Türkiye’de İslam dini eğitiminin örgün eğitim içindeki yeri ve yeterliliği, Müslümanların ihtiyaçlarına cevap verip veremediği konusu pek gündeme gelmemekte ve bu konudaki noksanlık ve sıkıntılar gereği gibi tartışılmamaktadır. Toplumun kahir ekseriyetinin ortak inancı olan İslam’ın, hâlihazırda örgün eğitim içindeki yerinin ihtiyaçlara cevap verip vermediği konusunun da mutlaka gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Din öğretiminin yasal dayanakları

Ülkemizde eğitim, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, anayasanın 24. maddesi, 1739 Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 12. ve 32. maddesi çerçevesinde şekillenmektedir. Dolayısıyla bireylerin ve toplumun İslam’a dair bilgileri bu çerçevede oluşmaktadır.

DİN (İSLAM) ÖĞRETİMİ

a) Halkın ihtiyacı olan genel din öğretimi

Şu andaki uygulamalara göre öğrenci dinî bilgilerini örgün eğitim içerisinde ilköğretim dördüncü sınıftan itibaren haftada iki saat olarak sekizinci sınıfa kadar Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi olarak almakta, gitmek isteyen öğrencilerimiz ise beşinci sınıftan itibaren yaz tatillerinde camilerimizde veya Kur’an kurslarında, sekiz yıllık ilköğretimi bitirdikten sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kur’an kurslarında dinî bilgilerini geliştirmektedirler.

Ayrıca orta öğrenimde haftada bir saat olmak üzere Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi verilmektedir. Tabi ki bir saatlik haftalık müfredat çerçevesinde hedeflenen amaca ulaşılamayacağı açıktır. Bunun açık göstergesi, 10. veya 12. sınıfa gelmiş olan birçok Müslüman öğrencimizin Kelime-i Şahadet’in doğru telaffuzu, namaz ibadetinin gereği gibi yerine getirebilmesi gibi konularda bile yetersizliklerinin görülmüş olmasıdır. Şuanki ilköğretim ve İmam Hatip Lisesi dışındaki orta öğretimdeki okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi, ihtiyacı karşılamadan öte yasak savma kabilinden ortaya çıkmış görüntüsü arz etmektedir.

Müslüman olan öğrencinin dinî sorumluluklarını yerine getirip- getirmemesi ayrı bir olay, bu konuda doğru ve yeterli bilgiye sahip olması ise daha da ayrı bir olaydır. Bizim kastımız, öğrenciye doğru bilginin verilebilmesi meselesidir.

b- Dinî vazifeleri ifa edebilecekler için din öğretimi

Orta öğretimde İmam Hatip Liseleri, Anadolu İmam Hatip Liseleri, din eğitiminin daha geniş olarak verildiği okullarımızdır.

c- Yüksek öğretimde din öğretimi

Halka, genel ve örgün eğitim içinde (Diyanetin hizmetleri de buna dâhil) din öğretimini verecek görevlilerin yetiştirilmesi için zorunlu olan yüksek okullar… İlahiyat Ön lisans, bazı eğitim fakülteleri bünyesinde açılmış olan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmenliği bölümleri ile İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bulunan ihtisas kurslarında, bu ihtiyaçları karşılayacak eğitim verilmeye çalışılmaktadır. Şu anda, yasal olarak örgün eğitim içinde, İslam’la ilgili bilgiler bu şekildedir.

