ANALİZ

Tüketim Toplumunun Oluşumu ve Din ile Etkileşimi

Yahya KELEŞ

 

Din Nedir?

Din, en yalın tabirle Allah tarafından insanlığa ilahi vahiy aracılığı ile indirilen hayat tarzı ve kurallar bütünüdür.

Din bir hayat nizamıdır, dinin kendi içinde umdeleri olduğu gibi, hayatı da kendince dizayn eder ve şekillendirir. Buna karşılık etno-kültürel, coğrafi ve tarihi perspektifte dine has bir şekilde flu alanları doldurur. Bu ferdin ve cemiyetin bir takım alışkanlıklar kazanmasında da bir hayli etkilidir.

Hak din Allah’ın onayladığı dindir. Beşerin onayladıkları batıl dinlerdir.

Din, insan denen varlığın onurlu dünya ve ahiret yürüyüşünün yol haritası ve klavuzudur.

Epistemolojik Olarak KOPUŞ Nedir?

Bir olguyu incelerken daha önce benimsenen konumlanma noktasının, kavram setlerinin ve yöntemin kulliyen terk edilip, başkalarıyla ikame edilmesi.

Toplum Nedir?

Toplum bilim açıdan: Tarihsel gelişme içinde, aynı toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan ve ortak bir uygarlığı olan, yaşamlarını sürdürmek, birçok temel çıkarlarını gerçekleştirmek için işbirliği yapan insanların tümüdür. Ortak yasalara uyarak bir arada yaşayan insan topluluğudur.

Geçmişten bugüne bütün toplumların hayatında yadsınamaz bir öneme sahip olan din olgusu, modern bir dönemin kapanıp postmodern olarak adlandırılan bir sürecin yaşandığı günümüz toplumlarında da önemini korumaktadır. Bu açıdan dinin toplumsal yapıyı oluşturan diğer kurumları olan aile, eğitim, sanat, bilim ve ekonomi gibi kurumlarla da yakından ilişkisi bulunmaktadır.

Tüketim Nedir?

Tüketim, belirli bir ihtiyacın tatmin edilmesi için bir ürünü ya da hizmeti edinme, sahiplenme, kullanma ya da yok etme olarak da tanımlanabilir. Bu eylemi yapan birey de tüketici olarak isimlendirilebilir. (Odabaşı, 1999:4)

Tüketim, insanoğlunun birincil, günlük ihtiyaçlarından biridir. İnsanoğlu varolduğu günden itibaren, giyinmek, barınmak, beslenmek gibi birincil ihtiyaçlarını karşılayarak varlığını sürdürmeye çalışmıştır.

Avcılıkla hayatını idame ettiren insan için avının kutsal bir değeri varken günümüze gelindiğinde bu birincil ihtiyaçların gerçek kullanım değerlerinden uzaklaştığını görmekteyiz.

Tüketim; ekonomik, toplumsal, psikolojik ve kültürel bir olgudur ve yeni dünyanın bir ideolojisi olarak kabul edilmektedir. Tüketimi sadece bireysel bir faaliyet olarak yorumlamamak gerekir. İnsanın sosyal ve doğal çevresiyle birlikte yaşadığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla bireyi toplumuyla, toplumu da bireyleri ile bağlantılı değerlendirmek gerekmektedir.

Tüketimin sosyal yönü de üzerinde durulması gereken bir konudur. Tüketime çeşitli övgüler ve eleştiriler yöneltilmektedir. Kapitalist tüketim kültürünün dünyada gün geçtikçe daha baskın hale geldiği, ahlaki yozlaşmaların yaşandığı ve tüketen bireylerin tükendiği konuları eleştiriler arasında yer almaktadır. Tüketim toplumunda verilen mesajlar daha fazla tüketerek mutlu olunabileceğini vaat ederken; bazı sosyolog ve psikologlar gerçek mutluluğun tüketim ile elde edilemeyeceği görüşünü benimsemektedir.

Raymond Williams (1976)’a göre, tüketme teriminin en erken kullanımları “tahrip etmek, harcamak, israf etmek, bitirmek” anlamındadır. Bu sebeple, israf, ifrat ve harcama olarak tüketimin kapitalist toplumlarda denetlenmesi ve yönlendirilmesi gereken bir edim olduğu söylenebilir. (Featherstone, 1996:49)

İnsanoğlu, doğadaki tüm canlılar gibi yaşamı boyunca sürekli olarak tüketir. Ancak, diğer canlılar sadece fiziksel gereksinimlerini giderme amacıyla tüketirken, insan psikolojik ve sosyal gereksinimlerini de tüketim faaliyetlerine yansıtmaktadır. (Bakır ve Çelik, 2013:47)

Tüketim, ihtiyaç tanımlarında yer alan maddi ve manevi benlikte duyulan boşlukları doldurmak için gerçekleşmektedir.

