet (birlik) dini, Müslümanlığın ise uzlaşmazlık ve çatışma dini olarak birbirinden oldukça uzak iki farklı inançsal kurum olduklarını söylemek belgesel bir realitedir.

Bu tespit, bir muammaya burada dokunmamızı gerektirmektedir. O da şudur; Yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan kitleler tarafından İslam -bir hayat nizamı olarak- ilk defa tartışılmaktadır. Asırlardır Müslümanlığın gölgesinde kalan İslam, -teknolojinin sağladığı hız ve iletişim sayesinde- ancak çağımızda gündeme taşınabilmiştir. Bu ise kuşkusuz çok önemli bir hadisedir. Bu gerçeği dillendirmek, zorunlu olarak dikkatlerimizi bin yıl öncesine çevirecek, -bizi muhtemelen bir yığın sorunla karşı karşıya bırakırken- tabiatıyla çeşitli tepkilere de neden olacaktır. Ancak tevhid ilgisiyle İslam muammasından söz ederken şu tarihsel zincirleme gerçekleri de aynı zamanda hepimiz hatırlamak zorundayız;

Zerdüşizm’in derin etkisini –İslamî dönemde de- yaşayan İranlılar,-Araplar dışındaki- Ortadoğulu halkları 1500 yıldır köklü bir etki altında tutmaktadır; Orta Asya’dan koparak İran üzerinden Anadolu’ya akarken Türkler, -asırlarca kaldıkları- bu ülkede yerli halktan aldıkları Zerdüşist-Pers kültürünü eski dinsel kültürleriyle sentezlediler ve yönettikleriMüslüman-etnik azınlıkları da bu karma kültürle yönlendirmeye başladılar.

Hatırlamak zorunda olduğumuz çok önemli bir tarihi gerçek daha vardır ki o da şudur: Hem –hakim zümre olarak- Türkler, hem de yönettikleri Kürt, Arap ve diğer azınlıklar, yüzyıllar boyunca okuma-yazmaya önem vermedikleri için; üstelik -sırf Arap dil gramerini ezberletmeye dayalı ilkel medrese eğitim tarzının baskısı altında- Arapça’yı bir bilim ve iletişim dili olarak kullanamadıkları için İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnetle -tarihin hiçbir döneminde- doğrudan yüzleşememişlerdir.

İşte bütün bu faktörler üzerinde –çok yönlü olarak- yoğunlaştığımız zaman görmüş oluruz ki: -biraz önce sıralanan nedenlerin ötesinde- Maveraünnehr’in fethedilmeye başladığı 707 yıllarından günümüze kadar, gerek İranlıların yönlendirmesiyle, gerek –mahiyetleri meçhul kalmış- birçok yer altı faaliyetleriyle, gerekse 1300 yıl boyunca kurulmuş olan yüzlerce tarikatın sağladığı katkılarla Müslümanlık, -İslam’a ve tevhide karşı güçlü bir kalkan niteliğinde- senkretik karakterini çağımıza kadar koruyabilmiştir. Nitekim Osmanlı bürokrasisi, Müslümanlığın bir gün İslam’a dönüşmesi ihtimaline karşı yüzyıllar boyu güçlü bir refleksle adeta alarm halinde bulunmuş, tarikatlara verdiği sürekli destekle bu tutumunu açık şekilde sergilemiştir. Tabiatıyla tarikatlar da yönetimi daima desteklemiş, böylece her iki taraf, karşılıklı yardımlaşmanın ürünlerini birlikte devşirmişlerdir. Bazı araştırmacıların iddiasına göre aslında «Osmanlı Devleti’ni tarih sahnesine çıkaran güç, tarikatlardır»[5]

Onun için, bugünün şartlarında tevhid muammasını Müslüman Türkiye halklarına açıklamaya kalkışmak, tahminlerin üzerinde çok büyük tehlikeleri davet edecektir. Çünkü böylesine cüretli bir girişim; dinini değiştirmesi için milyonlarca insana alenen çağrıda bulunmayı göze almak anlamına gelecektir! Bu ilgiyle hemen hatırlatmak gerekir ki; «İslam Tarihi»’nde meydana gelmiş bu tür girişimler daima ağır tepkilerle karşılanmış ve çok sürmeden bastırılmıştır. «Kadızadeler Hadisesi» bunun çarpıcı bir örneğidir. İlginçtir ki peygamberlerin bile büyük bir kaygı ve ihtiyatla üstlendikleri bu ağır davaya günümüzde sahiplenmiş bazı kişiler; hiç çekinmeden ve hatta hiç bir tedbir almadan, üstelik İslam’ın tarihsel serüveni hakkında güçlü ve ayrıntılı bilgilerden de yoksun bulunan bazı kimseler, aniden ortalığa çıkıvermişlerdir. Doğrusu bu hamasi hamleler onlara yaramadığı gibi muvahhid azınlığın da güçlü şirk kampları tarafından linç edilmesine sebep olmuştur.

Günümüzün nevzuhur tevhid çağrıcıları esasen birçok gerçeğin farkında değildirler. Yalnızca samimi olmak, biraz okur-yazar olmak, hatta araştırmacı, akademisyen veya medreseli bir molla olmak, bu dava için yeterli değildir. Milyonlarca insanın bugün İslam’ı Müslümanlıkla karıştırıyor olmasının çok boyutlu bir arka planı vardır. Bu arka plan hakkında yeterli bilgilere sahip olmadan ve peygamberî metotla yola çıkılmadan cahilî bir topluma tevhid mesajlarını vermeye kalkışmak, bu davaya hizmet etmek şöyle dursun onu -bilinçsizce- baltalamak olur. Bu hizmet için her şeyden önce hastalığın teşhisi gerekmektedir. Türlü türlü cahiliye hastalıklarıyla yüzyıllardır vicdan felci yaşayan özürlü bir topluma evvela acımak gerekir. Sonra onun tarihine, sosyolojisine, diline, ananesine, dünyaya bakış açısına, eski dinlerinden neler taşıyıp getirdiğine bakmak gerekir. Bu konuda örneğin İbn Fadlan’ın seyahatnamesine biraz göz gezdirmek bile geçmişin, çeşitli kisveler içinde bugüne nasıl aktarıldığını görmek bakımından yararlı olur. Hem sonra bu topluma bin yıl önce İslam’ı kim ya da kimler anlattı? O günün davetçileri gerçekten İslam, Kitap ve Sünnet hakkında yeterli bilgilere sahip mi idiler? Bu davetçiler kimlerdir? Bunların adları, kimlikleri ve mesleki formasyonları hakkında açık ve ayrıntılı bilgiler var mı?.. Bu konuda güvenilir kaynaklara ve ayrıntılı bilgilere ulaşılmadan atılacak adımların çok yanıltıcı olacağı ve büyük yanlışlıklara, hatta tehlikelere ve yıkımlara yol açacağı çok muhtemeldir.   

