Tövbe: “Asalet” Simgesi

Günah işleyen kimse, asıl ve öz olarak günahkâr olmaz. Hıristiyanlıkta olduğu gibi orijinal günah düşüncesi islamiyet’te yoktur.

Tarih : Mart 07, 2016
Sayı : Eylül-Ekim 2013
Konu : İrfan
Yazar :Kadir CANATAN

GÜNAH İŞLEYEN KİMSE, ASIL VE ÖZ OLARAK GÜNAHKÂR OLMAZ. HIRİSTİYANLIKTA OLDUĞU GİBİ ORİJİNAL GÜNAH DÜŞÜNCESİ İSLAMİYET’TE YOKTUR.

İNSAN SADECE BAZI DAVRANIŞLARI İTİBARİYLE GÜNAHKÂR OLUR, FAKAT PİŞMAN OLUP TÖVBE ETTİKTEN SONRA ASLİ HÜVİYETİNE DÖNER.

GÜNÜMÜZDE “GÜNAH ÇIKARMA” İŞLEMİ, KİLİSE VE DİN ADAMLARINDAN PROFESYONEL BÜROKRATİK KURUMLARA GEÇMİŞTİR

İNSAN TÖVBELERİ KABUL EDEN VE BAĞIŞLAYAN BİR TANRI FİKRİNE YÖNELMEDİKÇE, GERÇEK ANLAMDA ARINMAYACAK, SÜREKLİ OLARAK YAPTIKLARINI TEKRARLAYACAK VE HEP TÖVBELERLE YAŞAYACAKTIR; AMA ASLA TÖVBEKÂR OLMAYACAKTIR.

İSLAM’IN ÖNGÖRDÜĞÜ ASALET, DOĞUŞTAN GELEN YA DA GELDİĞİNE İNANILAN BİR SOYLULUK DEĞİL, KAZANILAN BİR ASALETTİR.

TÖVBE, BİR TOPLUMDA TELAFİ MEKANİZMASI OLARAK İŞLİYORSA, BU TOPLUM KESİNLİKLE “TÖVBEKÂR”LARDAN OLUŞAN BİR TOPLUMDUR.

TÖVBENİN ŞARTLARI, PİŞMANLIK HİSSİ, DERHAL HATAYI TERK ETMEK VE BİR DAHA ESKİ HALE DÖNMEMEYE AZMETMEKTİR.

Kur’an’ın dokuzuncu sıradaki Tövbe Sûresi, Hicret’in dokuzuncu yılında meydana gelen olaylarla bağlantılı olarak indirilmiştir. Bu sûre, söz konusu yılın en önemli olayı Tebük Seferi’ne hazırlık ve savaş sonrasında, Müslümanların durumuyla onların Medine toplumundaki farklı gruplarla ilişkilerini yansıtır. Bu sûre üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümünde (1-37) Hac esnasında Mekkeli müşriklerle ilişkiler ele alınmaktadır. İkinci bölüm (38-72), Tebük Seferi’ne hazırlıkların yapıldığı aşamada Müslümanların aktif olarak cihada katılmalarını teşvik eder. Üçüncü bölümde (73-129) ise, Tebük Savaşı’nın akabinde Medine’de Müslümanların kendi iç sorunları ve diğer gruplarla ilişkilerine değinilmektedir.

Bu sûrenin “Tövbe” ismini alması, sûrenin son bölümünde (102-118 âyetleri arasında) savaşa katılmayan Müslümanların tövbelerinden kaynaklanmaktadır. Bu Müslümanların savaş karşısındaki tutumları, İslam’da önemli bir yer tutan “Tövbe” ibadetinin açıklanmasına vesile olmuştur. Tövbe, sözlükte “asıl olana geri dönmek” demektir. Terminolojik anlamda ise, kulun günahını itiraf etmesi, ondan pişmanlık duyup bir daha yapmamak üzere karar vermesi ve Allah’ın da bu “öze  dönüşü” kabul ederek günahını bağışlamasıdır.

