Giriş

 İslam dininin aslı, esası, imanın temeli ve başı Allah’ı tevhid etmektir. Bunun için Rasûller gönderilmiş, Muhkem ve Mübin kitaplar indirilmiştir. Yüce Allah(c) şöyle buyurur: “Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. “De ki: Şüphesiz ben size Allah tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”([1]) İşte bu tevhid kelimesi “Lâ ilâhe illallah”ın anlamıdır. Vahiy temeline dayanan ilahî dinlerin adı olan İslam’ın aslı da Allah’tan başkasına ibadet etmemek, arzu, çıkar ve bid’atlere göre değil ancak Rasûlün getirdiği şeriata/ölçülere göre ibadet etmektir.

İnsanlık ne zaman ki Allah tarafından belirlenmiş olan bu ölçüleri bozmuş, hiçbir sapma göstermeden yürünmesi gereken “sırat-ı mustakim” olan yolunu, “elleri ile yaptıklarından” dolayı kaybetmiş ve yürüme imkânından mahrum kalmışsa, meleklere insanın yaradılışı hakkında “Ben sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim”([2]) diyen Yüce Allah, insanlığa rahmet ve yol gösterici olarak en büyük nimet olan vahyi, peygamberler aracılığıyla göndermiştir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor ki:  “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse Allah’a ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.”([3])

1- Varlık Tasavvuru: “İnsanın, Gerçekliğini Hakikat Olarak Algılaması”

 İnsan ile varlık ilişkisinde, kişi için en önemli unsur kişinin varlığa ait tasavvurlarıdır. Varlığın bir parçası olarak insanın bizzat kendisine, yine anne rahmine düştüğü ilk andan hayata gözünü açtığı ve yaşam alanı olarak varlığını devam ettirdiği tabiata (kâinat) ve insanın fıtratında mevcut bulunan ve o’nun varlığı ve hakikatiyle ilgili bir arayışa sürükleyen, varlığı var eden Allah’a ait tasavvuru onun yaşamının tamamını şekillendiren gerçekliğidir. Bu gerçekliğin hakikate uygun olup olmaması; hakikatte (varlığa, eşyaya, sünnetullaha) etkisi olmamakla beraber, kişinin bizzat yaşamındaki tüm değerler manzumesini etkileyerek, yürüyecek yolun hakikatini belirler.

Örneğin gece karanlığında bir odanın köşesinde duran bir urganı yılan sanan biri için, algısında gerçek bir yılan korkusu ve bu korkuya dayalı duygular oluşur. Bu urganın o kimsede oluşturduğu yılan imajı,  gerçek yılan etkisi olacak ve oda aydınlanıp urganın hakikati ortaya çıkmayana kadar bu sahte gerçeklik onun hakikati olacaktır.

Varlıkla ilgili tasavvurlardan en önemlisi Allah tasavvurudur. Şüphesiz ki zedelenmiş bir Allah tasavvuru insanı varlık içindeki yerinden ederek telafi edilemeyecek mutlak bir zulüm ortaya çıkaracaktır. Ontolojik anlamda varlık hiyerarşisi doğru tasavvur edilmediğinde, yaratan Allah yerinden edilerek yerine yaratılmış putlar (her türlü nesne, para, mal, makam vb) konulabilecektir.

Her şeyden önce insanlık varlığı iki kategoride değerlendirmiştir:

  1. Sonradan olmuş, yoktan var edilmiş/yaratılmış, nitelik verilmiş olan (kâinat/âlemler)
  2. Bu var edilmiş/yaratılmış olan sistemi var eden/yaratan, nesnel nitelikten münezzeh, Vacibu’l-Vücûd olan Allah.

Varlıkla ilgili yapılması gereken bu tasnifinde sorun yaşamamış olan insanoğlu, Allah’ın insana ve varlığın akışına ya da ana, anın içindeki akışa müdahil oluşundaki aktifliği konusunda ciddi tasavvur sorunları ile yüz yüze gelmiştir.