 

Ciddiyetle hatırlatmak lâzımdır ki bir inanç sistemi olarak tevhid, çok nazik bir anlam taşıdığı gibi dünyadaki bütün inanç kurumlarından farklı olarak yerleştiği vicdana oldukça ağır sorumluluklar yükler. Dolayısıyla vicdanında böyle bir inancı taşıyan kişi ile muhatabı -eğer herhangi bir nedenle- birbirini anlamayacak olurlarsa aralarındaki ilişkiler çok talihsiz sonuçlar doğurabilir! Unutmamak gerekir ki toplumda bu temel inancın ne kadar önemli olduğunu bilen çok az insan vardır. Bunlara mü’min ve Müslim denir. Bunlar ehl-i tevhiddir; Allahın birliği inancına -katıksız, şaibesiz ve tavizsiz olarak bağlı- küçük bir zümredir.

Günümüzün Türkiye toplumu -ne yazık ki- bu gerçekten habersizdir. Oysa bu hayırlı azınlık halkımızın, -çok fahiş ve yoğun şekilde işlediği- şirk suçlarından arınmasını, bir an önce İslam’la tanışarak evrensel bir hayat nizamına kavuşmasını arzu etmekte ve bu büyük dava için çaba harcamaktadır. İlginçtir ki devleti yöneten elit zümreler -Tevhid inancına yabancı oldukları, üstelik bu ciddi konuda gerekli temel bilgilerden yoksun bulundukları için- ülkemizdeki mü’min azınlık hakkında önyargılıdırlar. Yaptırım gücüne sahip yargı ve güvenlik güçlerinin başında bulunan sorumlular -bu önyargıdan hareket ederek-, tevhidî topluluğu eğer anarşi ve terör örgütleriyle bilinçsizce bir tutar, ya da bilinçli olarak bu iki kesimi birbirine karıştırmaya kalkışacak olurlarsa büyük vebal altında kalacaklarını ve bunun çok ağır yıkımlara neden olabileceğini tahmin etmeleri elzemdir. 

Tevhid davetçilerinin de elbette dikkatli olmaları gerekir. Onların, muhataplarından çok daha sorumlu olduklarını bu ilgiyle vurgulamak lazımdır. Çünkü Muvahhid kişinin; (dini, felsefi, ahlaki, siyasi ve sosyolojik konularda çok birikimli, aydın, kültürlü, bilinçli, nezih, şiddetin her türlüsünden uzak, -aynı zamanda- yaşantısı ve davranışları bakımından örnek ve) yetkili bir şahsiyet olduğu varsayılır. Dolayısıyla böyle bir formasyona sahip bulunmayan ancak muvahhid olduğunu ileri süren her insanın başkalarını tevhide davet etmesi oldukça riskli bir davranış olur. Onun için İslam’ın temel değerlerine iman ve amel planında içtenlikle bağlı, ancak bilgisi sınırlı muvahhidlerin davet ve tebliğ konusunda görevi daima ehline havale etmeleri şarttır.

Son derece önemli olan bu rehberlik bilgileri, -ne yazık ki- Türkiye’de yazılan Akaid kitaplarında yer almadığı için, çok tanrılı Müslümanların İslam’a davet edilmesi ya da onların ıslahı için atılan adımlar sırasında büyük hatalar işlenmektedir. Bu hataların belki de en büyüğü; davetçi muvahhidin, her politeist-Müslümanı mü’min sanarak ona karşı ilgi duyuyor olmasıdır. Bu büyük bir yanlışlıktır. Halbuki eğer onu –daha başta- bir Yahudi, bir Hıristiyan, bir Yezidi veya bir Mecusi gibi görmeye çalışacak olsa –her şeyden önce- bu kişiyi muhatap alıp alamayacağı konusunda isabetli bir karar verebilir. Ne var ki günümüzde ortalıkta boy gösteren tevhid çağrıcıları bu ülkede işlenen küfür suçlarına karşı doğrudan kendilerini sorumlu tutuyor, bu yetmiyormuş gibi Müslümanları İslam’la ilişkilendirerek, -onları İslam Ümmetinin bir parçası sayarak-, kendilerine vazife çıkarmaktadırlar! Bu durum, tevhidi hareketin Türkiye’de çok yeni bir hadise olmasından ve Muvahhid davetçilerin -cihad usulü, çağrı metotları ve küfürle mücadele stratejileri konusunda- henüz gereken birikim ve deneyime sahip bulunmadıklarından kaynaklanmaktadır.

Her şeyden önce şu önemli nokta üzerinde yoğunlaşmak gerekir; kişi eğer –İslam’a aidiyetini kastederek- kendini «Müslüman» diye tanıtıyor, fakat -mü’min ya da Müslim olduğunu söylemek yerine- «Müslüman» olduğunu ifade ediyor, hatta Müslümanlığı İslam’la karıştırıyor, buna rağmen Kur’an ve Sünnetin bütünlüğüne inanıyor ise onu tekfir etmek -en azından- çok acele verilmiş bir karar olur. Evet hiç kuşkusuz, İslam’ın adı «tevqifî» bir mahiyet taşır; bu husus kesin bir kanundur. Çünkü ayet ile sabittir.[6] Dolayısıyla İslam’ı başka bir isimle değiştirmek imanın zevaline neden olur! Ancak, bilgisizlik sonucu eğer kişi bu hatayı işliyorsa onu -İslam’a davet etmeden önce- hikmetle kendisini aydınlatmak gerekir. Daha doğrusu; bu ve benzeri birçok tehlikeli şirk sembolleri hakkında toplumu bilgilendirmek için Muvahhid alimlerin bir an önce el birliği ile bir konsey oluşturmaları şarttır.

Unutulmamalıdır ki her dinin, hatta her özgün felsefe ve düşüncenin uğradığı bir son vardır; tahrife uğramak (yani çarpıtılmak) ve yozlaşmak.. Evrensel bir inanç sistemi, eşsiz bir yönetim ve yaşam nizamı olan İslam da böyle bir akıbete uğramış, (teoride değil), fakat uygulamada inanılmaz derecede çarpıtılmıştır. İslam’a ait değerlerden birçoğu alınarak başka dinlerin gelenek ve ibadet şekilleriyle birleştirilmiş, bu suretle tarikatlar, batıl mezhepler, hatta dinler kurulmuştur.[7] Bunu fark eden İslam alimleri her asırda seslerini yükselterek İslam’ın tahrip edilmesine karşı çıkmışlardır. Çağımızda da böyle bir hareket vardır. Bu uyanışa hayatlarını adamış olan günümüzün Muvahhidleri tevhidin aksi olan şirke karşı mücadele vermektedirler. Bu inanç ve ahlak felaketi hakkında toplumları aydınlatmaya çalışmaktadırlar. Ancak neredeyse 1500 yıllık «İslam Tarihi»’nin en az 1300 yılı boyunca uzun bir kopukluluk, -bir fetret dönemi- yaşanmıştır. Bu süre içinde peydahlanan (Mutezilîlik, Cehmilik, Haricilik, İrca, Şiilik, Müslümanlık, Tasavvuf ve Tarikatçılık gibi) sapkın düşünce akımları yüzünden kanlı savaşlar ve yıkımlar yaşanmış, İslam’a mensup olduklarını ileri süren toplumların bu dinle -gerçek anlamda- hemen hiçbir ilişkileri kalmamıştır. Bu manzara karşısında sorumluluk duyan mü’min bir azınlık çağımızda insanlığı İslam’la yeniden tanıştırmak gibi çok ağır bir sorumluluk üstlenmiş bulunmaktadırlar.