Dokuzuncu sûrenin meşhur ve yaygın adı bu olmakla birlikte, başka isimlerle de anılmıştır/anılmaktadır. Bereâ ismi, sûrenin diğer yaygın adıdır. İlk âyette geçen “berâet” kelimesinden dolayı sûreye Berâe sûresi adı da verilmiştir. “Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır.” (9:1). Sözlük anlamıyla bu kelime, “ilişkiyi kesme”, “uyarı-ültimatom”, “anlaşmayı bozma” ve “yükümsüzlük” gibi anlamlara gelir. İlk yüzyıllarda daha yaygın olan bu isim, daha sonraki dönemlerde yerini tövbeye bırakmıştır. Bu iki ismin dışında sûrenin daha birçok ismi bulunmaktadır, ancak bunlardan hiçbiri Müslümanların zihninde öncekiler kadar iz bırakmamıştır. Bu sûrede Tebük Seferi ve bunun karşısında Müslüman ve gayri-Müslimlerin tutumlarının merkezi bir konu olması ve daha yaygın bir isim olması dolayısıyla, biz ilk ismi esas aldık ve simgeleştirme işlemini bu isimden hareketle yaptık.

Tevbe Sûresi’nin indirilmesine sebep olan Tebük Seferi, Hz. Muhammed’in hayatında ve onun komutasında gerçekleştirilen son savaştır. Savaş, Bizans hakimiyeti altında bulunan yörelere ve kabilelere gönderilen elçilerin öldürülmesi üzerine yapılmış, toprak kazanmaktan ziyade Müslümanların hakkını ve hukukunu korumaya yönelik bir savunma savaşıdır. Bu savaş, Arap müşriklerle yapılan savaşlardan farklı olarak Bizans ordusunun geri çekilmesiyle kazanılmış ve Müslümanları moral olarak yüceltmiş bir zaferdir. Fakat bu savaşın öncesinde ve sonrasında vuku bulan olaylar, Müslüman toplumda dalgalanma meydana getirmiş ve onların kendi konumlarını gözden geçirmesine sebep olmuştur.

Bu savaşın en önemli toplumsal etkisi, Medine toplumunda Müslümanların ya da Müslüman gözükenlerin sınanmış olması ve onların gerçek kimliklerini ortaya çıkarmış olmasıdır. Bu savaşla Medine halkı ve Müslümanlar çetin bir şekilde sınanmıştır. Savaş karşısındaki tutumlarıyla Kur’an, söz konusu sûrede, dört gruptan bahsetmektedir:

1)              Gerçek müminler ki, bunlar “İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlardır, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” (9:100).

2)              İkinci grup, Müslüman olduğu sanılan ama gerçekte öyle olmayan münafıklardır. “Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir.” (9:101).

3)              Üçüncü bir grup, savaşa katılma hususunda ihmalkâr davrananlardır, ama sonuç olarak bunlar pişman olmuş Müslümanlardır. “Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (9:102).

4)              Üçüncü grup tövbe ettikleri için bağışlanmışlardır. Fakat bunun dışında bir başka grup daha var ki, bunların konumu Allah’a kalmıştır. “(Sefere katılmayanlardan) diğer bir kısmı da, Allah’ın emrine bırakılmışlardır. Bunlara ya azap eder ya da tövbelerini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (9:106).

5)              Son olarak münafıkların bir kısmı, savaşa katılma konusunda aktif direniş sergilemekle kalmamış, Müslümanlara yönelik zararlı faaliyetlere de girişmişlerdir. “Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kastımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.” (9:107).

Bizi burada sadece üçüncü grup ilgilendirmektedir. Çünkü bu grup, yaptıkları işlerden dolayı pişman olup, tövbe etmişler ve tövbeleri Allah tarafından kabul edilmiş olan Müslümanlardır. İşte, bu Müslümanların tövbesi, Tövbe Sûresi’nin adının verilmesine vesile olmuştur.

Tebük Savaşı sırasında Ebu Lubabe b. Abdul Menzer ve arkadaşları, makul ve meşru bir gerekçeleri olmadığı halde savaşa katılmak istemediler ve evde kaldılar. Bunların samimi birer Müslüman olduklarından şüphe yoktu. Söz konusu sahabe, Akabe Biatı sırasında İslam’ı kabul etmiş ve Bedir, Uhud ve daha birçok savaşta hazır bulunmuştu. Hz. Peygamber savaştan döndükten sonra, bu grup hakkında olumsuz bir kanaate sahip olduğu, söz konusu kişilere bildirilince mahcup oldular ve kendilerini cezalandırma yoluna başvurdular. Kendilerini mescidin direklerine bağlayıp af edilinceye kadar açlık orucu tuttular. Birkaç gün sonra şuurlarını kaybedip bitkin düşünce, Hz. Peygamber Allah ve Resûlü’nün onları affettiklerini söyledi. Bunun üzerine ilgili kişiler evlerine gidip bütün mal ve servetlerini işledikleri günahlarına karşı bir fidye olarak vermek istediler. Hz. Peygamber onların mallarının sadece üçte birini alarak gerisini onlara iade etti. Bu tutumları nedeniyle haklarında şu âyetler nazil oldu: “Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Onlar, kullarının tövbesini kabul edenin ve sadakaları alanın Allah olduğunu; tövbeyi çok kabul edenin, çok merhametli olanın Allah olduğunu bilmediler mi? De ki: “Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.” (9:102-104).