Baudrillard (2017:95)’a göre tüketim, etkin ve sosyal bir davranış olmanın yanı sıra; bir zorlama, bir ahlak, bir kurum ve bir sosyal değerler sistemidir.

Baudrillard, postmodern toplumda tüketimin, nesnelerin yanı sıra fikirlerin ve görüngülerin de tüketilmesi anlamına geldiğini söyler. (1)

Günümüzün tüketim alışkanlıkları ise postmodern kuram çerçevesinde ele alınmaktadır. Artık üretim odaklı olan modernizmden ziyade tüketim odaklı postmodernizmin başarısından söz edilmektedir. Yeni üretim güçleri topluma nasıl tüketeceğini de öğretmektedir. Kapitalizm ruhuna sahip olan tüketim toplumuna sürekli tüketme komutu verilmektedir.

Bu açıdan küreselleşmeyle birlikte küçük bir köy haline gelen, homojenleşmekle birlikte farklılaşan bugünün dünyasında toplumsal hayat içerisinde ilişkileri ve yaşam tarzlarını belirleyen en önemli faktörlerden birisi olan dinin, tüketimin esiri olmuş toplumsal yapı ile olan ilişkisini de ele aldık. Özellikle ekonominin unsurlarından birisi olan tüketimi ve tüketim ile ilgili tutum ve davranışların oluşmasında dinin rolünü değerlendirmeye çalıştık.

Bu değerlendirmelerin, genel olarak dinin, toplumsal yapıyı oluşturan ekonomi ile ilişkilerinin tespiti, özel olarak ise dinin, ekonominin unsurlarından olan tüketim üzerindeki etkisini, tüketim ile ilgili tutum ve davranışların oluşmasında oynadığı rolü belirlemesi açısından önem arz ettiğini söylememiz mümkündür.

İslâm toplumunda tüketimin esas ve ölçüsünün toplumun gelişmesi ile yakından bağlantısı vardır. Daha önceki yüzyıllarda veya günümüzde bazı yöre ve ailelerde israf sayılan ve tüketimi meşrû olmayan malların tüketimi günümüzde başka şartların ve gelişmişliğin içinde bulunan toplumlarda israf sayılmaz. Meselâ; aile fertlerini güç geçindiren bir kimsenin Türkiye şartlarında uçak yolculuğu yapması veya yolcu otobüsü ile gidebileceği bir yere tek başına özel otomobille gitmesi belki israf sayılabilirken, herkesin uçak yolculuğu yapabileceği bir ekonomik ve sosyal ortamın meydana geldiği bir ülkede böyle bir yolculuk “israf” olmaktan çıkabilir. Aynı esası, aile fertlerinin geçimini sağlarken de dikkate almak gerekir. Nafakanın kapsamı bir bölgede dar tutulurken aynı sayıdaki bir ailenin kalkınmış başka bir bölgede alacağı nafaka geniş tutulabilir.

Bu iki türlü uygulama ya da tüketim miktar ve ölçüsü de İslâm’ın ruhuna uygun düşer. Çünkü İslâm toplumlarında tüketimin miktar ve ölçüsünü önemli ölçüde “örf” ve “ma’rûf” belirler.

Türkiye’nin hem hızlı sosyo-ekonomik gelişimine, hem de yeni siyasal ve kültürel alanlarda, dinin yeniden tahayyülü süreçlerini iç içe yaşamasına bağlı olarak, İslâmi kesimdeki tüketim kültürü, İslâm ve kapitalizmi karşı karşıya getirdi. İslâm ve kapitalizm, gerek ontolojik gerek epistemolojik gerekse etik öncelikleri açısından farklı toplumsal sistemler olduğu için iki farklı sistemin, Türkiye özelinde eklemlenmesi, modernleşme sürecinde Türk deneyiminin özgüllüğüne –İslâm ve kapitalizm, dinsel ve sekülerin karşıtlığı ve birlikteliğini sürdürebilme– dikkatleri çekmektedir.

Dindar orta sınıf, yaşadığımız toplum ve kültürün din anlayışı gereği birçok sosyal aktiviteden ve eğlenceden uzak durulduğunu belirterek, içsel müzakere sürecinin “sınır aşılmadığı sürece” hem modern, hem de Müslüman olmaya izin verdiğini ileri sürmektedir.