OLMASI GEREKENLER

a) Halkın ihtiyacı olan genel din öğretimi

Din öğretiminin temeli, dinin ana kaynağı olan metni (Kur’an’ı) okumaktan geçer. İslam’da özel bir dinî sınıf (ruhbanlık) olmadığından her Müslüman’ın Kur’an’ı okuması arzulanan bir durumdur. Bu konuda, velinin elinden küçük yaşından (Kreş, anaokulu, zorunlu eğitim) itibaren alınan çocuğunun bu ihtiyacı örgün eğitim içinde sağlıklı olarak verilmelidir. Bunun için ilköğretim dördüncü sınıftan itibaren sekizinci sınıfa kadar haftada iki saat Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okuma, kısa dua ve sûreleri metninden doğru olarak öğrenme imkânı sunulmalıdır. İslam’ın inanç, ibadet, ahlâk, sosyal duyarlılık gibi temel bilgilerinin verileceği müfredat yeniden gözden geçirilmelidir. Orta öğretim kurumlarında ise mutlaka Kur’an meali dersi konulmalı, din kültürü dersinin değişik felsefî tartışmalara yol açmayacak biçimde, Kur’an ve sünnet (kitaphikmet, Âl-i İmran, 81/164) bütünlüğü içinde, öğrencileri doğru bilgilendirme amacına uygun bir tarzda verilmesi sağlanmalıdır. İslam’ın diğer derslerle irtibatı koparılmamalı, bu dersleri takviye edebilecek özelliği gözden kaçırılmamalı, dinin (İslamın) Kur’an fıtrat bütünlüğü sağlanmalıdır.

Gayri Müslim öğrenciler ve İslam eğitimini almak istemeyen öğrencilere-velilere de bu imkân verilmelidir.

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır. Şeytanın yoluna uymayı reddedenler ve Allah’a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam dayanağa tutunmuşlardır. Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.” (Bakara, 2/256).

“De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık bundan sonra dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” ( Kehf, 18/29).

“Sen hatırlat, sen ancak bir hatırlatıcısın, dayatan bir zorba değilsin ” (Ğaşiye, 88/21-22).

“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?” (Yunus, 10/99).

“Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, bir delik açıp yerin dibine inerek yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma.” (Enam, 6/35)

Dinler Tarihi ve Dinlerin (O dinin inananlarının) Tarihinde Ortaya çıkan Yorumlar

Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adı tüm dinleri kapsamaktadır, burada İslam dini veya onun bir yorumu dayatılıyor propagandasına itibar ederek, diğer dinleri, mezhebi ve tasavvufî (tarikatlar, Mevlevilik, Bektaşilik gibi) kültürel yorumları, dinin aslının yerine ikame edecek tutumlardan titizlikle uzak durulmalıdır.

Bu gibi yorumları, ana kaynaklarına dayalı mutlaka genel hatlarıyla da olsa sekizinci ve onbirinci sınıflarda öğrencilerin pedagojik seviyelerine uygun Dinler Tarihi dersi verilmelidir. Günümüzün yoğun ve karmaşık ilişkileri bunu zorunlu kılmaktadır. Bu gibi yorumların ve yorum farklılıklarının verilmesi gereken yerin “Dinler Tarihi ve Dinlerin (O dinin inananlarının) Tarihinde Ortaya çıkan Yorumlar” şeklinde verilmesi en uygun olandır. Çünkü bazı beşeri yorumlar aslın yerini alabiliyor, zamanla asıl (dinin aslı) saflığını kaybedebiliyor. Dinler tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Camilerimizin din eğitim-öğretimindeki önemi

Camilerimizin kürsü ve minberlerinin, genel din eğitimi-öğretimi açısından önemi ortadadır. Burada esas olan Kur’an ve sünnet bütünlüğü çerçevesi önemle korunmalı, indi görüş ve mütalaalardan süratle kaçınılmalıdır. Derinliği olan konulara doğru bilgi sahibi olunmadan vakti doldurmak için asla girilmemelidir. İşlenilen konular bir tez ciddiyetinde ele alınmalıdır.

b) Dini vazifeleri ifa edebilecek bir din öğretimi: Hafızlık

İslam eğitimi içinde “hafızlık” önemli bir yer tutmaktadır. Şuanki kesintisiz ilköğretim uygulaması birçok mesleki alanda sıkıntıya yol açtığı gibi hafızlık alanında da sıkıntıya neden olmuştur. Hafız olmak isteyen öğrencilerimizin hafızlık çalışmaları, hak ihlaline maruz kalmamalıdır. Bu bağlamda, hafızlık yapmak isteyen öğrencilere beşinci sınıftan itibaren hafızlık yapabileceği süre, okuluna devamsızlık olarak sayılmayarak altıncı sınıftan itibaren öğrenciler, okullarına devam edebilmeli ve bu öğrenciler Anadolu İmam Hatip Liselerine doğrudan geçebilmelidirler. Sekizinci sınıfa kadar hafız olmak isteyen öğrencilere bu imkân aynı zamanda tanınmalıdır.

