Tevhidin sözlük anlamı; birlemek, bir şeyin bir ve tek olduğunu kabul etmek, onu böylece bilmektir. Terim anlamı ise Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşinin ve benzerinin olmadığına inanmak, O’ndan başka hiç bir varlığa ibadet etmemektir. Diğer bir ifade ile tevhid; Allah’ın varlığına, rablığına, ilahlığına güzel isimlere ve yüce sıfatlara sahip olduğuna uluhiyyet ve rububiyyette ortağının olmayışına, zatında, sıfatlarında ve isimlerinde denginin bulunmayışına inanmak ve bunların gerekli kıldığı davranışları gerçekleştirmektir.

Allah’ın zatı kendisi demektir. O’nun zatında tevhid, kendisinin birliğini tek, ikincisi asla olmayacak yegâne ve biricik olduğunu kabul etmekten ibarettir. Cenab-ı Hak, zatında her bakımdan tek olduğu gibi sıfatlarında da tektir. O’nun sahip olduğu sıfatlara başka hiç bir varlık sahip değildir. Fiil, iş demektir. Allah’ın fiilleri onun yaptığı işler anlamına gelir. Allah’ın fiilleri oluşturmak ve yaratmak kavramlarıyla özetlenebilir. “Allah her şeyi yaratandır. O her şeyi gözetleyen ve idare edendir.[1] Kâinatı yoktan var eden, geliştiren ve değiştiren yaratma geliştirme ve değiştirmeyi her an için yürüten yalnızca O’dur. O’ndan başka her olay, her şey, her varlık yaratılmıştır. O yaratıcı olarak da tektir. O’ndan başka hakiki yaratıcı yoktur. Hiç bir Müslüman Allah’tan başkasını yoktan var edici olarak göremez. Böyle bir telakki İslam’ın tevhid inancına aykırıdır. Âlimlerimiz gerçek manada olmasa bile yaratma mefhumunun Allah’tan başkası için kullanılmasını İslam adabına ve konunun nezaketine uygun bulmamışlardır.[2]

Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tevhid, tevhidin ilim boyutunu oluşturur. Buna tevhîd-i ilmî de denir. Tevhidî imanın bir de fiili boyutu vardır ki, buna da tevhid-i ameli denir. İbadette tevhid olarak da ifade edilen bu duruma göre tapılmaya boyun eğilmeye, en çok sevilmeye, son noktasına kadar tazim edilmeye layık olanın sadece Allah Teâlâ olduğuna inanmak, bu gerçeğe gönülden bağlanmakla mümkün olmaktadır. Allah’ın birliğini kavrayan insanın, kalbiyle O’nu sevmesi, davranışlarıyla bunu ispat etmesi gerekir. Bu davranışlar ibadetlerdir. İbadet kavramı boyun eğmek, itaat etmek manasına gelir. İbadette tevhidin ruhu ihlâstır. İhlâs sadece Allah rızasını gaye edinmek, salih amellerde sevgi ve samimiyetten başka bir hedef gözetmemektir. Fatiha Sûresi’nde bu samimiyet prensibini “Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz[3] ifadesiyle pekiştirmekteyiz.

Tevhid, İslam inancının özüdür. İslam, bütün ilahî dinlerin genel, son ilahî din olan İslam’ın da özel adıdır. Bütün peygamberler, insanlığı tevhidî imana davet etmişlerdir. Çünkü bu inançta yaratma, hükümranlık, hesap sorma, her işi evirip çevirme sadece Allah’a aittir. Onun için tevhid, küfredip nankörlük edilmeye ve isyana değil, itaate layık olan Allah’a imandır.

