İnsanın varlık ile kurduğu ilişki biçimini açıklamak için kullanılan açıklama modellerinden biri üretim/tüketim sarmalıdır. Eskiler bu kavramları karşılamak için Arapça’dan aldıkları istihsal ve istihlâk terimlerini kullanırlardı. İstihsal bir şeyi emek vererek ortaya çıkarmak, istihlâk ise onu tüketip yok etmeyi içermekteydi.

Bu perspektiften bakıldığında hayat, baştan sona bir üretim ve tüketim ilişkisi üzerine kurulmuş gibidir. İnsanın varlığından, kullandığı araçlara, bilgi manzumesinden davranış kalıplarına kadar sürgit devam eden bir üretim ve tüketim etkinliği mevcuttur. Ancak ne bir şey yoktan üretilebilir ne de bir şey tamamen adem anlamında tüketilip yok edilebilir. Çünkü bu sonuç ancak dirilten ve öldürenin (muhyî ve mumît) kudretindedir.

Esasında sorun varlık anlayışına gidip dayanmaktadır. Varoluşu açıklama biçimi, her türlü varlık ile olan ilişki biçimini belirlediği gibi kendisinin ürettiği değerler ile olan ilişki biçimini de belirlemektedir. Tam da bu nedenle ilahî iradenin düzenleyici kudretiyle varlığa biçtiği rol ve işlevi takdir etmek, üretim ve tüketim etkinliğinin doğru mecrasında akmasının temelidir. Bu takdir, üretimin hakikatinin keşf ve çoğaltma/intima, tüketimin hakikatinin de faydalanma/intifa olduğunun bilinmesini sağlar.

İlahî iradenin varlığa çizdiği rol ve işlevi bilmemek yeni rollerin ihdas edilmesine neden olur. Bu da genellikle yetki gasp içerecek şekilde üretim-tüketim etkinliğini kişiselleştirme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Etkinliğin kişiselleşmesi beraberinde tekelleştirme/inhisar ve sorumsuz tasarruf eğilimi doğurur. Kurulu bir düzenin bütün tabii ve beşerî kaynaklarını kullanarak sürdürülen üretim-tüketim sürecinin, ‘kişisel zekâ ve yetenekler’le veya bir açıklama şekli kabul edilmeyecek olan ‘şans’ faktörü ile değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bu yapısal dönüşümün sonucunda üretim ve tüketim sürecinin kahramanı yeniden üretilmekte ve üstün yetkilerle donatılarak sürecin merkezine konuşlandırılmaktadır. Artık üretimin ‘rızık aramak’ ve tüketimin ‘rızkını yemek’ ile bir bağı kalmamaktadır.

Her ürettiği ve tükettiği şeyde, diğer bir ifadeyle ürettiği veya tükettiği şey ile kendisine ayrıcalıklar elde etmeye yönelebilmektedir. Bu şekliyle üretim-tüketim sarmalı ayrışma ve seçkinleşme sürecinin adı haline gelmektedir. Bir sonraki aşamada ise kişiliği ve kimliği tanımlamaktadır. Ayrıcalık isteyen insanın sığındığı kalelerden biri haline gelmektedir. ‘Ağaçlar niçin büyür sanırsın, elbette güç kazanmak için’ diyen Nietzsche’nin söylediklerine bu bağlamında hak vermemek elde değildir. Belki bir ilavede bulunmak gerekir: Bütün güç arayışları esasında tahakküm ve ayrıcalık elde etmek içindir. O halde bir genelleme yapacak olursak şunu söyleyebiliriz: Ulvî olan ile bağını kesmiş bütün üretim ve tüketim paradigmaları en hayatî süreçlerden biri olan üretim-tüketim sürecini süflileştirmekten öteye gidememişlerdir.