İmam Hatip Liselerini tercih eden öğrencilerimizden hafızlık yapmak isteyenlere bu imkân hak kaybına yol açmayacak şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kur’an kurslarında veya İmam Hatip Liselerinin ilk yıllarında verilmeli ve bu konuda öğrenciler teşvik edilmelidir.

İmam Hatip Liseleri ve Anadolu İmam Hatip Liseleri

Kur’an ve sünnet kaynaklı (Kitap ve hikmet kaynaklı, Âl-i İmran, 81/164)

Öğrencinin Arapçayı rahat konuşur ve anlar hale gelmesi, İmam Hatip Liselerinin ilk yıllarından itibaren, pratiğe dayalı modern bir öğretim tekniği ile problem olmaktan çıkarılmalıdır. İmam Hatip Liseleri, meslekî dersler konusunda mutlaka Kur’an ve sünnet kaynaklı (Kitaphikmet kaynaklı, Âl-i İmran, 81/164) olmalı, müfredatlar öğrencilerin ufuklarını açacak ve genişletecek mahiyette olmalıdır. İmam Hatip Liseleri müfredatı, sayısal, sözel ve yabancı dil gibi alanlara yatkın öğrencilerimizin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir özellikte olmalı, ilgili alanlarda öğrenim alan tüm orta dereceli okulların üniversiteye geçişlerindeki hak kayıpları önlenmelidir. Hafız olan ve Arapçayı rahat kullanabilen orta öğretim mezunu  öğrencilerin İlahiyat Fakültelerine direk geçebilmeleri sağlanmalıdır. Bu imkân, meslekî okulların devamına paralel üniversitelere geçişte, başarıda öne çıkan öğrencilere de sağlanmalıdır.

İmam Hatip, Müezzin-Kayyım gibi görevleri üstlenecek kişilerin eğitimleri mutlaka fakülte düzeyine çekilmeli, özellikle bu görevlilerimizin, Kur’an’a ve sünnete hâkimiyetlerinin yanında ses güzellikleri, kendilerine meslekî ve kişilik güvenirliliği, ahlâkî örneklikler gibi özelliklerine dikkat edilmeli, ahlâkî zaaflara asla müsaade edilmemelidir. (Başka ülkelerde o ülkelerin din adamlarının nasıl yetiştirildiği gözden uzak tutulmamalıdır).

c) Halka genel ve örgün eğitim olarak din öğretimini sunacak görevlileri yetiştirilmesi için zorunlu olan yüksekokullar

Eğitim Fakültelerinin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi bölümleri mutlaka İlahiyat Fakülteleriyle birleştirilmeli, okullardaki bilgilerle kürsü ve minberdeki bilgiler birbirini takviye etmelidir. İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakültelerindeki İslam Eğitim ve öğretiminin temeli, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet destekli değil de, Kur’an ve Sünnet merkezli olmalıdır. “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. (Rum, 30/30)”.