1.İnsan Fıtratı ve Tevhid

“Rasulüm! Böylece Sen batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiğine uygun davran ki; Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin. Bu, sahih bir dinin gayesidir; ama çoğu insanlar bunu bilmezler.”[4] İnsan fıtratı denildiğinde her ferdin kendine has cüzi fıtratı değil; bütün insanların, insan olmaları hususiyetiyle yaratılışında esas olan ve insanların hepsinde müşterek bulunan külli fıtrattır.[5] “İnsanlar madenler gibidirler…”[6] hadisinde de işaret edildiği gibi, hususi karakterler bakımından insanlar madenler gibi farklı yapılara sahip olsalar da genel yapı bakımından aynı fıtrata sahiptirler. Değişik hadis-i şeriflerde de fıtrat kelimesi, yaratılış, bir şeyi ilk olarak başlatmak, yarılmak, yarmak, taze kılmak ve İslam dini[7] gibi anlamlarda kullanılmıştır. Nasslarda geçen şekli ile bu kelimeden anlaşılması gereken esas mana, insanın özgün yaratılışını ifade etmesidir. Mahiyeti itibariyle insanın maddî varlığından önce bulunan; onun geleceğini, kendisini ve vasıtasıyla gerçekleştireceği fiillerini yönlendirecek olan insanî özdür. Bir diğer ifade ile fıtrat, insanlık terazisinin ayarı ve mihenk taşıdır. Aynı zamanda o,  saptırıcı unsurlarla yaratılışındaki tabii özelliklerini kaybetmemiş insanın, insaniyeti ile fıtratın aynı anlama geldiğinin ifadesidir.

Âyetteki “fıtratullah” kelimesi Nesefî, (ö.710/1310) ve İbn Kesir (ö.774/1372)’e göre, Allah’ın insanları kendi bilgisi ve tekliğini, kendinden başka bir ilah bulunmadığını bilme liyakati üzere yaratmış olduğu anlamına gelmektedir.[8] Kadı Beydavî (ö.692/1293)’ye göre “fıtratullah” Hakk’ı kabul etme ve O’nun ruha sinmesidir. Zira Allah, mükellefleri tevhid inancı ile inanmak ve O’na itaat edecek bir tabiat üzere yaratmıştır. Ancak o serbest bırakılırsa tevhidde karar kılar.[9] Ebu’s-Suud (ö.982/1574) bu kelimenin siyak ve sibakını dikkate alarak İslam dini üzere olmak, özümüzü ve varoluşumuzun kumanda merkezini ve kadrosunu buna tahsis ekmek; bunu kesintiye uğratmadan devam ettirmek[10] şeklinde açıklıyor. Mustafa el-Meraği (ö.1364/1944) de insanın fıtratından bahseden Rum Sûresi’nin 30. âyetini tefsir ederken, âyetin haber cümlesi olması ile inşaî-dilek, istek ifade eder mahiyette olduğunu belirttikten sonra şöyle der: “Burada bir bakıma Allah’ın dinini şirkle değiştirmeyiniz” denilmiştir. Çünkü bunun izahı şudur: “İnsanın fıtratı beyaz bir sayfa gibidir. Kendisine işlenecek nakışları kabule müsait ve hazırdır. Tıpkı ekilen toprak gibi, o kendisine ne ekilirse onu kabul eder. Bundan ötürü o hem Ebu Cehil karpuzu bitirir, hem de lezzetli meyveler; hem deva olacak şeyler, hem de zehir. Aynı şekilde insan ruhuna da pek çok inançlar ve bilgiler sunulur, o da onları kabul eder, fakat ona sunulanlar hayır ise, bu onun üzerinde, şer ve kötülükten daha etkili olur.”[11] Yukarıdaki bilgiler insanın, kâinat kitabına ibretle bakarak, sahibini aramak ve bulmak fıtratında yaratıldığına işaret etmektedir. Büyük küçük sayısız olaylar karşısında etkilenmemek, bu kudretin sahibini arayıp bulmamak, bir insan için kabil değildir.