  1. yüzyılın ilk yarısına geldiğinde ihtiyaçlarını çok daha geniş bir alana yaymayı ve çeşitlendirmeyi başaran insanın, en temel ihtiyaçlarının kullanımı günümüzde “tüketim” olarak adlandırılmaya ve farklı boyutlara ulaşmaya başlamıştır.

Liberal ekonomiye geçiş, endüstri sonrası dönem, büyükşehirlerin örgütlenmelerinin değişimi ve yeni oluşan mekânsal ve kültürel akımlarla, tüketim kültürüne olan eğilim artmıştır.

Akışkan ve geçici özelliklere sahip yeni toplumsallaşma biçimlerinin hâkimiyeti kendini hangi somut şartlarla meşrulaştırmaktadır? Bireyin birincil ihtiyaçlarını karşılamak için kimi malları “kullanması”, günümüzde çeşitlenme ve yenilenmeler aracılığıyla malların “tüketimi”ne dönüştürülmektedir.

Tüketim bize sürekli “bir şey”lerin eksikliğini vurgularken, popüler kültür de günlük yaşamdaki çoğunluğun eğilimlerini bize sürekli, hissettirmeden baskılamaya çalışır.

Pierre Bourdieu, günlük kültürün sosyal gruplar ve sınıflar arasında bir karşılaşma alanı olduğunu ve bir sosyal sınıfın gücünün ekonomik olarak görünse dahi o gücün aldığı şeklin aslında kültürel bir şekil olduğunu belirtir. Popüler kültürün her an ve herkes için erişilebilir oluşu kültürün değişiminin ne kadar hızlı, etkisinin de ne kadar geçici ve akışkan olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bu süreçte tüketim, klasik anlamında “ihtiyaçların tüketimi”nden uzaklaşarak, “konforun ve keyfin tüketimi”ne dönüşmüş, bu yeni tüketim şekli “mekânın tüketilmesi” hedefi ile AVM’lerde somutlaşmıştır. Yoğun bilgi akışı, tüketimin hızını ve şeklini dönüştürerek, bu yeni yapıya uyan mekânların oluşturulmasına, bireyin bu mekânlar sayesinde yeni sosyalleşme alanları yaratmasına ve toplumsal kimliğini mekânlar çerçevesinde güçlendirmesine neden olmuştur. (2)

Tüketim, çağımızın en belirgin ve belirleyici olgularından birisi haline gelmiş görünmektedir. Yine de, Türkiye’de tüketim toplumunun oluşumunun din ile ilişkisi üzerine literatürde çok fazla eser bulunmamaktadır.

Demirezen’in “Tüketim ve Din” (2011) isimli telif eseri bu anlamda önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Bir diğeri Köroğlu tarafından doktora tezi olarak hazırlanan “Tüketim Kültürü ve Din” başlıklı araştırmadır. Bu çalışmada yaş, cinsiyet, çevre gibi başka birçok faktörle beraber dindarlık düzeyinin, tüketim alışkanlıkları ve etkinliklerini ne düzeyde etkilediği istatiksel veriler üzerinden tespit edilip değerlendirilmiştir.

Modern sanayi toplumunun ürettiği kültürün başat ürünü olan bağlayıcı tüm bağlarından kurtulmuş benlik bilincindeki anlam kayması aşırı bireyciliğe yol açmış, Tanrı’ya olan inanç eskisi gibi tekrar kurulamamıştır. (4)

Ontolojik ve epistemolojik dayanaklarından mahrum bırakılmış modern insan varlığa, varlığın anlamına ilişkin sorunlarına tez elden cevap gibi gördüğü, Bell’in de dikkat çektiği hazcı, dışavurumcu, bireyselci yaklaşımlara yönelmesi kaçınılmaz olmuştur.

Hayat tarzı belli statü gruplarının ayırt edici yaşam biçimlerini anlatan kısıtlı bir sosyolojik terim iken, 1960’lardan itibaren tüketim kültürü içerisinde bireyselliği, kendini ifade etmeyi, stil sahibi bir öz bilinci çağrıştıran bir kavrama dönüşmüştür.  (5)

Modern yaşam koşullarında geleneğin çözülmesiyle beraber birey kendi olma krizine girmiştir. Kendi olma krizinin (Ewen, 1988) baş gösterdiği tüketim toplumu koşullarında hayat tarzı bir değer olarak şaşkınlık içindeki bireylerin imdadına yetişmiştir.