Bu âyetlerden anlaşılacağı üzere söz konusu grup bağışlanmak için önce suçlarını “itiraf” etmişler, sonra da bununla yetinmeyip mallarından “sadaka” vermişlerdir. Bu iki işlem onların gerçekten de pişman olduklarının bir göstergesi olarak görülmüş ve bağışlanmışlardır. Fakat bağışlanma sonrasında yapacakları eylemlerinde de kararlı olmaları istenmiş ve bu konuda Müslümanların takipçi olacakları belirtilmiştir. Çünkü tövbe olayında en önemli husus, işlenen suçları bir daha işlememek ve bu konuda istikamet sahibi olmaktır.

İslam’a göre insan zayıf yaratılmıştır. Günah işlemek, insanın bir özelliği olduğundan bundan kurtulmak üzere Allah insanlara açık bir kapı bırakmıştır. Bu kapıda  şüphesiz ki “Tövbe Kapısı”dır. Günah işleyen kimse, asıl ve öz olarak günahkâr olmaz. Hıristiyanlıkta olduğu gibi orijinal günah düşüncesi İslamiyet’te yoktur. İnsanlığın atası olan Âdem ve Havva günah işlemişler, fakat tövbe ederek asli kişiliklerini yeniden bulmuşlardır. İnsan sadece bazı davranışları itibariyle günahkâr olur, fakat pişman olup tövbe ettikten sonra asli hüviyetine döner. Bu nedenle Tövbe Sûresi’ni “Asalet” kelimesiyle simgeleştirdik. İnsan, iman ve iyilikle asalet kazanır. İslam’ın öngördüğü asalet, doğuştan gelen ya da geldiğine inanılan bir soyluluk değil, kazanılan bir asalettir. Bu asalet, kimi günah ve suçlarla kirlenebilir. Fakat insan bunlardan içsel bir arınma ve aynı duruma bir daha düşmeme konusundaki kararlı tavrıyla kurtulabilir.

Allah bu konuda insana söz vermiş ve insanla bir sözleşme yapmıştır: “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır. Bunlar, tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele” (9:111-112).

İslam’da tövbe eyleminin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir kanıt, “tevbe” kavramının türevleriyle birlikte Kur’an’da doksana yakın yerde tekrarlanmış olmasıdır. Tövbe kelimesinin geçtiği yerlerde, genellikle Allah’ın affedici olduğu ve rahmet sahibi olduğu hatırlatılır. Tövbe, bir yönüyle insanın “zayıflığı”nı telafi etme mekanizması iken, diğer yandan da Allah’ın af ve merhametini gösteren bir işarettir. Bu noktada iki taraflı bir dönüş söz konusudur: Tevbe, kul hakkında günahtan ve itaatsizlikten dönmeyi, Allah hakkında ise cezalandırmaktan dönmeyi ifade eder. Kul, hata ettikten sonra Rabbi’ne döner, Rabbi de onun kendisine dönmesini kabul eder.

Üzerinde iyi düşünülürse tövbenin hem bireyi ilgilendiren psikolojik bir boyutu, hem de toplumu ilgilendiren sosyolojik bir boyutu bulunmaktadır. Birey, içine battığı kirlerden tövbe yoluyla kurtulur ve temizlenir. Günah yükünden kendini kurtarmış olan insan rahatlar ve huzura kavuşur. Pişmanlık ve itiraf, suçluluk psikolojisinden kurtulmanın ilk adımıdır. İşledikleri suçları, açık ya da gizliden gizliye itiraf etmeyen kimse suçluluk ve günah psikolojisiyle yaşar ve hayatından keyif almaz. Bu duygu, gün geçtikçe artan bir etkiyle onu rahatsız eder ve hatta ruhen yok eder. Ama itiraf etmiş kişi, sırtındaki yüklerden kurtulur ve kendini iyi hisseder. Hele tövbe ettiğinde Allah’ın kendisini bağışlayacağını bilirse, bu onu daha da sevindirir. Tövbe sürecinden geçmiş bir kişi, günah işlemeden önceki haline dönmüş bir kişidir ve o yeniden günah işlememeye daha fazla yatkın bir kişilik kazanmıştır.