Tevhide davet için, toplumun önce bugünkü sosyolojik görüntüsüne bakarak hastalığın teşhisi için ilk adımların atılması zaruridir. Hatırdan asla çıkarmamak gerekir ki; dev gibi salatin camilerinin heybetli yapılarına, günde beş vakit minarelerden yükselen havalı ezan seslerine, kalabalık Cuma ve bayram namazlarına bakarak Türkiye’de İslam’ı Müslümanlıkla karıştırmak -Kur’an ve Sünnet’in insanlığa sunduğu tevhid mesajlarından habersiz- milyonlarca insan için son derece kolaydır. Bu tarihi gerçek, aslında yüzyıllardan beri yaşanmaktadır. Zamanın akışı içinde kemikleşmiş olan bu zihniyeti kırmak ve Müslümanları İslam’la tanıştırmak pek kolay olmasa gerektir. 

Tavhide Çağrının Önündeki Engeller ve Tehlikeler

İnsanları Allah’ın birliğine inandırmaya çalışmak çok zor ve tehlikelerle dolu bir iştir. Bunu anlayabilmek için peygamberlerin hayatını biraz araştırmak yeterlidir. Onların nasıl alaya alındıkları, ne büyük acılara ve işkencelere maruz kaldıkları, birçoğunun nasıl suikastlara uğradığı ve bazılarının nasıl şehit edildiği, insanlık tarihinin ibretlerle dolu olaylarının başında yer alır. Bu davayı üstlenecek kişinin –her şeyden önce- iki niteliğe sahip olması şarttır: Bilgi ve cesaret.

Dikkatler -her nedense- bu nokta üzerinde yoğunlaşmadığı için günümüzde birçok insan, yeterli bilgi donanımına sahip olmadan sırf hamasi duygularla bu davayı üstlenmeye kalkışmaktadır. Bu yüzden hem kendisi büyük tehlikelerle karşılaşmakta hem de muvahhid azınlığın yönetim ve toplum tarafından ezilmesine neden olmaktadır.

Unutulmamalıdır ki insanlara niçin yaratıldıklarını hatırlatmak kadar zor ve tehlikeli bir görev yoktur. Çünkü bu uyarıyı alan insanoğlu, çeşitli zaafları yüzünden kâinatın üzerindeki muazzam otorite karşısında küçülüp eridiğini sezer, buna dayanamaz. Onun için ilginç tepkiler gösterir; kimisi bu otoriteyi inkâr etmeye kalkışarak, kimisi de çeşitli bahanelere ve ilâhlara sığınarak dikkatini başka yönlere çevirir.

Bu ikinci türden tepki gösterenler arasında dindarların, özellikle tarikatçıların sergilediği tutum ve tavırlar sosyologları, psikologları ve psikiyatri uzmanlarını meşgul edecek nitelikler taşır. Nedeni şudur:

Bu konuda yapacağınız en nazik bir hatırlatma bile onları -temel haklarının başında gelen- özgürlük talebi noktasında ürkütebilir, onları tereddütlere sevk edebilir. Nitekim bir insana, özgür olması gerektiğini hatırlattığınız zaman o, -kendisine saygısızlık ettiğinizden- kuşkulanabilir. Bu olasılık çok yüksektir. Çünkü bu konudaki uyarınız veya tavsiyeleriniz onu üç engel arasında sıkıştırır; yasalar, gelenekler ve çıkar. O, bu üç engeli aşmayı göze alamadıkça tavsiyelerinize ve çağrılarınıza ciddiyetle itibar etmeyeceği gibi, tuzağa düşürülmekten veya kendisine saygısızlık ettiğinizden kuşkulanarak size karşı tavır da alabilir.

Bu varsayımlardan yola çıkarak önemle hatırlatmak gerekir ki; -Kur’an’daki tevhid çerçevesinde- Türkiye’de insanları Allah Tealâ’nın var ve bir olduğuna, inandırmaya davet eden kişi eğer temkinli ve tedbirli davranmaz olursa büyük sorunlarla karşılaşabilir. Çünkü bu toplumun büyük çoğunluğu, (Allah’ın varlığına ve birliğine inandığını, sözleriyle, ibadetleriyle ve dualarıyla sıkça ve coşkulu bir şekilde sergiliyor ise de) bu inanış biçimi Kur’an’daki tevhidle örtüşmemektedir! Toplumun büyük çoğunluğu -örneğin; anayasa koymak gibi- Allah Teala’ya mahsus bazı sıfatları O’ndan başkasına da vermektedir. Ezcümle; bugün Türkiye’de Tarikat şeyhinin, -Allah Teala’nın haşa! Yeryüzünde- vekili olduğuna inanan milyonlarca insan vardır.[8] Dolayısıyla, davetçi, dilediği kadar Akaid ve Kur’an ilimlerinde geniş bilgilere sahip bulunuyor olsun; aynı zamanda felsefe, tasavvuf, sosyoloji, dinler ve mezhepler tarihi, siyaset bilimi ve toplum psikolojisi konularında eğer uzmanlık bilgilerine sahip değilse; üstelik bu alanların muvahhid uzmanlarından destek almıyor veya alamıyorsa; istişare yapmıyorsa; bununla birlikte çağı okuyabilecek geniş bilgi ve kültür birikimine sahip değilse; -büyük ihtimalle- üstlendiği görevin altında ezilir; aynı zamanda muvahhid azınlığı tehlikelerin içine bilinçsizce sürükleyebilir.

Tevhid davetçisi, karşısına çıkabilecek engellerin neler olduğunu önceden tespit etmek ve ona göre hazırlanmak zorundadır. Allah’a büyük bir coşku içinde ibadet ederlerken insanların neden aynı zamanda O’na ortak koştuklarını anlamak davetçinin ilk görevidir. Örneğin namaz kılan, oruç tutan, hacca giden ve zekât veren tarikatçı bir Müslümanın nasıl olur da aynı zamanda mezarlara, türbelere, «evliyalar»a ve tarikat şeyhlerine taptığını anlamak gerekir. Aynı şekilde namaz kılan, oruç tutan, hacca giden ve zekât veren Kemalist bir Müslümanın, bütün bu ibadetleri –sözde- Allah’a kul olarak yerine getirirken aynı zamanda Mustafa Kemal’i (bir kahraman ve lider olmanın çok ötesinde), nasıl olur da Allah’a ortak koştuğunu iyice araştırmak lâzımdır. Bu çözümsüzlüğün en ilginç yanı; -örnekte görüldüğü üzere- ne tarikatçının, ne de Kemalist’in, kendini müşrik saymadıkları, -tam tersine- birer mü’min olduklarına inanmış olmalarıdır. Bu hastalıklı ruhun yaygın olduğu bir toplumda insanları Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya çağırmak şöyle dursun, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmış bir insan olarak yaşayabilmek bile bir mucize gibidir.

