I.

Sanat Eserine Vurulan Kur’an Mührü’nde (İstanbul: Kaynak Yay., 2006) tafsilatıyla açıklandığı üzere, sanat eserleri hemen her dönemde dinî, siyasî, ideolojik, toplumsal ve ekonomik değerlerin yaygınlaşması ve pekiştirilmesi için kullanılmış; egemen güçler kendi değer ve görüşlerinin aktarım aracı olarak sanattan istifade etmişlerdir.

İslamî sanatın estetik amacı, seyredenleri kişi ve bu dünya üzerinde yoğunlaşmaktan uzaklaştırıp, bunun ötesinde ve tamamıyla tabiattan farklı olan tevhide ve Allah’ı tefekküre yöneltmektir[1]; sanat eserlerindeki süslemeler de bu çabanın sonucudur. Tevhidi daima vurgulayıp hatırlatacak motiflere duyulan ihtiyaç sebebiyledir ki bu tür süslemeler işyerinde, evde, arabada, mektepte-medresede, tekkede, camide, kervansarayda hâsılı: hayatın her alanında karşımıza çıkabilir.

Maneviyatı yüksek bir Müslüman, bir ayet veya ilahi dinlerken ya da bir hat (güzel yazı) eserini temaşa ederken büyük bir manevî huzur hissedebiliyorsa, bunun sebebi, bu sanat formları ile İslâm maneviyatı arasındaki bağlantıdır. Tevhîd ilkesi gereği, bilimden sanata, hukuktan siyasete kadar her alan, bir şekilde kutsal ile irtibatlıdır. İslâm sanatının kökeni, Kur’ân’ın içerdiği hakikatlerde ve Muhammedî bereket pınarından akan nebevî özün manevî gerçekliğinde aranmalıdır. Bu iki pınar ve kaynak olmasaydı, İslâm sanatı diye bir şey de olmazdı. İslâm sanatı salt Müslümanlar tarafından oluşturulduğu için değil, aynı zamanda, İslâm vahyinden doğduğu için de İslâm sanatıdır; İslâm sanatı tevhidin, kesret (çokluk) âlemindeki tecellisinin sonucudur[2].

Her sanat eseri ayrı bir ‘dünya’dır; ayrı imanlar, ayrı duygular, farklı hassasiyet ve öncelikler sanat eserlerinde teşhir edilmektedir. Biri tarafından “estetik zevkin doruklarında” diye nitelendirilebilecek bir eser, öteki için “yıkılmayı hak eden tiksindirici bir heyula”dan başka bir şey olmayabilir. Birinde; –fonksiyonları bir tarafa, sadece görüntüsüyle– vecd ve hayranlık uyandıran bir yapı, diğeri açısından iğrenç ve ürkütücü olabilir. Çünkü ikisi de farklı ‘dünya’ların insanıdır. İnanış, duygu ve düşünceleri farklı olduğu gibi, estetik algıları da farklıdır. Teslisçi bir kişi için son derece olumlu çağrışımlar yapan bir haç simgesinin ya da teslisi hatırlatan başka formların; sivri üçgenlerin; tevhîdçi bir zihniyette algılanışı tamamen olumsuz olduğu gibi, ilk dünyaya ait biri için de hilal hemen hemen aynı olumsuzluğa sahiptir; hatta sinema endüstrisinde, büyücü ya da kurt adamlardan bahsedildiğinde mutlaka hilâl ve ay motiflerine yer verilmektedir. Bu farklı algılar sanat eserlerinin sadece kubbe ve kemerlerine değil, her yanına sirayet etmiştir.

Sanat eserlerine nakşedilen hatlar, taş, mermer, ahşap vb. cansız maddelere hayat verip onları konuşturduğu gibi, dinî ibareler de insanların ulaştığı medeniyet ve tekniğin zirve simgesi olan bu yapılara –fazladan– İslamî bir kimlik kazandırmaktadır. Sözgelimi İslâm öncesine uzanan tarihi ile Ayasofya… Kıble yönündeki padişah türbeleriyle ─ki tamamen ayet ve surelerle bezelidirlerve dört minaresiyle ─Allah’ın varlığının, birliğinin, Hazret-i Muhammed(s)’in O’nun resûlü olduğunun, gerçek kurtuluşun İslâm’da olduğunun günde beş vakit vurgulandığı bu yapılar, tek başına en büyük simge ve mesajdırayrıca, mihrap[3], kubbe[4] ve duvarlarındaki[5] hatlara ek olarak, sağ cephede yer alan I. Mahmud Kütüphanesi’ndeki ayetlerle[6] ve kütüphane duvarlarını süsleyen hatlarla[7] tam bir İslâm mabedi hâline gelmiştir. Hagia Sergios ve Bakos Kilisesi’nin Küçük Ayasofya namıyla camiye çevrilip kıble duvarına Kelime-i Tevhîd, kubbesine ise şu ayetin yazılması da oldukça çarpıcıdır:

وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا

“De ki: Hak geldi bâtıl ise can çekişiyor, zaten bâtıl can çekişmeye mahkûmdur.” (İsrâ 17/81)

İslâm’a bağlılık iddiasındaki fertlerin, toplum ve devletlerin dinî –ve ideolojik– temelini oluşturan Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Şehadet hatları bu uygulamanın başka örnekleridir. Süleymaniye Camii’nin avlu cümle kapısı, Azepkapı Sokollu, Selimiye, Manisa Muradiye gibi birtakım camilerin mihrapları başta olmak üzere, hemen her yerde görebileceğimiz Kelime-i Tevhîdlerle devletin İslamî niteliği vurgulanmaktadır. Cihan devletine merkezlik eden Topkapı Sarayı’nda; Bâbüsselâm, Babussaâde, Hırka-i Saâdet, Kubbealtı, Saltanat Kapısı ve Harem’de Kelime-i Tevhîde rastlanması mânidardır. Devletin temel inanç/akide ve ideolojisini yansıtan Kelime-i Tevhîd’e, hemen her yapıda rastlanırsa da bu alanda minberlerin özel durumları dikkat çeker. Siyasî otorite (sultan-halîfe) adına hutbe irad edilen minberler siyasî bir niteliğe sahip olduğu için, kapılarına devletin akīdesini yansıtan Kelime-i Tevhîd yazılması gelenekselleşmiştir. Mihrapların –özellikle Ankara mihraplarının– da bu alanda özel bir yeri olduğunu belirtmek gerekir.

Kelime-i Şehadet, şu ayet-i kerime ile bağlantılıdır.

شَهِدَ الله أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُولُوا الْعِلْمِ قَآئِماً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Allah kendisinden başka ilâh bulunmadığına şahitlik eder; melekler ve –adalet üzere hareket eden– ilim sahipleri de şuna şahitlik ederler ki mutlak izzet ve hikmet sahibi olan O’ndan başka ilâh yoktur.” (Âl-i İmrân 3/18)

Osmanlı öncesi ve kuruluş dönemi mihraplarında sık rastlanan bu ayetin sık sık iktibas edilmesinin sebebi de Kelime-i Şehadetle ilişkisidir. Nitekim genelde, hemen devamındaki –İslâmiyetin anlam ve önemini vurgulayan– ifade ile birlikte yazılır:

إنَّ الدِّينَ عِندَ الله الإِسْلاَمُ

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır (yani, O’na kayıtsız şartsız teslimiyet).”

Tevhid çerçevesindeki bir ayet de şudur:

قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنتُم مُسْلِمُونَ

“De ki: Bana vahyedilen, sadece: ilâhınızın tek bir ilâh olduğudur. Şimdi, siz buna kayıtsız-şartsız teslîmiyet gösteriyor musunuz?” (Enbiyâ 21/108)

II.

Sanat eserleri arasında şüphesiz resim ve heykeller önemli bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla, İslâmiyet’teki resim-heykel yasağına Hazret-i Süleyman’ın heykelleri bağlamında değinmek faydalı olacaktır.

Kur’ân-ı Kerim putperest bir ortamda nazil olduğu için, temelde putperestlikle mücadele etmiş ve maddî-manevî ya da somut-soyut put namına ne varsa reddetmiştir. Müşriklerin tapındıkları, aslında, put dediğimiz heykeller değil, heykellerin sembolize ettiği kişilerdir. Yaşadıkları dönemde insanlara büyük faydalar sağlayan bu dinî ve millî kahramanlara, zaman geçtikçe yücelik atfedilmiş ve Allah katında şefaatçi sayılarak bunlardan medet umulmuştur (isti’āne / istimdâd / istiğāse). Kur’ân’ın karşı çıktığı, işbu ‘mevta’ların tanrılaştırılmasıdır. Kur’ân-ı Kerim putlar için kullandığı bir kelimeyi Hazret-i Süleyman(as)’ın heykelleri için de kullanmıştır. Sebe’ suresinde, ‘cin’lerin Hazret-i Süleyman için ürettikleri muazzam ürünler arasında bu heykellere de (timsâl) yer verilmektedir.