Elbette günahlarından tövbe eden ve bir daha dönmemek üzere kendini koşullandırıp konumlandıran bireylerden oluşan bir toplum, bireylerini böyle bir sürece tabi kılmayan bir topluma kıyasla aynı durumda olmayacaktır. Tövbe, bir toplumda telafi mekanizması olarak işliyorsa, bu toplum kesinlikle “tövbekâr”lardan oluşan bir toplumdur. Tövbekârların oluşturduğu bir toplum, kir ve paslardan arınmış, “temiz” bir toplumdur. Hem af hem de ceza birer ıslah yöntemidir. İslam, suçlu ve günahkâr insanları bazen af yoluyla, bazen de ceza yoluyla ıslah etmektedir. Sanıldığının aksine ceza her zaman ve her olayda etkili değildir. Affetmek de, en az ceza kadar etkin olabilir. Fakat aftan önce kişinin yaptığı işten pişmanlık duyması ve bir daha işlemeyeceğine dair  kararlı bir tutum sergilemesi gerekir.

Tasavvuf kültüründe tarikata girenlerin yaptığı ilk iş tövbedir. Onun için tövbe süluk ehlinin ilk menzilidir. Masivadan (yani Allah dışındaki her şeyden) Hakk’a dönmek, nebi ve velilerin tövbesidir. Avam günahtan, havas ise gafletten tövbe eder. Tövbenin şartları, pişmanlık hissi, derhal hatayı terk etmek ve bir daha eski hale dönmemeye azmetmektir. Tövbe türlü türlüdür: Cehennem korkusuyla yapılan tövbeye tevbe, cennete girme ümidiyle yapılan tövbeye inâbe, sırf Hak için yapılan tövbeye evbe denir. İlk ikisi halka, üçüncüsü ise âlim ve ariflere özgüdür. Tövbenin erkânı; farzları yerine getirmek, borçları eda etmek, helal lokma yemek ve nefse muhalefet etmektir. Kul günah işleyince Allah ile arası açılır. Kulun pişman olup Hakk’a dönmesi tövbedir. Hak kulunun kendisine döndüğünü görünce o da O’na döner. Bu da Hakk’ın tövbesidir (dönüş). Bu durumda bir barış hali söz konusudur.

Tövbe, her ne kadar dikey anlamda Allah ile kulun barışması ise de, bu barış ilişkisinin yatay sonuçları da vardır. Allah ile barışan kimse, Allah’ın kullarıyla da barışıktır. Bu anlamda tövbe, kesinlikle toplumsal barış ve huzuru yaratmanın bir yolu ve yöntemidir. Üstelik bu yöntem, barışı sağlamak amacıyla maddi ve dünyevi ceza işlemlerinde olduğu gibi masraf gerektirmeyen bir yöntemdir. İlahi huzura yönelmek için ayrıca bir kurum ve kuruluşa da gerek yoktur. İslam’ın tevhidî ve aracısız bir din olması, tövbe eyleminin kurumsallaşmasına müsaade etmemektedir.

Hıristiyanlıkta “günah çıkarma” bir nevi tövbedir. Fakat bu tövbe türünün dayandığı antropolojik varsayımlar, farklı olduğu gibi uygulanış biçimi de farklıdır. İnsan tabiatının günahkâr olduğu fikri, bu dinin yorumcularının antropolojik görüşüdür. İlk insan, günah işlemiş ve bu nedenle dünyaya sürülmüştür. İlk günah, gelecek kuşaklara aktarıldığı için her insan tabiatı gereği kötücül bir varlık olarak dünyaya gelir. Tüm Hıristiyan ailelerden doğan çocukların vaftiz edilmesi, sembolik olarak bu günahı yıkama yoluyla arındırma amacına yöneliktir. Günahkâr insan fikri, doğal olarak dünya hayatının da olumsuz algılanmasına yol açmış ve dünya, insanın bir sürgün yeri olarak görülmüştür. İnsan tabiatına yönelik bu varsayım, tarih boyunca Kilise kurumunun vesayetini de beraberinde getirmiştir. Kilisenin başı olan Papa, yanılmaz (masum) ilan edilmiş ve “Kilisenin dışında başka kurtuluş yoktur” fikri yaygınlaştırılmıştır. İşte bu nedenle, günahkâr olan insanın günahlarını da ancak Kilise ve din adamları çıkarabilirdi. Günah çıkarma uygulaması, İslam’daki tövbe ibadetinin kurumsallaşmış biçimidir. Hıristiyanlıktaki kurumsal tövbe ya da günah çıkarma fikrinde insanın Tanrı’ya aracısız yönelmesi mümkün değildir. Bu işlevi, Kilise Kurumu ve din adamları (ruhaniler) üstlenmiştir.  