Nitekim yakın geçmişte; Türkiye’nin göbeğinde putlara tapınan birlerce insana büyük bir cesaretle; «Allah’tan başkasına tapmamaları» çağrısında bulunan bir mü’min linç edildi, ağır işkencelere maruz kaldı ve –muhtemelen vücuduna zerk edilen bir maddenin etkisiyle- akli dengesini yitirdi! İlginçtir ki yüksek statüye sahip bir «devlet adamı» bu mü’min kişiyi «meczup» diye niteleyerek suçladı. Bu şahıs, bizzat kendisinin ruhsal bir girdap içinde olduğunun -muhtemelen- farkında değildi. 

Keza; devlet adamlarının ve büyük kalabalıkların, zaman zaman Mustafa Kemal’in mezarına akın ettiklerini görürsünüz; yaşadığımız şu uzay çağında, insanın aklını donduran yalnızca bu ilkel animizm örneğine bakıldığında bile Türkiye’de insanları Allah’ın birliğine inandırmaya niyetlenen kimsenin ne çetin bir sınavla karşı karşıya bulunduğunu ve ne korkunç tehlikelerle sarılı olduğunu kestirmek mümkündür. Şu var ki davetçinin öğrenmek zorunda olduğu daha birçok şey vardır.

Meselâ davetçi, yukarıdaki örnekte sözü edilen tarikatçı ya da Kemalist muhatabının; (acaba bilgisizlik nedeniyle mi, tevhid ehline karşı sırf inat olsun diye Allah’a -bilinçli olarak- başkaldırmak istediği için mi, yoksa beyni yıkanmış olduğundan mı) bu ağır suçu işlediğini öğrenmek zorundadır. Çünkü müşrik kimse için bu üç ihtimalden en az biri söz konusudur ve çünkü bu hastalıkların her birinin tedavi şekli farklı olsa gerektir.

Görüldüğü üzere müşrik insanın, bu cinayeti işliyor olmasının arkasındaki nedenler en azından bu kadar çeşitlenmektedir. Bunlar insanoğlunun vicdanına musallat olan birer mikroba, birer virüse ya da psikolojik paradokslara benzetilebilirler. Nitekim -Nakşibendilikteki gibi- şartlandırıcı mistik telkinler, tutkuya dönüştürülmüş saplantılar, bilgisizlik komplikasyonlarından kaynaklanan çeşitli zihinsel sorunlar, hipnotik yönlendirmelerle bilinçaltına yerleştirilen paranoid duygular -yalnızca birer ruhsal bunalım olarak değil, aynı zamanda- birer iman ve ahlak hastalığı olarak da ortaya çıkabilirler. Bunlar tevhid davetçisi için büyük önem taşır. Bu hastalıklardan biriyle malul bulunan kimsenin reşit ve mükellef olup olmadığı nasıl tespit edilebilir? Bu konuda kim ya da kimler merci kabul edilebilir? Davetçi bunları öğrenmek ve bilmek zorundadır. Örneğin bilgisiz bir tarikatçının ıslahını, ahlakçı ve nasihatçı olarak yetişmiş bir İslam alimi üstlenebilir. Ne yazık ki böyle bir branşa, Türkiye’deki eğitim sisteminde yer verilmemiştir. Türk din adamlarının hemen tümü -maalesef- tarikatçı ve efsanecidir. Dolayısıyla onlara böyle bir görevin yöneltilmesi tevhidi ilkeler bakımından esasen imkansızdır.

Tervhide ve tevhid ehline karşı düşmanlık ve intikam duyguları aşılanmış, inat psikozu ile malul tarikatçı bir hastanın; ayrıca Kur’an kursları ve tekkemsi mekânlarda rabıta, sema ve «hu çekme» ayinleri gibi -periyotlarla yıllarca sürdürülen- mistik ritüeller sırasında şartlandırılmış ve zihin dünyası bulandırılmış mollanın; keza yıllarca Kemalizm’in andını heykel karşısında tekrarlayarak robot bir müşrik haline gelmiş psikotik hastanın tedavisi çok zor ve çoğu kez imkânsızdır. Günümüzde sayıları milyonları bulan bu tip hastaların tedavisi her şeyden önce -çok kaliteli bir aile içi eğitimi ile yetişmiş, bağımsız bir ruh yapısına sahip, tevhid aydınlığından nasip almış, meydan çalışmalarıyla deneyim kazanmış, kendi branşında başarılı, doyumlu ve birikimli- akademisyen uzmanlara havale edilmelidir. Ancak Türkiye’de bu formasyona sahip tek bir hekimin bile bulunduğuna ilişkin herhangi bir bilgi mevcut değildir. Aynı zamanda Türkiye’yi yöneten bizzat üst akıl, mistik dindarlığın etkisi altında bulunduğu için toplumdaki bu rahatsızlığı ya görememekte, ya da görmezden gelmektedir. Nitekim, Türkiye halkının, sofu ruhlu bir toplum olduğunu bilen sağlık otoriteleri bile -büyük ihtimalle- bu klinik tablonun müzminleşmiş olduğunu ve kolayca değiştirilemeyeceğini bildikleri için temkinli davranarak şimdilik manzarayı seyretmekle yetinmeyi tercih etmektedirler. Örneğin Türk Tabipler birliği -ne yazık ki- böyle bir tutum içindedir! Bu ise vahim bir durumdur.

Bu manzara karşısında muvahhid insanın psikolojik durumu büyük önem taşır. Bu tablo, Türkiye halkının esasen bir şirk toplumu olduğu hakkında onu kuşkuya düşürebilir, onu ürkütebilir, hatta reflekslerini şiddet yönünde tetikleyebilir! İşte bu çok tehlikelidir! Unutmamak gerekir ki hemen bütün peygamberler vahye muhatap oldukları ilk günlerinde birer şirk toplumu içinde bulunmuşlardır. Hayatı paylaştıkları kalabalıkların hiç biri de aslında Allah’ı inkar etmiyordu. Hatta (yaratmak, rızık vermek ve öldürmek gibi) Allah’a mahsus sıfatları da putlara vermiyorlardı. Kur’an-ı Kerim onlardan şöyle söz ediyor: «Biz onlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz, diyorlar»[9]«Kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!” diyorlar.»[10]bugünkü toplum da hemen hemen aynı şeyleri sölüyor. Hiçbir tarikatçı, «ben Şeyh Efendi Hazretlerine tapıyorum» demiyor. Keza -ilk Kemalistler hariç- bugün hemen hiçbir Kemalist, «ben Mustaf Kemale tapıyorum» demez. Fakat bunların hepsi de aynen Mekke müşrikleri gibi Allah’a gösterilmesi gereken saygı şekillerinin aynısını ilahlarına göstermekten çekinmiyorlar.

Özellikle üç figür vardır ki, insan bunlardan birini, Allah’tan başkası karşısında sergileyemez; kıyam, rüku, sücut… Günümüzün Müslüman müşrikleri –aynen cahiliye dönemdeki müşrikler gibi- bu üç duruşu da canlandırarak ilahları karşısında saygı göstermekten çekinmezler. Keza (Anayasa koyma) hakkını da bizzat kendilerinde bularak cahiliye müşriklerini örnek almışlardır.        