“Eğer onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneş’i ve Ay’ı kim hizmetinize amade kıldı?’ diye sorarsanız elbette ‘Allah’ diyeceklerdir. Öyleyse nasıl oluyor da bu gerçekten uzaklaştırılıyorlar?”([4])

“De ki: ‘Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve içinde bulunanlar kimindir?’ Onlar da ‘Allah’ındır’ diyecekler. ‘O halde hiç düşünüp ibret almaz mısınız!’ de. ‘Yedi kat göklerin Rabbi ve o büyük arşın sahibi kimdir?’ de.  Onlar, ‘Yine Allah’tır’ diyecekler. ‘Şu halde siz Allah’tan korkmaz mısınız!’ de. ‘Eğer biliyorsanız söyleyin, her şeyin mülk ve tasarrufu/idaresi kendisinin elinde olan, her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya/himayeye asla muhtaç olmayan kimdir?’ de. Onlar, ‘Allah’tır’ diyecekler.”([5])

2- Nasıl Yaşaması Gerektiğini Unutmak: Şirkin Kurumsallaşması

“Bir Çift Yürek” adlı romanda yazar Marlo Morgan’ın Avustralya’daki gerçek insanlar kabilesi Aborjinler arasında geçirdiği dört aylık macerada, yaşlı kişi soylu Kara Kuğu arasında geçen diyalogu şöyle anlatmaktadır: Onlara, “İsa (as)’nın adını duydunuz mu?” diye sordum. “Elbette ki duyduk” dediler. Misyonerler öğretmişti: “İsa, Tanrı’nın oğludur. Bizlerin en büyük ağabeyidir. Tanrısal birliğin insan formuna girmiş halidir. O, en büyük saygıyı hak edendir. Bir’lik çok yıllar önce yeryüzüne inmiş ve mutantlara (beyaz adama), unuttukları bir şeyi, nasıl yaşamaları gerektiğini anımsatmıştır. İsa, Gerçek İnsanlar Kabilesi’ne gelmemiştir. İstese elbette gelirdi, biz gene buradaydık, ama mesajı bizler için değildi. Bize gerekli değildi, çünkü bizler nasıl yaşamamız gerektiğini unutmamıştık. Bizler zaten O’nun gerçeğini yaşamaktaydık. Bizler için” diye devam etti, “Birlik bir şey değildir. Mutantlar, biçimlere çok bağlılar. Görünmeyen ve biçimi olmayan bir şeyi kabullenemiyorlar. Tanrı-İsa-Birlik bizler için şeyleri çevreleyen bir öz veya şeylerin içinde var olan bir şey değildir, O, her şeydir!”

Allah tasavvurunu zedelemiş olan insan, varlığın akışını ve içinde bulunduğu birbirini destekleyen ahengi bozacaktır. Yaşam alanımızda olsun olmasın varlığın kendisi bir hakikatle, hikmetle yaratılmış olmasından dolayı birbirleriyle rekabet eden unsurlar değil birbirini destekleyen tek bir hedefe doğru akan bir oluşu sergilemektedir. Doğal olarak varlığın bu işleyişinin farkına varmayan insan ya Tanrı’yı ya kendini ya da tabiatı nesneleştirip tahrip etme yetkisini kendine verebilir. Dolayısıyla bu insanın kurgulayacağı yaşam düzeninin de adaletsizlik bir adalet gibi kabul edilip, insanlar arasında sınıflar teşekkül edecek, düzenli bir zulüm kaynağı olacakla kalmayacak sistem içinde zulmü oluşturan ve zulme maruz kalanların tamamı vicdandan gelen itiraz sesine sağır hale gelip bu durumu normal bir vakıa olarak değerlendirmeye başlayacaktır.  Neticede sistem içindeki unsurlar arasında devamlı bir gerginlik ve huzursuzluk oluşacağından, insanlığın devamlı bir “bulantı”ya mahkûm olacağını “nasıl yaşamaları gerektiğini unuttuklarını” ifadesiyle dile getirmiş, bu zulüm onları tamamen kuşatınca da Allah’ın müdahalesinin kaçınılmazlığını hatırlatmıştır.