Arap dili kaynaklarına göre timsâl, “suret verilen şey” demek olup, temessül “maddî bir surete bürünmek” demektir[8]; nüzul devri putları için kullanılan vesen ve sanem kelimeleri (çğl. evsân ve asnâm) ile aynı kapsamdadır, yani cismanî heykelleri ifade etmektedir. Sanem “Müşriklerin, Allah’a yaklaşmak için tapındıkları gümüş, bakır ve ahşaptan mamul cüsse (beden)”[9] anlamına gelirken, vesen “tapınılan taş”[10] demektir; veseniyye de putperestlik dininin adıdır. Yani, genel bir kullanışla put denilen bu cisimler de birer timsaldir; kendi başlarına bir değerleri olmayıp zamanın insanlarınca kutsal/yüce bilinen birtakım dinî ve millî şahsiyetleri sembolize etmektedir. Nitekim Hazret-i İbrahim (as)’in “Şu başından ayrılmadığınız putlar da neyin nesi!?”[11] mealindeki sorgulamasında, Babillilerin putları da “timsal” (çğl. temâsîl) kelimesi ile ifade edilmiştir.

Bununla birlikte, Süleyman’ın heykelleri için Kur’ân’da bu tür bir olumsuzlama bulunmamaktadır. Kur’ân’da bu heykellere put denmemesi, muhtemelen, inneme’l-a’mâlu bi’n-niyyât[12] evrensel ilkesi ile ilişkilidir. Süleyman Peygamber’de; Arap Müşrikleri gibi, altından, gümüşten, odundan, taştan mamul nesnelere perestîş etme söz konusu olmadığı için, Kur’ân bu heykelleri zemmetmeden nötr bir ifade ile zikretmiştir. Hatta zemmetmeyi bırakın, timsallerden “şükredilmesi gereken birer nimet” olarak bahsetmiş, onları bir bakıma methetmiştir:

“… Cinlerden de Rabbinin izniyle Süleyman’ın önünde çalışanlar vardı. Onlardan her kim Bizim emrimizden çıksa, ona Çılgın Ateş azabından tattırırdık. Ona dilediği her şeyi; mabed-kaleler, heykeller, havuz misâli leğenler, yerinden oynatılamayan kazanlar (vs.) yaparlardı. Ey Davud hanedanı! Siz de (bütün bunlara) şükrederek çalışın; kullarımdan pek azı şükredicidir.”[13]

Bu timsaller; sarayların, kalelerin, hatta mabedlerin sağına soluna yerleştirilen heykel, resim ve kabartmalar olup amaç, sanat eserinin bezenmesidir; tevhide aykırı bir yanı bulunmadığı gibi, medeniyet yarışı niteliğindedir. Sonuç olarak; resim ve heykel Kur’ân tarafından yasaklanmak bir tarafa, Hazret-i Süleyman (as) bağlamında teşvik dahi edilmiştir; burada önemli olan, niyettir. İslâmiyetteki resim-heykel yasağında, Tevrat’ta geçen aşağıdaki ibarenin rolünü de unutmamak gerekir:

“Kendin için oyma put –yani yukarıda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın yahut yerin altında sularda olanın suretini– yapmayacaksın; onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin! Çünkü Ben … kıskanç bir Allah’ım!”[14]

Bununla birlikte, söz konusu yasak daha ziyade hadislere[15] dayandırılmaktadır. Yasak, hem yontmayı hem de yontulan şeye tapmayı ilgilendirmekle birlikte, asıl yasaklanan, yontulan nesneye tanrısal özellikler atfetmek, ona tapmak ve daha da önemlisi, ürettiği sanat eseriyle yüce Allah’ın yaratma sıfatına ortaklık iddiasında bulunmaktır.

Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Allah Teala buyurdu ki: Benim yarattığım gibi yaratmaya kalkışandan daha zalimi olabilir mi?!”[16]

Kur’ân’da kapalı ya da özet geçen hususların hadis rivayetleri tarafından açıklanması Tefsir ilminde esas olmakla birlikte, bu rivayetlerin semantik ilkeler ışığında iyi analiz edilmesi gerekir. Sözgelimi bu hadis-i şerife bakılarak, sanat eserlerine “Allah’la yaratma yarışına girme” açısından yaklaşılacak olursa, bu durumda, İslâm mabedlerini süsleyen lâle, gül vb. cansız çiçek resimlerinin, hatta insanoğlunun ürettiği hiçbir şeyin, imza attığı hiçbir icadın dinen mübah sayılmaması gerekir. Çünkü bunlarda da yüce Allah’ın ibdâ’ ve îcâd (tekvîn) sıfatlarına şirk olduğunu düşünenler çıkabilir. Oysa –icatlar ilk ortaya çıktığında genelde ‘şeytan işi!’ addedilmiş olmakla birlikte– şu anda böyle bir iddia söz konusu edilmemektedir. Aksine, bu gibi şeylerin dinin emrettiği “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma” kabilinden görülmesi daha doğrudur. Müslümanlar, tanrısal sıfatlarla ne kadar fazla bezenebilirlerse, o kadar Hakk’a yarayışlı salih kimseler olacaklardır.

Bütün bunlar göstermektedir ki; yasak olan, sanatın kendisi değildir. Bu yasağın hadisler ve yorumcular tarafından, bizzat ilgili sanata yönelik olarak genişletilmesi tedbir (sedd-i zerâyî) amacına yöneliktir. Nitekim Kur’ân’da Hazret-i İsa(as)’nın “çamurdan kuş heykeli yapıp üfleyerek Allah’ın izniyle ona can verdiği” anlatılır[17] ki, hem niyetin önemini göstermekte hem de dinî değerleri savunma adına bu tür sanat faaliyetlerini tervîc ve teşvik etmektedir. “Cahiliye devrinden yeni çıkmış birtakım insanlar resim ve heykelleri putlaştırabilir” ya da “birtakım ‘sanatçılar resim ve heykelleri süflî arzuları için istismar edebilir; âdab ve ahlâka aykırı ürünlere imza atabilir” gerekçesiyle, bu önemli sanat kollarının yasaklanması, bunlara kötü gözle bakılması, bunlarla iştigal edenlerin kovuşturulması, İslâmiyet adına pek de hayırlı olmamış; günümüzün en etkili silâhlarından olan müzik, sinema ve tiyatro gibi, resim ve heykelden de İslâmiyet adına yararlanılamamıştır. Bugün hâla da yararlanılabildiği söylenemez. Ulusal ve uluslar arası ölçeklerde, Hazret-i Peygamber (s)’e ve Müslümanlara yöneltilen envâ-i çeşit anti-propaganda silâhına karşı en etkili, en güzel (ahsen) metodlarla mücadele etmek Kur’ânî bir emir olduğu halde[18], bu sanatlar, tarih boyunca Müslümanların değil, Hak karşıtı sayılan kişilerin tekelinde kalmıştır. Bugün de genellikle böyledir; “Müslüman bu tür sanatlardan uzak olandır” yargısı hala devam etmektedir[19].

Sonuç olarak…

Ayetlerle bezenen sanat çalışmaları sayesinde, gerçekler kitlelere daha estetik, daha vurgulu ve daha net biçimde sunulmaktadır. Aslolan, iç ve öz olmakla birlikte, onu ilettiğiniz suret de büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla sanat sayesinde; hak insanlara en güzel metotla sunulmuş olmaktadır. Bilim, gerçeğin soğukkanlı ifadesiyse, sanat ve edebiyat da estetik ifadesidir ve estetik dil, bilimsel dilden genelde daha etkilidir. [Nitekim Kur’ân-ı Kerim’in dili de bilim dili değil, sanat ve edebiyat dilidir. Kur’ân’da 750 civarında kevnî ayet bulunmakla birlikte, olgular bilimsel bir dille değil, edebî bir dille; tevhîd, baas gibi yüksek amaçlara matuf olarak işlenmektedir.] Radyo-TV, Internet, gazete, dergi, hatta kitap imkânlarından mahrum bir devir ve toplum açısından, yapıların çeşitli yazılarla dekore edilmesi, son derece önemli ve dahiyane bir uygulamadır. Böylece, Kur’ân’ın ana mesajları mümkün olan her yerde, hemen her dekoratif çevrede dikkatlere arz edilmiş; mabedler, çeşmeler, saraylar, kütüphaneler, okullar, sancaklar, kılıçlar, kandiller, sürahiler… medya vazifesi görmüş; birer Kur’ân-ı nâtık olarak çeşitli ilahî direktifleri kitlelere iletmiştir ve iletmektedir. Sanat eserlerine nakşedilen ayet, hadis ve kelâm-ı kibarlar, “tarih boyunca İslâm ve Kur’ân adına kitlelere ne tür mesajlar iletildiği, ne tip bir insan ve toplum inşa edilmeye çalışıldığı” hakkında bize ipuçları sunmaktadır. [İlahî mesajı topluma yaymak, sanat eserlerini ayetlerle bezemenin temel amaçlarından biri olmakla birlikte, tek amaç değildir. Bu; mektep-medrese, tekke-zaviye vb. kurumlarla paralel götürülmektedir.]