İnsanda iki gözün bulunması asıldır. Bununla beraber anadan doğma görme özürlü olanlar da bulunabilir. Fakat bu durum insanların üzerine yaratıldığı asıl fıtrat değil, arazî olarak kabul edilmesi gereken, cüzî ve ferdî bir yaratılıştır. İnsan hakikati, onsuz da gerçekleşir. Kişinin yaratılışındaki bir organında herhangi bir sebeple eksiklik bulunabilirse de asıl fıtrat, sahih ve salimdir. Gözün fıtratı, Allah’ın varlığının delillerini görmektir. İyi göremeyen bir göz, arazî bir sebeple hasta demektir. Bunun gibi, bütün vücut organlarının yaratılışında esas olan bir fıtrat vardır. Ona organın fonksiyonu, fizyolojisi veya garizası denir. İnsanın maddi yapısında olduğu gibi nefsinin bütün meyillerinde de böyle yaratılış hikmetine doğru esaslı bir gariza vardır. Ona da fıtrat denir. Bu fıtrat da hep Hakka ve hayra yönelik bir istikamet takip eder. İnsanın acıkması, yemeye ve içmeye olan meyli, yaşamak için kendine lazım ve faydalı olanı almak içindir. Yoksa zehir yutmak veya kuru bir zevk için midesini bozmaya yönelik değildir. O zaman fıtrat bozulmuş, dalalete düşülmüş olur. İnsan ruh ve zekâsının asli fıtratı da Hakkı tanımak ve Yaratanından başkasına kul olmamak içindir.[12] Bunun içindir ki, Mütekellimler, insanın aklî istidlal ile Allah’ı bilmesinin vacip olduğu hükmüne varmışlardır. Bu vacip olma durumu Mutezile’ye göre aklen, Eşariye’ye göre naklen, Maturidiye’ye göre ise hem aklen hem de naklen sabittir.

İnsanın tevhid akidesine göre inancını şekillendirmesi, fıtratına uygun olanı seçmesidir. Ancak bu durum fıtratın batıl inançlara ve inkâra kapalı olduğu anlamına gelmez. İbn Teymiye’nin işaret ettiği gibi çocukların fıtrat üzere yaratılmış olmaları, doğdukları anda bilfiil inanmış olmaları anlamına gelmez. Fıtratullah, gerçekleşmesi için varlığı zorunlu olan bir irade veya seçilmesi, gerçekleştirilebilmesi, yapısal niteliklerle çatışmaması için önceden dondurulmuş bir olgu değil de; yaratılışın başlangıcında herkese verilmiş olan, gerçekleşmesi veya küllenmesi, değişik şartlara bağlı bulunan şeffaf bir keyfiyet, a priori bir bağıştır. Enfüsî ve afakî planda insanın yaratılışında değişiklik olmasa da[13] o kendisine sunulan farklı inançları kabul eder. “Gerçek şu ki biz insana yolu-yöntemi gösterdik, şükredici ya da nankör (olması artık kendisine kalmıştır)”[14] “Ve insana (kötülüğün ve iyiliğin) iki yolunu da göstermedik mi?”[15] Bu ve benzeri âyetler insan fıtratının, imanı ve küfrü kabul etmede aynı seviyede olduğunu göstermektedir. Birinin diğerine galip gelmesi, değişik sebeplerle gerçekleşir. Nefis, ya kendisini hayra götüren sebepleri seçer mutmain olur, ya da şerre götüren sebeplere tabi olarak, emmare (kötülüğü emredici) olur.[16]

İnsan fıtratı, hak veya batıl bir inancı kabul etmede hür ise de bunlardan biri ile inanma ihtiyacını gidermeye mecburdur. Başka bir ifade ile fıtrat bir İlaha ve Rabbe inanma, O’na ibadet etme ve inançları doğrultusunda şekillenmiş bir din edinme ihtiyacı içerisinde yaratılmıştır. Bu durum, Şehristani’nin “Nihayetu’l-İkdam” adlı eserinde belirttiği gibi tevkifîdir, her insanın doğasında yüce bir yaratıcıya inanma ve sığınma ihtiyacı vardır. Ancak bu inancın tevhid akidesine göre oluşması teklifîdir.[17] İnsanlar bu konuda büyük bir sınava tâbidirler. Fıtrat bu ihtiyacın tevhide göre şekillenmesinde zorlayıcı değildir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’da Allah’a inanma konusuna hafifçe değinilip geçilirken, ulûhiyetin ve rububiyetin gerektirdiği bütün sıfatların ve özelliklerin sadece Allah’a has kılınması, Allah’tan başkasına ibadet edilmemesi ve din vaz etmenin sadece Allah’ın hakkı olduğu gibi konular ısrarla vurgulanmaktadır.[18]

Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan, gökten su indirip onunla yeri dirilten ve insanı yaratan kimdir? sorularına Kur’an, Mekkeli müşrikler başta olmak üzere inkârcıların “muhakkak Allah’tır” şeklinde cevap vereceklerini bildiriyor. Ayrıca başlarına bir sıkıntı gelince, zarara uğrayınca, bir gemide yolculuk yaparken batma tehlikesiyle karşılaşınca ve kusursuz bir çocuğa sahip olma gibi konularda müşriklerin dini Allah’a has kılarak sadece O’na yöneldiklerini, her türlü şirk ve küfürden uzaklaştıklarını haber veriyor. Bu durum bize, insan fıtratının değişmeyen nihaî sınırını göstermektedir.

Fıtrî zorunluluk sonucu insanın, gücünü aşan durumlarda Allah’ın rablığını, sıkıntılı anlarında da ilahlıktaki tekliğini itiraf etmesi, fıtratın insanı inanmaya zorlayan (tevkifî) kısmını oluşturuyor.[19] Öbür taraftan kendisinin gücü dâhilinde olan hiçbir eyleminde Allah’ın rububiyyetini ve onun zorunlu sonucu olan, her konudaki egemenlik hakkını, kabul etmesi,[20] normal zamanlarında Cenab-ı Hakk’a ortaklar tanıması, fıtratın zorlayıcı olmayan beşeri boyutundaki yanlış tercihi göstermektedir. Zaten iman ve inkâr konusunda insanın sorumlu olduğu saha da budur. Yoksa insanlar, göklere bakan bir ilaha ve yerdeki işlere bakan ayrı ilahlara inanmaları ve ibadet etmeleri için yaratılmış değildirler.[21] 

“Her doğan fıtrat üzere doğar. Öyle iken anne-babası onu Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir[22] hadisi, insanın maddî ve manevî yapısının sahih ve salim olduğunu ifade ediyor. Bedendeki değişiklikler sonradan olduğu gibi, fıtratta var olan tevhid inancından uzaklaşma da olumsuz toplumsal şartlarla ortaya çıkmaktadır.[23]

İnsan fıtratında tevhidî iman, asıl şirk ve küfür ona sonradan arız olan fer’i bir durum ise elbette tevhidî imanın getirdiği sayısız iyilikler ve güzellikler, şirke bulaşmış sıradan bir imandan kaynaklanan pek çok tehlikeler olacaktır. Şimdi bunlardan bazılarını zikredelim.

2.Tevhidî İmanın Güzellikleri ve Şirkten Kaynaklanan Tehlikeler:

Her şeyden önce tevhid inancı ahirette ebedî kurtuluşun anahtarıdır. Günahkâr olan biri eğer tevhid üzere ölmüşse Allah Teâlâ affetmemiş cehenneme girmiş olsa bile o ebediyen cehennemde kalmayacaktır. Ancak müşrik olarak ölen kimsesin kurtuluşu yoktur. Tevhidî imanın dünya hayatında sağlayacağı güzellikleri ve şirkin tehlikelerini fert, toplum ve çevre açısından değerlendirecek olursak şunları söyleyebiliriz:

a) Fert Açısından Tevhidin Getirdiği Güzellikler ve şirkle gelen tehlikeler:

Tevhid, kalbe hak üzere istikamet kazandırır, insanı yaratıklara boyun eğmekten kurtarır. Çünkü onun zıddı olan şirk, insanın emrine ve hizmetine verilmiş olan yaratıklara köle olmasından başka bir şey değildir. Tevhid insanı, sadece Yaratan Rabbe ibadete yöneltir, aklı da hurafe ve vehimlerden kurtarır. Tevhid; insanları ilahlık iddiasında bulunan insan­ların sultasından kurtarır, sadece yaratıcı güç karşısında, isteyerek O’na boyun eğmesini, tevazu göstermesini ve nan­körlük etmemesini ister. Onun için, şirki savunanlar, şu ya da bu adlar altında sunulan sahte tanrıların gölgesinde insanları sömürenler, başlangıçtan beri peygamberlerin bu tevhid davetine, çeşitli metotlarla karşı çıkmışlardır.