Kur’an-ı Kerim, yaratılış gayesi tevhid ile Allah’a ibadet etmek([6]) olan insanlığın gaflete düşerek ve Allah tasavvurunu zedeleyen şirke bulaşmasını Lokman’ın (as) diliyle oğluna verdiği nasihatte: “Ey oğulcuğum! Allah’a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük zulümdür”([7]) diyerek tanımlamıştır.

Yine Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de: “…Kim Allah’a ortak koşarsa, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur”([8]) uyarısında bulunarak şirkin vahametini hatırlatmıştır.

Şirkin zulüm diye adlandırılmasının sebebi, zulmün aslının, bir şeyi olması gereken yerin dışına koymaktan kaynaklanmaktadır. Şirk ise, ibadetin yöneltilmesi, yapılması gerekli olandan başkasına yöneltmektir. Bu ise en büyük zulümdür. Çünkü ibadeti layık olandan başkasına yönelten kişi yaratan ile yaratılanı, güçlü ile zayıfı ve her şeyden aciz olanı eşit tutmuş olur.

Mevlana insanın yaratılış amacını ve Allah nezdindeki değerini açıklamak için, bir şeyini unuttuğu söyleyen birinin ifadesini bahane ederek: “Dünyada unutulmaması gereken bir şey var. Her şeyi unutsan da onu unutmasan korku yok. Fakat her şeyi yerine getirsen, hatırlasan, unutmasan da onu unutsan hiçbir şey yapmamış olursun. Hani bir padişah seni belli bir iş için bir köye yollasa, sen de gitsen de o işten başka yüzlerce iş basarsan, hangi iş için gittiysen onu yapmadın, başarmadın ya, hiçbir iş başarmamış sayılırsın. Şu halde insan dünyaya bir tek iş için gelmiştir, maksat odur. Onu başarmadı mı, hiçbir iş başarmamış demektir. “Gerçekten de biz, emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara arz ettik. Derken onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve o emaneti yükledik insana.  Şüphe yok ki insan çok zalim oldu, çok bilgisiz bir hale geldi.” O emaneti göklere arz ettik, kabul edemedi. Bir bak da gör, göklerden aklı şaşırtan ne işler meydana gelmede. Taşları l’âl, yakut yapıyor; dağları altın, gümüş madeni haline getiriyor. Bitkileri, yeryüzünü coşturuyor, diriltiyor, ölümsüz cennete döndürüyor. Yeryüzü de tohumları benimsiyor, meyveler veriyor, ayıpları örtüyor, anlatılmasına imkân bulunmayan yüz binlerce şaşılacak işler başarıyor, şaşılacak şeyler meydana getiriyor. Dağlar da çeşit çeşit madenler veriyor. Bütün bunları yapıyorlar, yapıyorlar amma onlardan o bir tek iş meydana gelmiyor da o tek işi insan görüyor, başarıyor, “And olsun ki Âdemoğullarını ululadık” dedi, “Göğü, yeri ululadık” demedi. Şu halde insanın elinden bir iş geliyor ki ne göklerin elinden geliyor o iş, ne yerlerin, ne dağların. O işi de gördü mü, onda ne zalimlik kalıyor, ne bilgisizlik. Amma sen, o işi görmüyorsam bunca iş görüyorum ya dersin; dersin amma seni öbür işler için yaratmadılar ki. Bu, şuna benzer: Padişahların hazinelerinde bulunabilen, değer biçilmez bir çelik Hint kılıcını tutmuşsun da kokmuş öküz etine satır olarak kullanıyor, sonra da boşu boşuna bırakmadım ya, böylesine bir işe kullanıyorum onu diyorsun…”([9]) açıklamasıyla ifade etmiştir.