Sanat eserlerini hatlarla bezeme geleneği sayesinde [ki, dinin sanata ve kültüre yansımalarından bihaber bazı kesimler, “İslâm’da şu yoktur; bu yoktur!” felsefesiyle bu muazzam geleneğe hâla burun kıvırmaktadır!] Kur’ân-ı Kerim, inzal edildiği çağda bırakılmamış; sadece o günün olgularıyla, olay ve kişileriyle sınırlandırılmamış; aksine, yeni nesne ve olaylar aracılığıyla bizzat yaşanmış, hayatın içine çekilmiş olmaktadır. Burada asıl eleştirilmesi gereken, bütün herkesin kabul edebileceği güçteki ‘ayet’lerle insanlığa İslâm’ın ana mesajları iletilebilecekken, bunun neden yapılamadığıdır.

Murat SÜLÜN

 

[1] İsmail Râcî Faruki – Lâmia Faruki, İslâm Kültür Atlası, çev. Mustafa Okan Kibaroğlu – Zerrin Kibaroğlu, İstanbul: Yenişafak, 1999, s. 410.

[2] Seyyid Hüseyin Nasr, Islamic Art and Spirituality, Cambridge, 1985, s. 6, 7, 11, 13, 14 (2. dn.), 17.

[3] Kelime-i Tevhid, وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ للهِ فَلاَ تَدْعُوا مَعَ اللهِ أَحَدًا (Cin 72/18), كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ (Âl-i İmrân 3/37), وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ (Hac 22/29), فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ (Âl-i İmrân 3/39) ayetleri, mihrap sofasındaki Ayete’l-kürsî, mihrap üzerindeki فَاسْجُدُوا لله وَاعْبُدُوا (Necm 53/62).

[4] اللهُ نُورُ السَّموَاتِ وَ الأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَلا غَرْبِيَّةٍ (Nûr 24/35)

[5] Besmele, Allah, Muhammed, Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Hasen, Huseyn levhaları.

[6] Fâtır 35/29-35.

[7] Esmâ-i Hüsnâ, Kelime-i Tevhîd, Kelime-i Şehadet.

[8] Bkz. Râgıb, el-Müfredât, “m-s-l” md.

[9] Bkz. Râgıb, el-Müfredât, “s-n-m” md.

[10] Bkz. Râgıb, el-Müfredât, “v-s-n” md.

[11] Bkz. Enbiya 21/52 (مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ).

[12] “Eylemler niyetlere göre değer kazanır.” (Buhari, “Bed’ü’l-vahy” 1; Müslim, “İmâret” 155)

[13] Sebe’ 34/12-13.

[14] Ahd-i Atik, Çıkış 20, 3-4. Mabedlerini Tanrı İsa, Meryem Ana, melek ve aziz ikonlarıyla dolduran Hıristiyanların bu emre yönelik yorumları tatminkâr gözükmemektedir.

[15] Buhari, “Tevhîd” 56, Libas 89, 90, 91, 92; a.mlf, Büyû’ 104. Krş. Ebu Davud, “Edeb” 62 (Hz. Peygamberin, Aişe’nin elinde kanatlı at ve bebek şeklinde oyuncaklar görüp bunlara tebessüm etmesi).

[16] Buhari, “Tevhîd” 56. Ayrıca, a.mlf, Libas 89, 91.

[17] Bkz. Âl-i İmrân 3/49 (أَنِّي أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ); Maide 5/110.

[18] Örnek olarak bkz. Nahl 16/125 (وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ); Ankebut 29/46.

[19] Geniş bilgi için bkz. Heyet, Görsel Sanatlar ve İslâm, İstanbul: İlmî Neşriyat, ts (Tartışmalı İlmî Toplantılar Dizisi: 13); Nusret Çam, İslâm’da Sanat Sanatta İslâm, Ankara: Akçağ Yy., 1997, s. 18-38.