Benlik imgesini geliştirmek için aşkın ya da içsel referanslarını kaybeden, değerler sisteminden koparılmış bulunan birey nesnelerle, ürünlerle, kısaca metayla özdeşleşme yolunu tercih etmek durumunda kalmıştır. Artık bir kimsenin bedeni, giysileri, konuşması, boş zamanı kullanma şekli, yiyecek ve içecek tercihleri, ev, otomobil seçimleri onun beğeni ve üslup duygusunun bireyselliğinin, kimliğinin işaretleri olarak görülmeye başlanmış, böylelikle kimlik sorunu, hayatta tutulan yer meselesi kolay yoldan bir çözüme ulaşmıştır.

Geç modern dönemin tüketim insanının bunca çabası, Bell’e göre toplumun dinle bağlantısı bir kez koptuktan sonra ruhsal krizi aşmak için ortaya konan dünyevi anlam sistemlerinin oyalayıcı ve yetersiz olduğunu kanıtlamaktadır. (6)

Bunun nedeni Giddens’ın belirttiği Anlamsızlık boşluğudur. (Giddens, 1996, s. 181-208)

Bauman’a göre; bir toplumdaki iyiliğin ve kaliteli yaşamın ölçütünün o toplumun en alt tabakasında olanların yaşam deneyimlerine bakarak elde edilir. Tüketim toplumunda yoksulların olumsuz hayat kalitesinden yola çıkarak tüketim toplumunun insanlık için pek de iyi bir toplum olmadığı söylenebilir. Yoksulluk, mültecilik ve ötekilik gibi durumlarla karşılaşan bireylerin “dışarı atılmışlık” sendromu ile tüketim toplumunda yaşamak zorunda kaldıkları, getto, banliyö veya varoşlar gibi bulundukları yerlere kapatıldıkları ve tüketim kadetrallerinden aforoz edildikleri söylenebilir. (7)

Tüketim toplumundaki savurganlığı eleştiren Baudrillard (2015:40), tüketim toplumuna “çöp sepeti uygarlığı” der ve zengin toplumların bolluğunun savurganlığa bağlı olduğunu vurgulayarak “Bana fırlatıp attığın şeyi söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!” der.

İmtiyazsız, referansını kaybetmiş inanç, pratik ve değerler müntesiplerine sağlam bir dünya tasavvuru, hayat anlayışı, benlik projesi sunamamakta, en iyi ihtimalle gevşek kimlik referansları sağlayabilmektedirler. Mevlit dinlemek, domuz eti yememek hususunda gösterilen hassasiyetten ibaret Müslümanlık, Zülfikar kolyeleri, Pir Sultan Abdal’ın türkülerini dinlemek, Hz. Ali posterlerini asmaktan öteye gitmeyen Alevilik, haç taşımaktan ibaret Hristiyanlık genel örnekler kabilindendir.

Din, inanç ve bilgi boyutu değişikliğe uğramış yeni bireyin dünyasına dönerken geleneksel formatını değiştirmek durumunda kalmıştır. Yeni toplumsal hayatta din teolojik bir esas, dayanak noktası olarak değil, toplumsal ve manevi ihtiyaçlar gereği vardır. Hayatın her yönünü belirleme gücü yoktur. Ekonomi, hukuk, eğitim, politika, kamusal alan, özel hayat birbirinden özerkleşmiş ve dinin kendine ait alanında veya bireyin ihtiyaç duyduğu alanlarda gerçekliği söz konusudur. Artık toplumun zihin dünyası tüketim kodlarıyla bezelidir; Foucault’nun tabiriyle hakikat rejimi değişmiştir. Doğru, yanlış, güzel, çirkin gibi değer yargılarının referansları ve içinde ifade edildikleri tüketim söylemi yerleşmiştir. Tüketim değerlerinin, kodlarının dinin zayıfladığı bir ortamda kolayca neşvünema bulmasının psikolojik dayanağını Fromm (1996) sarahatle ifade etmektedir. Ona göre psikolojik açıdan tüketime sıkı sıkıya bağlanmanın duygusal kökenleri, hayatı anlamsız bulan, kendine, yaptığı işe, doğaya, diğer insanlara kısaca her şeye yabancılaşmış, canı sıkılan, boş, pasif, korkak ve izole edilmiş bir insan var oluşuna dayanmaktadır. Hem bu ruh haline kapılıp hem de nedenlerini açıklayamayan insan kaygılarını, belirsizliği ve duygularını tüketim tutkusuna emanet etmek durumunda kalmaktadır. (Fromm, 1996, s. 83-84) Bu durum bir hastalık halini işaret ettiği halde hemen herkes aynı hastalıktan mustarip olduğu için bilinç seviyesinde hissedilememektedir.