Basit kişisel amaçlar ve haz kavramıyla ilişkilenen üretim sürecinin karşılığı tamamen alınır ve satılır türden maddi değerler ile tespit edilmiştir. Bütün değerler de aynı sürece uyarlanarak alınır ve satılır kılınmıştır. Bu, bütün değerlerin pazara dökülmesiyle sonuçlanmıştır. En kutsal değerler dahi ekonomik işlevlerine göre ölçülür olmuştur. Sürecin en uzağında olması gerekenler dahi en kutsal kavramları ekonomik rant aracına dönüştürmekten çoğu kez kurtulamamışlardır. Değişen değer tasavvuru en aşkın varlığı dahi profan bir telakkiyle alınır-satılır bir metâ’a dönüştürmüştür. Bu tasavvurun ırk, millet, cinsiyet ve din ayrımında bulunmadan yaygınlaşması, dünyevileşmenin küreselleşmesinden başka bir şey değildir. Dünyevileşmenin küreselleşmesi ise edna olanın diğer bir ifadeyle bayağı olanın küreselleşmesinden öte bir anlama gelmemektedir. Bu gelişmeler sonucunda neşvünema bulmuş dünyevileşmiş nazarlarda sahip olunanlar rızk olarak verilenler değildir. Bu nedenle de üretim-tüketim kavramlarının yanına üçüncü bir kavram olarak ‘biriktirme/ yığma’ kavramı yerleşmiştir. Biriktirdikçe biriktirmek, yığdıkça yığmak ve bu yığına sırtını yaslayarak iktidar ve haz temin etmek, temel bir yöneliş haline gelmiştir.

Yaratılmış varlığı aşan bir üst belirleyicinin bulunmadığı, başarının tamamen kişinin aklının ve emeğinin eseri olduğunu savunan bir zihniyetin oluşturduğu üretim ve tüketim kültürünün sonucu ise üretim ve tüketim çılgınlığıdır. Bu düzeni kuranlar, dönüp oluşturdukları toplumu tanımladıklarında adına ‘tüketim toplumu’ demektedirler. Esasında sorgulayan bir zihnin tespit edebileceği iyi bir adlandırmadır bu. Dokunduğu her şeyi asli kimliğinden ve değerinden uzaklaştırarak işlevselleştiren bir topluma başka nasıl bir adlandırma yapılabilir ki? Her değeri tüketen ve yalnızca tüketmek için değer üreten bir topluma başka ne denilebilir? ‘Kişi, en iyi kendisini bilir’ ilkesinden hareketle tüketim toplumunun kurucularına, doğurdukları çocuğa ad koyma hakkını tanımakta bir sakınca gözükmemektedir. 19. yy. ile birlikte gelişen sanayinin insanlığa armağanı tüketim toplumdur. Bu toplumun sabitleri yoktur, iktidar ve haz tutkusu için işlevsel kılacağı emtiası vardır. İnsan, tabiat, evren, hatta başta Yaratıcı olmak üzere bütün kutsal değerler, haz almak ve iktidar kurmak için tüketilecek araçlardır.

Bu toplumda tüketim, mutluluğun en önemli kriterine dönüşmekte ve tüketim miktarı bireysel ve toplumsal mutluluğun göstergesi haline gelmektedir. Artık daha çok tüketenlerin mutlu olduğu varsayımı sorgulanmaz bir bilinçaltı önkabulüdür. Kişinin ne kadar mutlu olduğu, ne kadar emtia tükettiğiyle ölçülmektedir. Tükettiği emtianın ‘marka değeri’ bu mutluluğu katlayan ihmal edilmez unsurlardan biridir. Tüketim semtleri, mekânları ve tarzları mutluğun pekiştirici unsurlarıdır. Tüketmek için biriktirmek, tüketmek için çoğaltmak üretimin temel felsefesi haline gelmiştir. Bu nedenle tüketim gücü sağlayan, ‘yığını’ daha büyük olan daha mutlu addedilir olmuştur. Geniş kitlelere kabul ettirilen bu hayat felsefesi sayesinde ‘mutlu azınlık’ kavramıyla ifade edilen bir kesimin bütün akıl almaz ve hiçbir insani değere yaslanmayan iş ve uygulamaları koruma altına alınmıştır.

Tüketim toplumunun tüketim çılgınlığı her şeyden önce zihinsel ve psikolojik temellidir. Tüketime konu olan emtianın orijinal tüketim değerini ifade eden ‘yarar değeri’ yerini ‘imaj ve gösteri değeri’ne terk etmiştir. Tüketim etkinliğinde ihtiyaç kavramının gerçekliği kalmamıştır. Çünkü kitle iletişim araçlarının sağladığı imkânlarla her alana ulaşabilen reklam sektörü sayesinde ‘sahte ihtiyaçlar’ üretilmiştir. Zaten tüketim toplumunun en önemli özelliklerinin başında, ihtiyaç üretimi gelmektedir. Üretilen ihtiyaçların kitlesel düzeyde dinamik bir şekilde talep edilmesi, tüketim toplumunun işlediğinin en önemli göstergesi kabul edilmektedir. Herhangi bir nedenle talep daralmasının yaşanması da yerel veya küresel krizin habercisidir.