Muvahhid insan, -özellikle Tevhid davetçisi-, böyle bir ortamda (örneğin Kemalistlere, tarikatçılara, Mezhepçi Hanefistlere, ve Alevilere karşı)aynen Hz. Peygamber (sa)’in -Mekke döneminde- müşriklere karşı izlediği muameleyi örnek alarak -büyük bir vakar ve dikkatle- davranış göstermelidir. Onların ilahlarını; (heykellerini, bayraklarını, türbelerini, anıtlarını, şeyhlerini, evliyalarını, mumyalarını, kutsal saydıkları çeşmeleri ağaçları taşları, Hz. Peygambere ait olduğunu ileri sürdükleri giysileri, silahları ve eşyaları) asla aşağılamamalı, bu ilahların hiç birine asla dil uzatmamalıdır… Bu aynı zamanda Allah Tealâ’nın kesin emridir.[11] Çünkü şirk ve müşrik, bütün fitnelerin kaynağıdırlar. Nitekim sembolik anlamda ve şu birkaç satır içinde -büyük bir temkinle- şirke ve müşriklere yapılan işaretler bile -pusuda, alarm halinde bekleyen- fitne odaklarını huylandırabilir. Şu var ki; bu satırlar sadece bir araştırma çalışmasıdır, -gerçekleri bulmak için kuşkulardan hareket ederek- olayları sorgulamak ise bilimsellikte esastır.

Tevhidi hareketin önündeki engellerden biri de 1801 yılında Arap Yarımadasında Osmanlı yönetimine karşı patlak veren «Vahhabi İsyanı»’nın, -çeşitli bahanelerle- gündeme taşınarak Allah’ın birliğine inananların terörist olarak suçlanmasıdır.

Temelde, Osmanlı Toplumundaki yaygın şirk hastalığına karşı başkaldırıdan gayri bir anlam taşımayan bu hadiseye, sırf siyasal bir olay gibi bakmak yanlıştır. Bu eğilim aslında, (705’lerde) Quteybe b. Müslim el-Bahili’nin giriştiği fetihler sırasında direnişçi Budist Türklerin ezilmesiyle başlayan, Abbasi Devleti’nin Milâdi 800ün ortalarında Musevi Hazar Türk İmparatorluğu’nu tarih sahnesinden silmesiyle devam eden ve Moğolların 1250’lerde Abbasileri ortadan kaldırarak gerçekleştirdikleri rövanşla zirveyi bulan İslam ve Arap düşmanlığının anlamlı bir cevabıdır. Hem siyasi, hem ahlaki açıdan incelendiğinde bu isyanın, aslında sırf silahlı bir başkaldırıdan ibaret olmadığı görülür. Arap yarımadasının, üstelik Mekke ve Medine gibi kutsal mekanların her tarafında asırlar boyu İslam’ın şerefi çiğnenerek türbe gibi şirk sembolleriyle kirletilmesine karşı kabaran tevhidi duyguların -maalesef- şiddete dönüşmüş patlaması olarak izah edilebilir. Bu önemli tarihi olayların içyüzünü bugünkü topluma açıklamak oldukça zordur.

Günümüzde «Musevilik» ve «Yahudilik»[12] kavramları arasındaki farkın farkında olmak şöyle dursun İslam ile Müslümanlığı bile birbirinden ayıramayan Türklerin (ve Türkiyeli Arap, Kürt vs. kitlelerin), şirk ile tevhid arasındaki uçurumdan haberdar olduklarını söylemek sadece bir iddia olur. Dolayısıyla, ülkemizde insanları şeksiz, şüphesiz ve yorumsuz bir imanla Allah’ın var ve bir olduğuna inandırmaya çalışmak (yani, Türkiye toplumunu bu çeşit arı ve pür bir imana davet etmek), halka daima 1801’deki «Arap İsyanı»’nı ve «Işid Terör Örgütü»’nü hatırlatacak «Vahhabiliğin» gündeme taşınmasına neden olacak, tarihi Arap ve İslam düşmanlığını körükleyecektir. Özellikle, «Önce Tüküm, sonra müslümanım» önyargısına sahip milliyetçi Türk insanı İslam’a ve Tevhide karşı daima en şiddetli şekilde direnecek, aynı zamanda Türklüğü de önceleyerek Müslümanlıkta ısrar edecektir. Evet Türk insanı, Müslümanlıktan başka dinlere bağlı kimseleri «gayri müslim» diye niteleyecektir, fakat hiçbir zaman bunun karşıtı olarak kendini «Müslim» diye nitelemeyecektir.  Çünkü «Müslim» sözcüğü Arap insanını ve tevhidi çağrıştırmaktadır!

-. Peki Türkiye halkı Allah’a inanmıyor mu?!

Karanlık niyetleri fısıldayan böyle bir soru, tevhide çağrı yapan her insanın yolu üzerinde kurulabilecek en tehlikeli tuzaklardan biridir. Onun için muvahhid insan, bu ve benzeri sorular karşısında çok dikkatli olmak zorundadır. Bu ilgiyle hemen ifade etmek gerekir ki (değil yalnızca müşrik dindarlar), bilakis alenen «ben ateistim, hiçbir kutsala inanmam» diyen insanlar bile zihinlerinde ve vicdanlarında Allah inancına yer vermekten kendilerini kurtaramazlar. Çünkü ALLAH kavramı öyle olağanüstü bir gücü ifade eder ki kâinatta -canlı, cansız- hiçbir şey, onu algılamaktan kendini engelleyemez.[13]

Bu ilgiyle vurgulamak gerekir ki; şirk ile tevhidi birbirinden ayıran hemen bütün sırlar bu gerçekte saklıdır. Türkiyeli Akaid yazarları -her nedense- bu gerçek üzerinde durmak istememişlerdir. Nitekim Akide-i Nesefiyye, Şerhu’l-Aqaid ve Sabunî’nin akide üzerine yazdığı eser gibi kaynakları ders kitabı olarak okutan ve okuyan medreseliler de bu gerçekle ilgilenmemişlerdir. Aslında Türkiye’de Akaid alanında eğitim veren kurum ve şahıslar tarafından şimdiye kadar mahalli bir meydan çalışması yapıldığına; toplumumuza ait bir inanç haritasının çıkarıldığına ilişkin anketsel bir bilgiye rastlanmamaktadır.   

Türkiye’deki Tevhidî hareketin kendi içinde de küçümsenemeyecek epeyce sorunları vardır. Örneğin;

1. Tüm Selefî fraksiyonlar, Mealciler, Hanifler topluluğu ve Sünneti «Vah-i Gayr-i Metlu» olarak kabul etmeyenler, Tevhidî hareket kapsamında bir bütün olarak düşünülebilir mi? Bu sorunun henüz net bir cevabı yoktur. Bu durum, Türkiye’de yaşayan mü’min azınlığın elini zayıflatmış, onu «T.C.» rejiminin ve cahilî toplumun insafına terk etmiştir. Aynı zamanda müşrik çoğunluk[14] tarafından organize edilen istihbarat destekli linç kampanyalarıyla sürekli olarak bu azınlığın aşağılanmasına, muvahhid mü’minlere terörist gözü ile bakılmasına, onların «Işid Terör Örgütü» ile ilişkilendirilmesine ve ezilmelerine yol açmıştır. Nitekim polis ve yargı teşkilâtının, «Fethullahçı Terör Örgütü»’ün denetimine geçtiği dönemde Türkiyeli birçok tevhidi lider ve İslam alimleri göz altına alındılar. Onların bir kısmı Toros Dağları’na çıkarılarak kendilerine işkence yapıldı.