Sonuç

Küresel tüketim kalıplarının yönlendirdiği postmodern dünyada, dini hayat diğer küresel hayat formlarıyla iç içe geçmekte, yer yer erimekte ve sonuçta Featherstone’ın tabiriyle bir alt kültür olarak varlığını sürdürebilmektedir. Ancak dinlerin anlam dünyaları ile tüketim toplumundaki anlam dünyasının temel karşıtlıkları belli bir mücadele ortamı doğurmaktadır.

İnsana yaşam tarzı satan, bir varoluş tarzı satan ürünler aynı zamanda değer yükleyebilir hale gelmişlerdir. Böylelikle bireyin kimlik yaratma düşüncesinin yerine, bir kimlik satın alma düşüncesi yerleşmiştir.

Tüketim toplumunda medya aracılığıyla istek ve arzular oluşturulmaya çalışılmakta ve tüketimin hedonist bir şekilde gerçekleştirilmesi sağlanmaktadır. Maalesef bunun sonucunda metalar bireylere hükmeder hale gelmektedir. Bireyler metalar sayesinde kazandıklarını düşündükleri kimlikler ile mutluluğu aramakta ve kendi kendilerine yabancılaşmaktadır.

Allah’ın elçisi Muhammed (a.s) dini samimiyet olarak tanımladığı halde tüketim toplumunun yaygın niteliklerinden birisi de gösteri ve gösteriş üzerine kurulmuş olup (Debord, 1996), sergileme kültürünün (Taylor, 2007) hâkim olmasıdır. İmaj ve takva kavramlarını karşı karşıya koyarak meseleye yaklaşan Barbarosoğlu, takvanın olduğu yerde imajın, imajın olduğu yerde ise takvanın olamayacağının altını çizmektedir. (Barbarosoğlu, 2002, s.19) İnsanların algılarına hitap edip orada bir değer kazanmak için Baudrillard’ın deyişiyle ‘gibi olmakla, imaj oluşturmaya çalışmakla, sadece Yaratıcının rızasını gözetmeye çalışmak arasında uzlaştırılamaz bir aykırılık söz konusudur. Birinde görüntülerden, gösterilenin etkisinden arınıp içte olana, özde olana ulaşma çabası varken diğerinde mümkün olduğunca görünme, göründükçe var olma çabası, gösterdiği kadar var olduğu algısı hâkimdir.

İç huzurunu arayan insanın, bir iç terbiyeden geçmesini sağlayan dinin özünden kopuşu, onu kozmik bir anlam boşluğuna savurmuştur.

Sonuç olarak, tüketim toplumunu tanımlamak toplum düzenini anlamak açısından önemlidir. Tüketim konusu aşırı tüketim, toplumsal kaynak israfı, toplumsal yozlaşma, tüketimle gelen kültürel değişim ve kapitalist kültürün etkileri konuları dini inanç ve anlam dünyasından kopuşu izah etmekte önemli katkılar sunmaktadır.

İslam’ı ruh ve şekil bakımından layıkıyla hazmedebilmiş bir Müslüman, zarif, derin ve hassas bir denge insanıdır. Hiçbir mevzuda ölçüsüz hareket etmesi düşünülemez. Bilhassa ticari ve iktisadi mevzularda menfaatinden başka ölçü tanımayan bir anlayışı asla benimseyemez.

İslam dini, iktisadi ve içtimai sahada Müslümanların önüne pek çok kural koyar. Mü’minler bu kurallara uydukları takdirde, tüketim kültürünün toplumda yapacağı tahribat en aza iner. Fakat bu kurallara uyulmadığı zaman, başka sistemler ve onların ahlakı toplumda hâkim değer duruma geçer.

Din kuralları koyar, o kurallara uymak Müslümanın vazifesidir.

Öyleyse asıl sorumluluk Müslümanlara düşmektedir.

 

 

Kaynakça:

  1. Nil Esra Dal, Tüketim Toplumu ve Tüketim Toplumuna Yöneltilen Eleştiriler Üzerine Bir Tartışma
  2. Işıl Turkan, Alış-Veriş-Tüketim Mabetleri: Sosyoekonomik Açıdan Mekân Tüketiminde Türkiye Örneği
  3. Işıl Turkan, Alış-Veriş-Tüketim Mabetleri: Sosyoekonomik Açıdan Mekân Tüketiminde Türkiye Örneği
  4. Polama, 1993, s. 336. Bell
  5. Featherstone, 1995, s. 140
  6. Pişkin, Tüketim Toplumu’nda Din ve Dini Değerler: Lüks Hac ve Umre Örnek Olayı
  7. Şimşek,2014:179
  8. İsmail Demirzen, Tüketim Toplumunun Oluşumu ve Din ile Etkileşimi