Her düzeye uygun tüketim emtiasının üretilmesi ve ihtiyaç haline getirilmesi, tüketimi bir hayat tarzı haline getirmektedir. Tüketimin niteliği de hayat tarzlarının belirleyici unsuruna dönüşmektedir. Bireylerin veya toplumsal kesimlerin ‘ayrışma ve iktidar arayışları’ öncelikle tüketilen emtianın niteliğinde neşvünema bulmaktadır. Bunun en açık göstergesi, tüketim gücü artan birey ve ailelerin gittiği lokantadan giyindiği mağazaya ve oturduğu semte kadar hızlı bir ayrışma içerisine girmesidir. Yoksulu bulunmayan sitelere ve semtlere göç etmesi, hep ayrışma ve iktidar arayışının bir yansımasıdır. Tüketime dayanan bu ayrışma ve iktidarın, eleyerek ilerlemekten başka bir seçeneği zaten yoktur. Semtlerin, konutların, mağazaların, dinlenme mekânlarının keskin bir şekilde ayrışmasının nedeni de budur. Sistem, ortak insani bir standart içerisinde yaşamak gibi ortak bir paydaya dayanmamaktadır. Tüketim gücü yüksek olanın hiçbir sosyal sorumluluk duygusu taşımadan tüketebileceği, hatta bu tüketimin onun gücünün nişanesi sayıldığı şehirlerin, semtlerin, mekânların inşa edilmesi kaçınılmazdır. Bu durum kendi ekonomik ve sosyal kesiminden başka hiçbir tanıdığı olmayan insanlar üretmektedir. Sınıf atlayacak imkânlara ulaşanların tasını tarağını toplayarak etrafı kalın duvarlarla çevrilmiş semtlere taşınmak istemesinin birçok açıklaması yapılabilir. Ancak bunların en temelinde tüketim toplumunun ürettiği tasavvurun bulunduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Tüketimin belirleyici hale geldiği ancak tüketim gücünün eşit olmadığı bir toplumsal düzende, sahip olduklarıyla övünen ve onlarla tahakküm kurup imtiyaz elde etmeyi amaçlayan insanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu durum aslında yeni toplumun kendi ‘kutsallarını üretmesi’nden başka bir şey değildir. Ekonomik güç, iktidar araçlarının en önemlisi haline gelip buna modern dünyanın hazcılığının yalancı câzibesi eklemlendiğinde, üretim araçlarının sağladığı güce sahip olanlar paradoksal olarak kutsanmış ve yeni çağın tartışılmaz ve sorumsuz (layüs’el) ikonlarına dönüştürülmüştür. Bu durumun Kur’an dilindeki karşılığı ‘varlık ile şımartılmışlar’dır (mutrefin). Sembol ismi ise Karun’dur.

Nimetin bol olması anlamına gelen ‘t-r-f’ kök fiilinden türeyen mütref sözcüğü, kendisine bol nimet verilen anlamına gelir.[1] Geçim araçlarının bolluğu esası itibarıyla kınanacak bir durum değildir. Sorun, nimetin bol oluşunda değil, nimet ile kurulan ilişki biçiminde yatmaktadır. Mütref, sahip olduklarını kendisinin akıl ve yeteneğinin sonucu olarak görür (Kasas, 28/78). Sahip olduklarını gösteriş ve israf ile tüketir. Toplumun ıslahına değil yozlaşmasına öncülük eder. Refah peşine düşerken yozlaşan ya da refahı haz ve zevke indirgeyen toplumlar tam da bu nedenle uyarılmaktadır: “Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkâr kimseler oldular” (Hûd, 11/116). Gösteriş, debdebe, tefahur ve kibirden ibaret olan hayat tarzlarına ve gayr-ı insanî/ahlakî ilişkilerine rağmen tüketim toplumunun bireyleri tarafından taklit edilirler (Kasas, 28/78–79). Uyarı mekanizmaları çalışmaz. Onlar da azdıkça azarlar, sınırları aştıkça aşarlar. Din, ahlak ve hukuk toplumsal düzeni korumaya kâfi gelmez. Ne dinin telkin ettiği Allah’a ve âhirete iman ne de sultanın kılıcıyla temsil edilen siyasal iktidarın kudreti bu yozlaşmanın önüne geçemez. İşte o zaman İsra Sûresi’nde ifade edilen (17/16) toplumsal helak gerçekleşir.