2. «Selefîlik» teriminin, Tevhidî toplulukların tümü için kuşatıcı bir isim olup olmadığı, halen ihtilaflıdır. Aynı zamanda bu kavramın «ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat» kavramıyla örtüşüp örtüşmediği tartışmalıdır. Kaldı ki Türkiye’li tarikatçıların da kendilerini «ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat» olarak nitelediklerine bakılırsa bu konudaki problemin ne kadar büyük olduğunu görmek mümkündür.

3. Tevhidî grupların, «T.C.» rejimine, bu rejimin denetimi altında bulunan kurumlarda görev alanlara, özellikle «Diyanet İşleri Başkanlığı»’na, bu kurumda çalışanlara ve Türkiye’deki camilere bakış açısı nedir?

Tüm muvahhidleri temsil eden yetkili bir merci bulunmadığı için bu sorular -ilmî manâda- şimdilik cevapsızdır. Dolayısıyla (eğer hadis sahih ise), cahiliye ölümüyle ölme riski, yalnızca cahili toplumun fertleriyle sınırlı değil, aynı zamanda Tevhidî harekete kendilerini içtenlikle adamış bulunan bütün muvahhidler için de söz konusudur.

4. Büyük ihtimalle, rejimin tehdidinden çekindikleri için, gerek Türkiyeli sosyologlar, gerekse ilahiyatçılar bugüne kadar -Tevhidî hareketi de kapsayacak çapta- bir çalışmayı göze almamışlardır. Nitekim Türkiye’de şimdiye kadar «Din Sosyolojisi» adı altında kaleme alınmış kitaplarda Tevhidî Hareketten söz edilmemiştir. Bu gerçekler, Türkiye’de özgürlük anlayışını deşifre etmek bakımından ne derece önem taşıdığını gösterirken, büyük ihtimalle «T.C.» rejimi ile Tevhidî hareketi çeşitli bahanelerle zaman zaman karşı karşıya getirecektir.   

Türkiye’de yaygın şirk felaketine karşı mücadeleye kendilerini adamış aydın ve alim şahsiyetler için söz konusu olabilecek en büyük tehlike, siyasi komplodur. Dolayısıyla bu şahsiyetlerin –dönemsel olarak değişen siyasal atmosfere ve iktidarların yönlendirdiği konjonktüre karşı- tedbirli olmaları büyük önem taşır. Unutulmamalıdır ki siyasi yönetimler için şirk ya da tevhid hiç önemli değildir. Bilakis şirk ve tevhid iktidarların güttüğü politikaya göre ancak birer propaganda aracı olabilirler. Dolayısıyla eğer koşullar şirkin yaygınlaşmasını sağlamışsa iktidar, hiç şüphesiz müşrikleri kullanarak ayakta durmayı tercih eder. Genelde de gidişat hep böyle olmuştur. Nitekim -müşrikleri, içinde bulundukları hipnozda tutabilmek için, bilgisiz insana çok masum gibi gelen- şu ifadeleri, siyasilerin söylem ve demeçlerinde sıklıkla bulmak mümkündür:

«Herkes dininde ve inancında serbesttir; Kimse inancından dolayı aşağılanamaz; hiç kimse dinini ve inancını açıklamaya ve değiştirmeye zorlanamaz; her vatandaşın dini ve inancı anayasanın teminatı altındadır vb..». Bunu da «T.C.» anayasasının 24’üncü maddesine dayandırmayı ihmal etmezler.[15] Oysa Müslümanlığın ve tarikatçılığın neredeyse tamamı İslam’ı ve Mü’min kişiyi aşağılayıcı uygulamalarla doludur. Bu uygulamaları, bir listeye değil, bir kitaba sığdırmak bile zordur. Dolayısıyla siyasiler, çoğunluğu oluşturan Müslümanlardan destek aldıkları için İslam’ın ve tevhid ehlinin aşağılanmasından dolayı hiçbir zaman vicdan azabı duymaz ve kaygılanmazlar. 

Evet siyasi yönetimler, -özellikle küçük toplulukların inançlarına ve ideolojilerine bakmaksızın- daima çoğunluğu ve egemen gücü oluşturan sosyal yapılara, ideolojik kamplara ve kalabalıklara tutunmaya çalışırlar. Çünkü bu şekilde davranırlarsa ancak iktidardaki yerlerini koruyabilirler. Bu nedenle çoğunluğa dayanan siyasi örgütler, (azınlıklarla aralarındaki dinsel ortak bağlara da çoğu kez itibar etmezler. Bu nedenle de), kendileri için engel teşkil eden tevhidî bir yapıya asla hoşgörü ile bakmazlar. Daha önemlisi; tevhidî yapıyı sindirmek, hatta «gerekirse» onu imha etmek için çeşitli şebekeleri bile devreye sokulabilirler. Nitekim «Derin devlet» her dönemde bu maksatla bir «yedek araç» olarak korunmuştur. İşin tabiatında bu zorlayıcı özellik vardır. Aksi halde siyasi yönetimler kendilerine zarar vermiş olurlar ki bu, çıkar felsefesine aykırıdır.

Bu ilgiyle, çok ciddi bir soru zihnimizi kurcalamaktadır: şiddetten tamamen uzak, şeffaf ve barışçıl bir sosyal yapıdan başka bir şey olmayan tevhidî topluluk, -günümüzde tehlikeli mistik cemaatlerin ve ideolojik kampların çatışması ortamında- kendini ne kadar güvende hissedebilir?! Bu soru fevkalâde önemlidir. Çünkü daha dün, devleti ele geçirebilecek kadar güçlenen ve düzenlediği komplolarla -eski bir Genel Kurmay Başkanı dahil- onlarca üst düzey subayı ve birçok gazeteciyi –spekülatif suçlarla- mahkûm edebilen bir şebeke, iktidar tarafından -kısa süre içinde- çökertilebildi. Eğer genel konjonktür müsait olsaydı bu şebekenin elebaşıları belki «Derin devlet» aracılığıyla ortadan bile kaldırılacaktı.

İlginçtir ki; camilerin içinde öteden beri yoğun biçimde şirk propagandası yapan bir tarikatçı mollası, «Fuhş ticareti yaptığı» suçlamasıyla, -bu şebeke- tarafından yakın geçmişte bir süre tutuklandı. Bu şahsın faaliyetleri, aslında PKK’nın ve DAİŞ’in yaptıklarından çok daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir! Bu bir abartı değildir. Çünkü bu şahıs, İslam’ın bütün değerlerini altüst edebilecek oldukça sinsi bir üslup geliştirmeyi başardı! Ne var ki Türkiye halkı’nın henüz İslam’la tanışmıyor olması, bu yöntemin ne gibi tehlikelere yol açacağını küçük bir muvahhid topluluktan başka hemen hiç kimse fark edememektedir. Ne geniş Sünni-Hanefist kesim, Ne Alevi toplulukları ne de başka inanç grupları, -dini, tarihi ve sosyolojik birikime sahip bulunmadıkları için, yaygın bilgisizlik ve şartlanmışlık yüzünden- bu olayın içyüzünü keşfedebilecek bir refleks gösterememektedirler. Ancak –biraz önce sözü edilen- bu aydın muvahhid topluluk hem gittikçe hızla büyümekte hem de etrafını uyandırmaktadır. Türkiye’deki bu İslamî uyanış, Türk Müslümanlığının bütün defolarını (ve tabiatıyla bu molla ve destekçilerinin komplolarını da) yakın gelecekte afişe ederek gözler önüne serebilecek bir potansiyele sahip olduğunu açıkça sergilemektedir. Bu nokta, yakın gelecekte oldukça ciddi bir hareketliliğin ortalığı saracağını (basiret sahiplerine) haber vermektedir!