Tevhid, hayatta amacı belli ve dengeli bir kişiliğin oluşmasına yardım eder. Çünkü onun rızasını kazanmak istediği sadece Allah’tır. Bu sebepten tevhide inanan kişi, kişilik çatışmalarına da girmez. Kalbini çeşitli tanrılar arasında taksim eden kişi, hiç bir zaman huzurlu da değildir. Onun için Hz. Yusuf zindan arkadaşlarına şöyle bir soru sorar: “Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü sahte rabler mi iyidir, yoksa her şeyden üstün tek Allah mı?”[24]

Bu konuda Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Sonra da, “Bu iki kişi eşit midir?”[25] diye sorar. Görülüyor ki inanan insan, tek efendisi olan, onun neden razı olduğunu ve neye kızdığını bilen köle gibidir. Müşrik ise, çok efendisi olan köle gibidir. Her biri bir başka yöne yöneltir. Onların çelişkileri arasında bocalar, zorlanıp kalır.

Tevhid insana güven verir. Rızık endişesi, ölüm, nefs, çoluk çocuk, cin, ölümden sonraki hayat gibi bir sürü korkuların etkisi altındadır insan. İşte tevhid sayesinde bu korkulardan kurtulur.

Muvahhid mümin sadece Allah’tan korkar. Çünkü bu korku, diğer korkuları gideren bir korkudur. Ve bu korku hikmetin başıdır. Bu sebepten inançlı insan her zaman bir sükûnet içinde olur. Bu konuda Kur’an Hz. İbrahim’le, müşrik olan kavminin konuşmasını bize hatırlatır. O’nu batıl tanrı ve putlarıyla korkutmaya çalıştıkların­da, onları hayrete düşürecek bir şekilde şöyle karşılık verir: “Allah’a ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Oysa siz, Allah’ın hakkında size bir delil indirmediği bir şeyi O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. İki taraftan hangisine güvenmek daha gereklidir, bir bilseniz.”[26]

Yine Kur’an, inanıp da imanlarına zulüm (şirk) karıştırmayanların güven içinde olduklarını bildirir.[27] Çünkü inanan insanın emniyeti, kendi içinden gelmektedir. Onun hayatta yapmış olduğu her şeyin bir manası vardır. Her şey yerli yerindedir. Hatta zaruret dolayısıyla, bazı haramları irtikab etmişse bile bir açıklaması vardır.

Tevhid, insanın hırslarını kontrol altına alarak ira­desini eğitir. Böyle olunca hayata umut, güven ve tevek­külle bakar. Belalar karşısında sabreder, yaratıcının imtihanları karşısında sarsılmaz. Başına hangi sıkıntı gelirse gelsin, Allah’a sığınır, kalbini O’na yöneltir, O’ndan yardım bekler, O’na dayanır, zararın telafisinde, hayrın gelmesinde, O’ndan başkasından bir şey beklemez. O’ndan başkasına minnet ederek yardım dilemez. Çünkü o, Allah’tan kendisine bir sıkıntı gelirse onu O’ndan başkasının gideremeyeceğine, bir iyilik gelirse O’nun nimetini engel­leyecek de hiç kimsenin olamayacağına inanır.[28] Nitekim Hud peygamberi, kavmi putlarla korkutmaya yelten­diğinde, o şu karşılığı verir: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım. O’ndan başka (taptıklarınızın hepsinden de uzağım.) Haydi hepiz bana tuzak kurun; sonra da bana mühlet vermeyin… Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayan­dım. Çünkü yürüyen hiç bir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş (tasarrufunu elinde bulundurmuş) olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.”[29]

Bu âyetlerden anlıyoruz ki iman insanda, güvenli bir nefis, kararlı bir azim, gevşemeyen ve boyun eğmeyen bir şahsiyet, korku ve çekingenlik tanımayan bir ruh mey­dana getirmektedir. Çünkü inançlı insan, gücünü Allah’ tan almaktadır. “Kim Allah’a tevekkül ederse, bilsin ki, Allah güçlüdür, hâkimdir.”[30]

b) Tevhidin Topluma Sağladığı Güzellikler ve Şirkle Gelen Tehlikeler:

Tevhidî iman ile Allaha iman, bütün sınıfsal ayrışmaları, ailevî im­tiyazları, ırka dayalı faziletleri ve bunlardan kaynaklanan hukuk sistemlerini reddeder. Bir şahsın, bir ailenin, bir sınıfın, bir ırkın egemenliği­ni kabul etmek Tek Allah’ın mutlak egemenliğini bozmaya yeltenmek demektir.[31]

Kur’an âyetleri herkesi Allah’ın yarattığı kullar olarak bildirmektedir. Peygamberler yaşantılarıyla bunu örnek olmuşlar, bazı kesimlerin özel imtiyazlara sahip olma isteklerine karşı mücadele etmişlerdir.

“Ey insanlar! Biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizi ta­nımanız için de sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır.”[32]

Tevhidde, insanların yaratılış itibariyle aynı mahiyet ve unsurlardan oluştuğuna inanmak esastır. Yukarıdaki âyetler bu gerçeğin açık delilidir. Âyet, insanlığın tek bir unsur teşkil ettiğini, bu hususun bütün insanlar için geçerli olduğunu, insanların yaratılış itibariyle muhtelif sosyal sınıflardan olmadıklarını, bütün insanların yaratılış mayası ve cevheri arasında bir farklılığın bulunmadığını, dolayısıyla insanların eşit düzeyde olduklarını, bütün insanların temelde topraktan yaratıldıklarını, hiç kimsenin diğer insanlardan ayrı imtiyaz ve haklara sahip olmayı icab ettiren özel bir yaratılışa sahip olmadığını ve bütün insanların yaratıcısı Allah olduğu için insanlarla beraber kâinattaki her şeyin O’na muhtaç olduğunu anlıyoruz.

Mademki Allah’tan başka ilah yoktur, şu halde onun emirleri bütün insanlık için geçerlidir. İslam insanları ırk, dil, kültür çerçevesinde değil getirdiği din kardeşliği anlayışı içerisinde toplar. Gayrimüslimleri de ırk, dil, bölge vb açılardan değil dinleri ile değerlendirir. O halde şirk insanları bölüp parçalayan, tevhid ise bütün inananları evrensel bir kardeşlik çerçevesinde kucaklayan bir sistemin adıdır.[33] Tevhid, dostluğun, kardeşliğin ve barışın da temelini teş­kil eder. Hayatta bazıları bazılarına rablık iddiasında bulunursa, asla kardeşlik ve eşitlikten bahsedilemez. Ama hepsi, tek bir Yaratıcının kulu olursa, işte bu düşünce, gerçek manada eşitliğin ve kardeşliğin temelini oluşturur.

İşte bunun içindir ki Hz. Peygamber (s) yabancı devlet adamlarına mektup kaleme alırken, özellikle Allah’ın şu âyetini vurgulardı: “Ey Ehl-i Kitab! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın.”[34]

c) Çevre Açısından Tevhidin Getirdiği Güzellikler ve Şirkle Gelen Tehlikeler:

İslam’da tabiat, mahlûktur ve Allah’ın bir hediyesidir. Mahlûk olarak, belli bir gayeye hizmet eder; mükemmeldir, muntazamdır; hediye olarak da insanın tasarrufuna sunulmuş masum bir eşyadır. Amacı insanın iyi olanı yapması ve saadeti elde etmesini sağlamaktır. Tevhid zorunlu olarak, tabiatla Allah’ın yanı sıra her­hangi bir başka etkin gücün olmadığı inancını gerekli kılar. Bu inanç tabiatta herhangi bir sihirin, büyünün, ruhçulu­ğun ve herhangi bir fail tarafından tabiat süreçlerine keyfi müda­halenin olamayacağını gösterir. Böyle­ce tabiat, tevhid vasıtasıyla ilkel dinlerin tanrılarından ve ruhla­rından, saf ve cahillerin hurafelerinden arınmıştır. Her hurafe, sihir ya da büyünün bütün unsurları, onu yapanın ya da yararlanan kişinin şirkte olduğunu ya da tev­hidin ihlal edildiğini gösterir. Tevhid nedenselliğin iplerini gizli güçlerin eline vermek yeri­ne onları Allah’a bağlar. Tabiat kanunlarının Allah’ın değişmez ya­saları (sünnetullah) olduğu, Allah’ın tabiatın sebeplilik/nedensel akışını yasalaşmış sebepler vasıtasıyla işlediği anlamına gelir.[35]