Kur’an, tüketim toplumunun bireysel haz ve mutluluğu esas alan egoizmine karşın israf ve cimrilikten uzak bir şekilde ihtiyacı gözeten bir infak/harcama ahlakı geliştirir:

“O [Rahman’ın kulları] ki, harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik gösterirler. Bu ikisinin arasında orta/dengeli bir yol edinirler” (Furkan, 25/67).

“Ve (ey insanoğlu,) yakın(ların)a hak(lar)ını ver; düşküne de, yolda kalmışa da; ama sakın [elindekini] anlamsız, amaçsız bir biçimde saçıp savurma. Çünkü bil ki, saçıp savuranlar Şeytan’ın kardeşleridir…” (İsra, 17/26).

“Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın” (İsra, 17/29).

Bu âyetler birey, aile ve yakın çevrenin ihtiyaçlarını karşılamak için tutulması gereken yolu göstermektedir. Yöntem iki aşırı ucun (ifrat ve tefrit) gösterilmesidir. Anahtar kelimeler ise savurganlık ve cimriliği ifade eden “israf”, “tebzir” ve “katr” kavramlarıdır. Konunun kavranması için verilen örnek, sımsıkı boyna bağlanan bir el ile içerisinde hiçbir şey tutmadan döken eldir. Bu şekilde Kur’an yersiz tüketimi (israf), gösteriş ve şımarıklık için tüketimi (tebzir) yasaklamıştır. Bunun gibi asli ve tamamlayıcı ihtiyaçlarını karşılamak için gereken harcamadan kaçınmak da cimrilik (katr) olarak nitelenmiş ve yasaklanmıştır.

Her bireyi tek tek tüketiciye dönüştürürken doyumsuzlaştıran tüketim toplumu, aslında en başta bireyi tüketmektedir. Onun hayat enerjisini, umutlarını dahası bizzat hayatını tüketmektedir. Bu tükenişe karşı yapılacak ilk iş ahlaki bir karşı duruş sergilemektir. Kur’an’ın kişisel tüketim ile ilgili bu ilkeleri esas alındığında, tüketim toplumunun sahte ihtiyaçlar üreten çarkına çomak sokulmuş olur. Bir nehrin başında abdest alırken bile israf etmemeyi öğütleyen Hz. Peygamber’in mesajı bu bağlamda yeniden okunmalıdır.

Tüketim toplumunun tek kişilik haz girdabından çıkmanın ikinci altın kuralı ise ‘infak toplumu’na doğru yol almaktır. İnfak kelimesi Arapça’da malın elden çıkması, harcama yapmak, (satılıp) gitmek, bitmek, tükenmek vs. gibi anlamlara gelse de terim olarak ‘hayr yolunda yapılan harcamalar’ı ifade eder.[2] Bu genişliği ile kavram dinen farz kılınmış harcamaları ve mendub harcamaları içerisine alır. Râzî’nin tasnifine göre farz olan infak;