Sahneleri internette www.youtube.com dan seyredilebileceği gibi, bu Pontuslu Nakşibendi mollasının, tevhid akidesine karşı işlediği cinayet hükmündeki faaliyetleri hiç şüphesiz Türkiyeli muvahhidleri derin bir manevi işkenceye maruz bırakmıştır. İktidar tarafından bu şahıs ve benzerlerine eğer -Müslümanlık ortak bağından hareketle- bir süre daha müsamaha gösterilecek olursa, çok sayıdaki insanın bu ülkede suskunluğunu bozacağına şimdiden büyük ihtimal vermek gerekir! Günümüzdeki din ve mezhep savaşları bu konuda bize yeterli mesajlar vermektedir. Bunun sorumlusu elbette ki ehl-i tevhid olmayacaktır. Şu var ki siyasi güç; -şimdiye kadar en az üç cinayete bulaşmış mistik bir topluluğun cerbeze sembollerinden olan bu mollayı korumak adına- bahsi geçen mistik topluluğu bir derin devlet karakolu olarak -tevhid ehlini sindirmek üzere- görevlendirebilir. Ancak sırf dünya barışı ve ahiret saadeti için hem toplumumuzu, hem de tüm dünya insanlarını Allah’ın birliğine inanmaya çağırmaktan başka hiçbir hedefleri olmayan tevhidî topluluğa karşı eğer iktidar böylesine tehlikeli bir sindirme harekâtına girişecek olursa, açıkça ifade etmek gerekir ki; bizzat kendi eliyle DAİŞ Terör örgütüne hizmet etmiş olacaktır!

Dolayısıyla politeist-dindar bir çoğunluğun desteğine dayanıyor olsa bile iktidar kendi geleceği açısından bu soruna erken eğilmek zorundadır. Bununla birlikte tevhidî topluluk da kendi güvenliğini ve itibarını korumak için, müşriklerin aşırılıkları karşısında asla tahrik olmamalıdır. Çünkü tevhidî mücadelenin Mekkî evresinde barışçıl davranış -bir strateji olarak- esastır.


[1]
 Muvahhid: Allah Tealâ’yı birleyen, O’nun birliğine içtenlikle ve şaibesiz olarak inanan -aynı zamanda bu inanışa uygun olarak hayatını düzenleyen- mü’min demektir. Muvahid-mü’min ile Müslüman kişi arasında oldukça önemli inanış ve davranış farkları vardır. Türkiye toplumunun sosyolojisini, kültürünü, özellikle İslam’a bakış açısını ve bu dini ne kadar tanıdığını kavrayabilmek için İslam ile «Müslümanlık» arasındaki uçurumun farkında olmak kadar, Muvahhid (yani mü’min) ile Müslüman kişiliği birbirinden ayıran inanış farklarını ve davranış biçimlerini de bilmek, bir o kadar önem taşır.

Muvahhid-mü’minler, Türkiye’de tevhid hareketini başlatan küçük bir topluluktur. Çok yeni bir gelişme sayılan; Kur’an’ın tanımladığı İslam’ın Türkiye’de farkına varılması olayı, muvahhidlerin başarısıdır. Türkler ve yönettikleri topluluklar tarafından Yüzyıllar boyu birbirine karıştırılan İslam ile Müslümanlık kavramları, -bundan böyle- mü’minler sayesinde artık birbirinden ayırt edilebilecektir. Ancak bu başarı muvahhidler için büyük tehlikeleri davet etmiştir! Nitekim bu iki kavram, Ümmetin icmaı ile ilmî manada tanımlanmadan acele ederek genel bir tekfire yeltenebilecek kimseler, hem kendileri için, hem de Muvahhidler topluluğu için büyük sorunlara kapı aralayacaklardır! Türkiye’de Tevhid hareketinin seyrini ilâhî kader belirleyecektir.                         

[2]
 «Kişinin, -ömrü boyunca sergilemek zorunda olduğu- en doğal ve en insancıl davranış biçimlerini belirleyen hayat rejimi»inden amaç: üç ana kategoride özetlenebilen evrensel İslam yasalarıdır.

Bunlardan birincisi: Allah-Kul ilişkisini düzenleyen «İbadet Fıkhı»’dır.

İkincisi: insan ilişkilerini düzenleyen «Muâmelât» yasalarıdır.

Üçüncüsü ise: Ahlâk kurallarıdır.

Bu üç kategorinin kapsadığı yasaların tümüne «İslam Şeriatı» denir.  Bu rejime bir bütün olarak inanmak ve onu bir bütün olarak hayata geçirmek, (Kur’an-ı Kerim’in , Casiye Suresi’nin 18’inci âyet-i Kerimesine göre) her mü’min için zorunlu bir görevdir. Müslüman kişi ise bu zorunluluğa inanmaz! İşte İslam ile Müslümanlık arasındaki fark: -Mü’min ile Müslümanı birbirinden ayıran- bu iki aykırı anlayış ve inanış farkından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla İslam’ı ve Müslümanlığı (bazı kayıtlarla)iki ayrı din olarak yorumlamak mümkün gibi görünüyor ise de bu konudaki kararı Ümmetin icmaına bırakmak çok daha uygun olur..                                 

[3]
Bu kalabalığın çoğunu Kemalistler ve tarikatçılar oluşturmaktadır. Türkiye’deki tevhid topluluğu, bu tespiti önemsemek durumundadır. Eğer toplumun tamamı -genelleme yapılarak- küfür ya da şirkle suçlanırsa -ki bazı küçük radikal gruplar bu eğilimde olabilir- bu kanaat, en azından büyük bir stratejik hata olur. Nitekim, her ne kadar İslam ve Müslümanlık iki ayrı din görüntüsünü veriyorsa da bu nokta her zaman tartışmaya açık kalacaktır. 