İslam’a göre Allah (c) bu nizamın sebebidir. Ev­ren bir düzensizlik, kaos değil, gerçekten bir düzendir, düzenliliktir; zira Allah oraya sonsuz yasalarını va’z etmiştir: Bu yasalar, Allah’ın insanlara kainatı yaratma amacını icra etme vasıtasıyla ortaya koy­dukları amelleriyle kendilerini ispat etsinler diye bahşettiği biline­bilir, yani gözlem ve akıl ile keşfedilebilir yetilerdir. İslam’ın tevhid ilkesi, bilime engel oluşturmak bir yana, bilimin gereğidir. Müslüman Allah’ın mutlak sebep, tek fail olduğuna ve her şeyin hayırhah fiiliyle var olduğuna ve meydana geldiğine şüphesiz inan­mıştır. Tevhid vasıtasıyla böylece kavranan tabiat bilimsel göz­lem ve analize uygundur ve hazırdır.[36]

Tabiat insanın değil, Allah’ın mülkü­dür. İnsana oradaki tasarruf hakkı Allah tarafından verilmiş ve birtakım emirleri yerine getirmesi istenmiştir. İnsan Yaratıcı­sının mülkünü iyi bir kiracı gibi dikkatle ve özenle korumak zorundadır. İn­sanın elinde tuttuğu intifa/faydalanma hakkı, kendisine doğaya zarar verme ya da onu istismar etme ve ekolojik dengesini bozma hakkını ver­mez. İnsanın sahip olduğu intifa/faydalanma hakkı Allah’ın her bireyin doğumunda yenilediği bireysel bir haktır. Bu hak insana diğerlerinin gelecekte ondan ya­rarlanma hakkını gasp etme hakkını vermez. Yeryüzünde Allah’ın halifesi sıfatıyla yaratılmış olan insan, ölümünde emaneti, aldığı zamana oranla daha iyi bir durumda Allah’a teslim etmekle yü­kümlüdür.

Sonuç:

Tevhidi anlama­dan, insanı da, kâinatı da, hayatı da, ölümü de anlamak mümkün değildir. Eğer tevhid iyi anlaşılmazsa, her şey koyu bir karanlık içinde kalır, yollar çıkmaza girer. Çünkü bütün iyiliklerin esasını her türlü güzelliğin temelini tevhid inancı teşkil eder. Âlemlerin Rabbine huşû ile teslim olmak, tevhid esasına dayanır. Huşû ve teslimiyet ise mutluluğu kazandırıcı huyların en önemlisi, ilmî tedbirlerin esasıdır. İnsanın gayb âlemine yönelişi ancak böyle bir iman ile mümkün olur. Nefis, o âleme katılabilmeye ancak bu sayede kabiliyet kazanır.[37] Rasûlullah (s) bunun ne derece önemli olduğuna dikkatleri çekmiş ve tevhidin iyilik türlerine olan nispetinin kalbin bedene olan nispeti gibi olduğunu; dolayısıyla eğer o düzgün çalışırsa diğer bütün organların düzgün olacağını, onun bozulması halinde ise diğerlerinin de bozulacağını beyan buyurmuştur. Bunu Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmadan ölen kimse hakkında kesin bir ifade ile onun cennete gireceğini veya Allah Teâlâ’nın ona cehennemi haram kılacağını ya da ona cennetin kapısını kapatmayacağını beyan etmesiyle ifade buyurmuştur. Sözlerimizi Rasûlullahın (s) tevhid inancından asla uzaklaşmamış tevhid üzere ölmüş muvahhidler için Yüce Allah’tan naklettiği şu hadis-i kutsi ile bitirelim: “Kim bana yeryüzü dolusu kadar hata ile gelse, fakat Allah’a hiç bir şeyi şirk koşmamış bulunsa ben onu işlediği hata kadar mağfiretle karşılarım.[38]

İbrahim COŞKUN

[1] Zümer 39/62

[2] Bekir Topaloğlu-Yusuf Şevki Yavuz-İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, İFAV. İstanbul, 1998, s.79 vd.