Kur’an’da da açıklandığı üzere Kilise ve din adamlarının vesayeti, beraberinde istismar ve sömürüyü de getirmiştir. “Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” (Tövbe, 9:34). Affetme ve bağışlama yetkisi Allah’ın olduğu halde bu yetkiyi kendinde gören din adamları, zamanla Rableşmişler ve Tanrı’ya ortak koşulan figürler (şüreka) haline gelmişlerdir. Kur’an, bu noktada da açık konuşur: “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emr olunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tövbe, 9:31). Tövbe ibadetinin yozlaşmasının tarihsel olarak neye mal olduğu ve ne tür sonuçlar yarattığı açıktır.

Modern zamanlarda Batı dünyası Kilisenin vesayetine karşı çıkarken, bu işi uç noktasına kadar götürmüş ve bu kez Aydınlanma felsefesinin “özerk insan” görüşüyle insanı Tanrı’dan koparmıştır. Modern Batı tarihinde yaşanan Rönesans, Reform ve Aydınlanma gibi dinsel ve düşünsel hareketlerin hepsinin gerisinde Kilisenin ve ruhbanların haksız tahakküm ve vesayetine isyan ruhu yatmaktadır. Bu anlamda modern Batı, Ortaçağ ve bu çağa hükmeden Hıristiyanlığın anti-tezidir. Bu noktada denebilir ki, Batı’da vesayet kalkmamış, sadece el değiştirmiştir.

Bu el değiştirme olayına verilecek en çarpıcı örnek, günümüzde “günah çıkarma” işleminin, Kilise ve din adamlarından profesyonel bürokratik kurumlara geçmiş olmasıdır. Geçmişte Kilise’ye ve din adamlarına giden günahkârlar, bugün işledikleri günahları itiraf etmek için psikologlara, psikiyatristlere ve terapistlere gitmektedir. Bu kişiler ve bunların görev yaptığı merkezler, insan ruhunun kirlerden yıkandığı ve temizlendiği mekânlardır. Sekülerleşme nedeniyle din ve dini kurumların etkisi toplumda zayıfladıkça modern sağlık kurumları, geçmişte kilisenin üstlendiği işlevleri devralmaktadırlar. Geçmişte ailevi ve ruhsal sorunlar dini kurumlar, aile ve mahalle bağlamında çözülürken, bugün aşırı uzmanlaşma ve bürokratikleşme nedeniyle her bir sorun için ayrı bir kurum oluşturulmuştur. Günah çıkarma işlemi de psikolog, psikiyatrist ve terapistlere bırakılmıştır.

İster kurumsal, ister bireysel yapılsın itiraf ve tövbe etme, evrensel ve insanî bir eylemdir. Bu eylemi, ilk kez işleyen Hz. Âdem ve Havva’dır. Yasak ağacın meyvesinden yemeleriyle birlikte asaletlerini kaybetmişler ve bunun üzerine Allah’tan af dilemişlerdir. Allah da onların tövbesini kabul etmiş ve onlara doğru yolu göstermiştir (Tâ Hâ, 20:115-122). Din, insanda olmayan bir şeyi ona önermemiştir, bilakis insanda var olan bir şeyi düzenlemiştir. İnsanın yapıp ettiklerinden pişmanlık hali devam ettiği sürece tövbe de devam edecektir. Ancak insan tövbeleri kabul eden ve bağışlayan bir Tanrı fikrine yönelmedikçe, gerçek anlamda arınmayacak, sürekli olarak yaptıklarını tekrarlayacak ve hep tövbelerle yaşayacaktır; ama asla tövbekâr olmayacaktır.