[4]
 «Şirk» kavramı hakkında, -Türkiye toplumunda- yaygın bir bilgisizlik vardır. Şirkin, «Allah’a ortak koşmak» anlamına geldiğini belki birçok kimse bilir. Ancak böyle bir inanışın tarihi evrimini, hangi yorumlara konu olduğunu, İslam’ın bu inanış hakkındaki hükmünü, -ayrıca- şirkin Türkiye’de ne kadar ve hangi kisvelerde yayılmış olduğunu, -en önemlisi de- toplumsal hayatı ne kadar etkilediğini, birkaç ciddi araştırmacıdan başka hemen hiç kimse -ne yazık ki- bilmemektedir. Oysa tevhidî hareketin ülkemizde ortaya çıkmasıyla birlikte bu inanışa karşı, -yakın gelecekte- gösterilecek ve gittikçe büyüyecek tepkilerin önemli toplumsal sorunlara kaynaklık edeceğini şimdiden tahmin etmek gerekir. Özellikle şirk, eğer kişisel bir inanış olmaktan çıkarak; karşılıklı insan ilişkilerini doğrudan etkileyen bir hal alır ya da İslam’a ait temel değerlerin çiğnenmesi şeklinde dışa vurulacak olursa bu sorun -hiç şüphesiz- çok daha büyüyecektir.

Örneğin muvahhid bir mü’min vatandaş eğer heykel, bayrak, anıt mezar, katafalk, türbe veya mumya gibi fani bir cisim karşısında veya şehit ruhu ve milli marş gibi bir bahane ile saygı duruşunda bulunmaya zorlanacak olursa bu istek, en şiddetli derecede tepki ile karşılanacaktır. Eğer böyle bir istek, zorla ve emirle yaptırılmaya kalkışılacak olursa bunun ne gibi olaylara yol açacağını özellikle siyasi kadrolar, -yakın geleceğin gelişmelerini hesaba katarak- şimdiden tahmin etmelidirler. Bunlardan çok tehlikeli bir nokta daha vardır ki şirk işlerken -Müşrik kişinin veya topluluğun- bilinçli olarak İslam’a ait dokunulmaz bir değeri çiğnemesidir. Örneğin; İslam’a göre Müşrik insan özgürdür, istediği puta tapabilir, istediği şekilde ibadet edebilir; ancak hem putuna tapınmak, hem aynı zamanda İslam’a ait bir ibadeti icra ederek Mü’min gibi gözükmek hakkına asla sahip değildir! Hal böyle olunca eğer müşrik insan-niyeti ne olursa olsun- hem kendi dininde ibadet eder hem aynı zamanda İslam’a ait bir ibadeti icra ederse bu kimse mü’minler tarafından en şiddetli cezaya çarptırılmayı hak eder. İşte müşrik kişi ya da şirk ortamını destekleyen siyasilerin, tarikatçıların, aynı zamanda kendilerini kanun koyucu olarak gören müşriklerin -böyle tehlikeli bir davranışta bulunarak, toplumsal huzuru bozmamak için- bu noktaya -bundan böyle- çok dikkat etmeleri gerekir!         

[5]
 Dr. Hasan Küçük, Osmanlı Devletini Tarih Sahnesine Çıkaran Kuvvetlerden Biri: Tarikatlar ve Türkler Üzerindeki Müsbet Tesirleri. Türdav Bs. Yy. Ltd. Şti. İstanbul-1976.        

[6]
Bk. El-Haşr Suresi, âyet/7.

[7]
 Başta Nakşibendilik olmak üzere İslam tarihi boyunca 300’den fazla tarikat kurulmuştur. Maliki, Hanefi, Şafii, Hanbeli ve Zahiri gibi ümmetin cumhuru tarafından kabul görmüş mezheplerden başka -Özellikle Şiilik şemsiyesi altında- çeşitli mezhepler kurulmuştur. Ayrıca Dürzilik, İsmaililik, Nusayrilik, Babilik, Kadyanilik ve Bahalilik gibi dinler kurulmuştur.         

[8]
(Bk.Ruhul-Furkan, Cilt:2, Sayfa:74). «Pontuslu Nakşibendiler» Grubunu yönlendiren bir ekip tarafından yıllardır yayınlanan bu kitaptaki yorumlara, Türkiye’de milyonlarca kişinin güvenip inandığı sanılmaktadır. Diyanet İşleri başkanlığı tarafından bu kitaptaki yorumlar hakkında şimdiye kadar herhangi bir uyarı yapılmamış olduğuna göre sözü edilen yorumların çok geniş bir çevrede kabul gördüğü varsayılabilir.                      

[9]
Zumer Suresi, âyet/3

[10]
[10]Yûnus Suresi, âyet/18

[11]
 Bk. El-En’am/108: «Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.»

Şu var ki; günümüzde Türkiye’li müşriklerin İlahlarına dil uzatılsa bile onlar Allah’a sövmeyi göze alamazlar. Çünkü Aynı zamanda Allah’a da ibadet ederek anlaşılmaz bir din anarşisinin içinde yüzmektedirler! İlahlarına hakaret eden kimseden intikam almak için -Allah’a dil uzatmak yerine- ona çeşitli işkenceler yaparlar.    

[12]
 Türk kültüründe, Yahudilik ile Musevilik kavramları arasında fark vardır. İsrail oğulları ırkından gelen her insan Yahudi sayılır. Bu aidiyete Yahudilik denir. Başka bir ırktan olup sonradan Yahudileşen (yani Musa’nın dinini kabul eden) kimseye de Musevi denir. Hazar Türkleri gibi. Bu aidiyete de Musevilik denir.

Aslında bir kimseyi «Yahudi» diye açıktan nitelemek (Osmanlı kültüründe) onu aşağılamak anlamına geliyordu. Muhtemelen Yahudi vatandaşları incitmemek için bu niteleme yerine (İsrail oğulları ırkından gelsin veya gelmesin) Hz. Musa’nın dinine mensup herkese genelde «Musevi» denirdi.

Çağdaş akademisyenlerden, İbn Fadlan Seyahatnamesi’ni Türkçe’ye çeviren Prof Dr. Ramazan Şeşen bu (küçük) hataya düşmüş, Hazar Türklerini Yahudilikle nitelemiştir (Bk. Age. Önsöz)

Arap kültüründe «Musevi» niteliği kullanılmamaktadır. Bunun yerine «Mutehewwid مُتَهَوِّد» tabiri kullanılır.     

[13]
 «Yedi gök ve yer ile onlarda ne varsa hepsi, O’nu noksan sıfatlardan tenzîh eder ve hiçbir şey yoktur ki O’na hamdederek onu noksan sıfatlardan tenzîh etmesin, yalnız siz, onların tesbîh edişlerini anlayamazsınız…» el-İsra/44                  

[14]
 «Müşrik çoğunluk» nitelemesiyle, Türkiye halkının tümü amaçlanmamıştır! Çünkü böyle bir genelleme gerçeklere ve ahlâka aykırıdır. Dolayısıyla, fitne için bahane arayanların, -kitapta geçen- bu ve benzer tabirleri kendi amaçları doğrultusunda yorumlama imkanları yoktur. Bununla birlikte; alenen Allah’a ortak koşan zümreler, «Tevhidî Hareket»’i oluşturan kesimden -maalesef- sayıca daha çokturlar.     
 

[15]
Madde 24- (1) Herkes din ve inanç hürriyetine sahiptir. Bu hak, tek başına veya topluca, alenen veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama ve bunları değiştirebilme hürriyetini de içerir.

(2) Kimse ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç, düşünce ve kanaatlerinden ve bunları değiştirmekten dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve farklı bir muameleye tâbi tutulamaz.

(3) İbadet ve dinî ayin ve törenler, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması amaçlarıyla sınırlanabilir.