  1. Türü, miktarı ve zamanı belirlenerek farz kılınan infak (zekât)tır ki, birçok âyette emredilmiştir.
  2. Kişinin kendisi ve bakmakla yükümlü oldukları için yaptığı harcamayı (nafaka),
  3. Cihad için yapılan harcamayı içerisine alır. Mendup olan infak ise “Size ölüm gelmeden önce size rızık olarak verilenlerden infak ediniz” (Bakara, 2/254) âyetinde ifade edilen sadakadır.[3] Gerek zorunlu gerekse gönüllü şekliyle infak, namaz ile birlikte iman ehlinin temel sorumluluğu arasında yer almaktadır. Namaz dikey/manevî yücelişi, infak ise yatay/sosyal derinliği ifade etmektedir. Sosyal sorumluluk imanın bir yansımasına dönüştürülmüştür. Tüketmek için değil, infak etmek için kazanmak öğreti haline getirilmiştir. Kazandığını tüketim sektörünün hizmetine sunmak veya kendisinden sonrakiler için yığmak değil, âhiret sermayesi yapmak için gizli veya açık olarak, darlıkta ve bollukta infak etmek öğütlenmiştir. Kur’an’ın inşa ettiği toplumun neden bir infak toplumu olduğunu görebilmek için Kur’an âyetlerinden derlediğimiz ilkelere bakmak yeterli olacaktır: 1. Sahip olunan malda kişiden gayrı hak sahipleri vardır. Bu hak sahiplerinin hakkını vermek gerekir (İsra, 17/26). 2. Sahip olunan mal esası itibarıyla Allah’ın insanın kullanımına verdiği paydan (rızık) ibarettir (Bakara 2/3). Allah’ın malını Allah’ın kullarından esirgemeye kişinin hakkı yoktur. “Yerin ve göğün mirası Allah’ın iken nasıl Allah yolunda infak etmezsiniz” (Hadid 57/10) hitabı bu hakikati hatırlatmaktadır. Bu nedenle iman ehli, alış-verişin, fidyenin, şefaatin kâr etmediği gün gelmeden rızık olarak kendisine verilenlerden infak etmelidir (Bakara, 2/254). Her türlü gösteriş ve debdebe için harcama yapmaktan kaçınmayan inkârcılara Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden infak edin denildiğinde takındıkları tutumu takınmak müminin tutumu olamaz: ”Onlara, ‘Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infak edin’ denildiği zaman, inkâr edenler iman edenlere, “Allah’ın, dilemiş olsa kendilerini doyurabileceği kimselere mi yedireceğiz? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz’ derler” (Yâsîn, 36/47). 3. İnfakın nelerden ve hangi miktarda yapılacağının en genel çerçevesi iki kavram ile çizilmiştir. Bunlardan biri ‘tayyibat’, diğeri ise ‘afv’ kavramlarıdır (Bakara, 2/219,267). ‘Tayyibat’ temiz ve helal kavramlarını içermektedir. İnfak edilebilecek malların niteliğini belirlemektedir. Bu çerçevede ‘tayyibat’ ifadesi, hem kendisi hem de kazanım şekli meşru olan malları ifade etmektedir. Bu sınırlamanın uzantısı olarak da temiz olmayan mallardan (habis/haram) infak olmayacağını ifade etmektedir. İnfakın hangi miktarda yapılacağı ise ‘afv’ kavramı ile tespit edilmiştir. “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki, ‘afv’ olanı…” (Bakara, 2/219). Afv kelimesi için iki kök anlam söz konusu edilmiştir. Biri, ‘fazla’[4] diğeri de infakı kolay olandır.[5] Bu çoğunlukla kişinin ve ailesinin temel ihtiyaçlarından fazla olan şeydir. Hz. Peygamber’in ailesinin bir yıllık azığını imkân olduğunda hazır tuttuğu, “Sadakaların hayırlısı zengin bırakandır…” dediği ve Cabir (r) anlatımına göre Hz. Peygamber’in yanına gelip elindeki altını göstererek, “Ey Allah’ın Rasulü bunu sadaka olarak al. Allah’a ant olsun ki başka bir şeyim yok” diyen kişinin bu teklifini kabul etmemesi, bu âyetin açılımı içerisinde değerlendirilmiştir.[6] Yahudi ve Hıristiyan şeriatleriyle karşılaştırıldığında diğer hususlarda olduğu gibi infak konusunda da İslâm, ne Yahudilik’te olduğu gibi tam bir sertliği ne de Hıristiyanlıkta olduğu gibi tam bir müsamahayı yol edinmeyip bu ikisi arasında orta/ mutedil bir yol takip etmiştir.[7]
  4. Zorunlu infak’ın ölçüsü ‘afv’ kavramı ile belirlenen çerçeve olsa da infak toplumu, önemli ölçüde gönüllü yardımlaşma ve dayanışmaya dayanır. İmanın ve ahlakın gerektirdiği ödevler çoğu kez özveri ister. Bu özverinin bir boyutunda daima infak yer alır. Çünkü dünyanın kendisiyle mamur olduğu araçlardan biri ekonomik imkânlardır. Bu yönüyle infak toplumunun en temel özelliği, gizli veya açık, bollukta ve darlıkta infak etmeleridir (Âl-i İmran, 3/134). Sevdiklerinden infak etmedikçe erdemliliğe (birr) ulaşamayacakları ilahî bir tespittir (Âl-i İmran, 3/92). Zaten tam da bu nedenle infak toplumu olmak zorundadırlar. Üstelik başa kakmadan ve eziyet vermeden bu ödevlerini yerine getirmelidirler (Bakara, 2/263).
  5. Bu toplumda infak, her kesimin gücü nispetinde katıldığı bir süreçtir. İnfakın ulaşması gereken toplumsal kesimler veya toplumsal sorumluluk projeleri toplum yararı (maslahat) ilkesine göre belirlenmiştir. Bu görevin ifası için çeşitli kurumlar ihdas edilebilir. Birçok zaman bu görevleri ifa edecek kurumların varlığı işleri kolaylaştırır ve hizmeti etkinleştirir. Bu çevrede İslâm medeniyetini diğerlerinden ayıran en büyük özelliğinin vakıf medeniyeti olduğu hatırlanmalıdır. Ancak Kur’an’ın önceki din sâliklerine getirdiği şu çarpıcı eleştiri hiç unutulmamalıdır: “Ey iman edenler! Doğrusu hahamların ve rahiplerin çoğu halkın mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele!” (Tevbe, 9/35).