[3] Fatiha, 1/5-6.

[4] Rum,30/30

[5] Elmalılı, age.,  IV/3822; İbn Manzur, Ebu’l-Faal Cemaluddin Muhammed, Lisanu’l-Arab, Kahire, ts. V/55-56.

[6] es-Suyuti, Ebu Bekr Abdurrahman b. Ebi Bekr Celaleddin, el-Camiu’s-Sağir, E. Munavi’nin Kitabu Künüzi’l-Hakaik, hamişi ile birlikte) Mat. Hayriyye-Amire, Kahire, 1321,  II / 175.

[7] İbnu’l-Esir, İmam Mecduddin Ebu Sa’d el-Mübarek el-Cezeri, en-Nihayetu fi Garibi’l-Hadis ve’l-Eser, Kum-İran, 1392,  III /  457.

[8] Nesefi, Ebu’l-Berekât, Medariku’t-Tenzil ve Hakaiku’l-Tevil, Daru’l-Eda, İst. 1993,  III/ 930; İbn Kesir, İsmail b. Ömer, Tefsiru’l-Kur’an’i’l-Azim, Daru İhya-i Kutubi’l-Arabiyye Mısır , ts., I /  432.

[9] el-Beydavi, Kadı, Nasuriddin, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil,  Der Saadet, İst. 1314,  II/ 246.

[10] Ebu’s-Suud Muhammed b.el-Amadi, İrşadu’l-Akli’s-Selim, Beyrut, ts. VII/ 60.

[11] el-Meraği, Mustafa, et-Tefsiru’l-Meraği, Mekt. ve mat. Mustafa el-Babi el-Halebi ve Evladuhu  (3. Baskı), Kahire, 1966 / 1385,  XXI /  46.

[12] Elmalılı, age.,  VI / 3823-3824; Ebu’l-İzz, age., s. 35.

[13] Kurtubi, Ebu Abdillah, Muhammed b. Ahmed, el-Cami’li Ahkami’l-Kur’an, Kahire, 1967,  XIV / 31.

[14] İnsan,76/3.

[15] Beled,90/10.

[16] Elmalıl, a.g.e., VIII / 5839.

[17] Şehristani Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdülkerim, Nihayetu’l-Ikdam fi İlmi’l-Kelâm, Tashih ve  neşr., Alferd Guillaume, Londra, 1934, s. 124.

[18] Müslim, M., Mebahıs,  s. 102.

[19] Elmalıl, a.g.e.,  III / 1926-197.

[20] Mevdudi, Ebu’l-Ala, Kur’an’ın Dört Temel Terimi, (Çev. Mahmut Osmanoğlu) İst. 1995, s. 40.

[21] Gazali, İhya,  I/105-106.

[22] Müslim, Kader Bab no: 6; Ahmed b. Hanbel,  III/435;  II/ 315.

[23] Elmalılı, a.g.e., VI/3824.

[24] Yusuf, 10/39

[25] Zümer, 39/29

[26] En’âm, 6/81

[27] En’âm, 6/82

[28] Yunus, 10/107

[29] Hud, 54-56

[30] Enfal, 8/49

[31] Ali Şeriati, Tevhid ve Aşk, Çev., Ali Revahî, İstanbul, 1986, 36.

[32] Hucurat, 49/13

[33] İsmail Raci Farukî, Tevhid, Çev. Dilaver Yardım-Latif Boyacı, İstanbul 1995, s. 103.

[34] Âl-i İmrân, 3/64

[35] Farukî, age., 66.

[36] Farukî, s. 67-68; Zekeriya Abdürrezzak el-Mısrî, Ehemmiyetu’t-Tevhî ve Hataru’ş-Şirk, Beyrut, 1996/1417, s. 113 vd.

[37] Şah Veliyullah Dihlevî, Tevhid ve Şirk, çev., M. Erdoğan, İstanbul 1995.

[38] Tirmizî, Dua, 98; İbn Mace, Edeb, 58.