Örneklendirmek gerekirse “Ecel ne uzar ne de kısalır” şeklindeki dini söylemi ele alabiliriz. O zaman sağlığa bu kadar kaynak aktarmaya, bu kadar iş güvenliği almaya ve bu kadar tedbire (kaynak ayırımına) ne ihtiyaç var? Ama işin esası öyle mi? Hâlbuki Allah her şeyi bir kurala bağlamış ki buna da Sünnetullah diyoruz. Siz sünnetullaha uymazsanız faturayı ya Allah’a kesersiniz (Hac zamanı tünelde meydana gelen izdihamdan dolayı ölenleri Allah’ın kaderiyle izah etmeye çalışan Suudi Arabistan kralının izahları halen hafızamızdadır) ya da “bunda da bir hikmet var” dersiniz. Ama gerçekten Kur’an meseleye öyle mi bakıyor, peygamberimiz böyle mi anlatıyor?

d) Yüksek İslami Araştırma Merkezi

Halkın dinî ihtiyaçlarını ana kaynaklara dayalı, bu konudaki geçmiş külliyatı gözden geçirebilecek, dünyada konuyla ilgili yayınları ve çalışmaları takip edebilecek, dini eğitimöğretimle bilfiil meşgul olan ve halkın dinî ihtiyaçlarını karşılama ve sorularına çözüm üretme gibi (müftü, vaiz vs) görevli kişilere kaynaklık edebilecek yüksek lisans düzeyinin üzerindeki araştırma görevlilerinin yer alacağı Yüksek Araştırma Merkezleri gerekmektedir. Yasal anlamda halen böyle bir kurum yoktur. Bu ihtiyaç İlahiyat Fakültelerinde kısmen ferdî gayretler olarak veya Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından giderilmeye çalışılmakta, bazen verilen kararlar tartışmalara yol açmaktadır. Nasıl ki uzman doktorlara kaynaklık eden araştırma hastaneleri (tıp fakülteler gibi) gibi “Yüksek İslami Araştırma Merkezlerine” acil ihtiyaç vardır. İslam Allah’ın insanlığa sunduğu bir rahmetse, bu rahmetten istifade etmek için her alanda ilmî bir derinliğe ihtiyaç vardır. Yani her alanda fert ve toplumlara ufuk açacak, ortaya çıkmış ve çıkmakta olan problemlere meşru çözüm yolları üretebilecek bir zihnî canlanma gerekmektedir.

Kur’an’ın “nur” ve “rehber” olma özelliğini, geçmişin mirasından yararlanarak ama geçmişe takılmadan yeni bir canlanmayla ele almalıyız. (Doğrudan doğruya Kur’an’dan almalı ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı. M. Akif). Bu canlanmaya sadece İslam dünyasının değil, tüm insanlığın muhtaç olduğu gün gibi aşikârdır.  Kur’an-ı Kerim’in Müslümanların kitabı değil de (oluşturulan İncil gibi), Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın insanlığa son mesajı olduğu unutulmamalıdır. Yani Kur’an, Müslümanların yanlışlığına karşı Kur’an âyetlerinin bağlamından ve maksadından koparılarak kullanılmasını istemez. Kur’an ve uygulayıcısı Hz. Peygamberin köleliği ve cariyeliği kaldırdığı halde bu yapının, İslam adına asırlarca devam etmesi gibi…

İlimle donanmak

İşte mikro mesajdan makro mesajı çıkarabilecek, komplekslere kapılmadan Müslüman dünyasıyla beraber Müslüman dünyası dışındaki dünyanın da ürettiklerinden yararlanabilecek (“De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak aklıselim sahipleri öğüt alır.” (Zümer, 39/9), “İlim mü’minin yitik malıdır” (Hadis-i Şerif) bir ilim merkezi… Sünni, Şii, Vahhabi, kuzeyli, güneyli demeden insanları delilleriyle beraber hikmete çağırabilecek, her türlü önyargıdan ve aşağılık kompleksinden uzak (biz bir şey üretemeyiz anlamında), ilmî ve ruhbanlaşmayan bir merkez…

Bunlar yapılmadıkça Müslüman Dünyası kendi kendini bitirecek ve insanlığa medeniyet anlamında hiçbir şey sunamadığı gibi diğer dünyayla beraber insanlığın ve dünya gezegeninin kurduna dönüşecektir.

SAVAŞ ÖREN