Râzî, “Halkın malını haksız yollardan yeme” ifadesinin neleri içerdiği hakkında dört görüş nakletmektedir. Birincisi, Yahudi hamamlarının ve Hıristiyan rahiplerinin dinin ahkâmını kolaylaştırmak (tahfif) için rüşvet almaları. İkincisi, haham ve rahipleri avam insanları, “Bize hizmet etmeden ve bizi hoşnut etmek için mallarınızı harcamadan Allah’ın rızasını kazanamazsınız” diyerek aldatmaları. Üçüncüsü, Tevrat’ta Hz. Muhammed’in peygamberliğine işaret eden ifadeler bulunmaktaydı. Hamamlar ve rahipler bu ifadelere taassup ehli avamın hoşuna gidecek bâtıl teviller getirirlerdi. Bu şekilde avamın gönlünü eder, onlardan rüşvet alırlardı. Dördüncüsü ise, haham ve rahipler, avamın yanında hak olan dinin kendi dinleri olduğunu ifade ederlerdi. Avam bunu kabul edince, “Hak dini güçlendirmek vaciptir” derlerdi. Daha sonra, bu işi yapacak din adamları güçlü ve saygın olmadan bu gerçekleşemez derlerdi. Bu şekilde halkı malları ve canlarıyla kendi hizmetlerine koşarlardı.[8] Bu tarihsel değerlendirmeler göstermektedir ki insanların mallarını haksız yere yemenin birçok yolu bulunmaktadır. Buna yeni yol ve yöntemlerin ilave edilmesi hiç de güç değildir. Hepsinin temelinde ise dinin insanlara kazandırdığı infak ahlakını çeşitli yollarla suiistimal etmek yatmaktadır. Tüketim toplumu, değerleri tükettiği için yıkıma sürüklenir. Bu suiistimal de ilahî vahyin ana çağrısının yitip gitmesine yol açar. Bu nedenle, infak toplumu infak kurumları ihdas eder ve geliştirir, ancak ‘infak baronları’nın ortaya çıkmasına izin vermez. Çünkü bu toplum, değerler üzerine kurulmuş dengeli/ vasat bir toplumdur.

MEHMET BİRSİN

[1] İsfehânî, er-Râğıb, Müfredâtu Elfâzi’l-Kur’ân, Thk. Safvân Adnân Dâvûdî, ed-Dâru’ş-Şâmiyye & Dâru’l-Kalem, Dımeşk 1412/1992, s.166.

[2] ez-Zemahşerî, Cârullah Ebi’l-Kâsım Muhammed b. Ömer, el-Keşşâf an hakâiki Ğavâmidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fî Vücûhi’t-Te’vîl, Mektebetu’l-Ubeykân, Riyad h.1418/1988, I/154

[3] er-Râzî, Fahruddin Muhammed b. Ömer b. el-Huseyn b. Ali et-Temimî el-Bekrî eş-Şâfiî, et-Tefsîru’l-Kebîr ve Mefâtîhu’l-Gayb, Dâru’l-Fikr, et-Tab’atu’l-Ûlâ, Beyrût h.1401/1981m., III/35.

[4] er-Râzî, VI/51

[5] İsfehânî, s.574; er-Râzî,VI/51.

[6] er-Râzî, VI/51-52.

[7] er-Râzî, VI/52.

[8] er-Râzî, XVI/43-44