İnsanın yaptığı eylemlerin doğru karşılık bulabilmesinin öncelikli şartının Allah’ı hakkıyla takdir eden bir iman ile kendisine yüklenen “emanetin” sorumluk bilincine varması, emanetin gerçek sahibi olan Allah’ı hayatın merkezine koyup, bir işi yapmadan önce kendisine “Acaba Allah yapacağım bu işte benden nasıl hareket etmemi ister?” sorusunu sorduktan sonra gereğine göre eylemde bulunmasıdır. Aksi halde yapılan eylemler ne kadar güzel ve çok olursa olsun dünyada bir karşılık görse de ahiret hayatında bir değeri olmayacaktır.([10])

3- Kur’an’da Şirke Açılan Kapı: “Allah’ı Hakkıyla Takdir Edememe”

“Şirk, bu ümmet arasında gecenin karanlığında, siyah kayanın üstündeki karıncanın ayak sesinden daha gizlidir.”([11]) uyarısında bulunan Hz.Peygamber (s) aslında insanın (Müslümanlar da dâhil olmak üzere) Allah tasavvurunun rahatlıkla bozulabileceğinin uyarısını da yapmış bulunmaktadır. Nitekim Yüce Allah “büyük zulüm” olarak tanımladığı şirke bulaşan insanın bu duruma düşmesinin temel sebebinin, “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”([12])

“Ama onlar, Allah’ı hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Hâlbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.”([13]) âyetleriyle beyan etmektedir.

Kuran, müşriklerin de Yüce Allah’ın Hâlık/yaratıcı, Müdebbir/işleri çekip çeviren ve yine Râzık/rızık veren olduğuna dair ikrar ettiklerini([14]) ancak insanların zedelenmiş Allah tasavvurdan dolayı; Allah’a yakınlık ve şefaat talep etmek maksadıyla, putlara, meleklere, peygamberlere, salihlere, aya, güneşe ve yıldızlara vb nesnelere dua edip taptıklarını, yine Allah’a çocuk isnat ettiklerini tarafımıza bildirmektedir([15]). Hz. Peygamberin (s) yukarıdaki uyarısını da dikkate alacak olursak bu sorunla herkesin karşı karşıya kalabileceğini kolaylıkla söyleyebiliriz.

Nitekim Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de belirtmiş olduğu: “Hiçbir konuda, Allah dilerse/inşaallah demeden ‘Ben yarın mutlaka şöyle şöyle yapacağım’ deme! Bunu unuttuğun takdirde Allah’ı zikret ve: ‘Umarım ki Rabbim, doğru olma yönünden beni daha isabetli davranışa muvaffak kılar’ de”([16])  âyetinin nüzul sebeplerini dikkate alacak olursak peygamberlerin bile bu konuda tebliğlerinde çok dikkatli olmasının gerekliliği anlaşılacaktır. Görevleri toplumlarının bozulmuş Allah tasavvurlarını düzelme olan peygamberler, kendilerinin inanılması ve inkâr edenlerin hidayet bulması telaşı ve üzüntüsünden dolayı yapmış oldukları bazı eylemler ya da söylemiş oldukları sözler toplumun Allah’ı takdir etme konusundaki tasavvurlarına olumsuz etkide bulunulması halinde Allah olaya bizzat müdahil olarak düzeltilmişlerdir.([17])

Esbab-ı nüzullerde bu konuda “Yahudilerin akıl vermesiyle Kureyş müş­rikleri Hz. Peygamber (s)’e ruh, Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn hakkında sordukların­da “inşaallah” demeksizin “Size yarın cevap veririm” buyurmuş ve bir rivaye­te göre 15 gün, başka bir rivayete göre 40 gün, bir üçüncü rivayete göre de 3 gün vahiy gelmemiş ve Hz. Peygamber bu sebeple çok zor durumda kalmıştı. İşte bu âyetler de bu hadise üzerine nazil olan âyetler cümlesindendir”([18]) denmektedir.

Buradaki temel sorun bir Peygamberin hele kendisi “cinlenmekle”, “sihirbazlıkla”, “şairlikle” hele hele vahyi kendisinin yazdığıyla suçlanırken, muhataplarında “Peygamberin emrinde olan bir Allah” tasavvuru oluşturmaması, yine kendisine yapılan iftiralara haklılık payı doğurmaması için bu durumun düzeltmesi ihtiyacı hâsıl olmuştur. Nitekim İbn İshak’ın bu konudaki naklinde, Cibril (as)’in, Hz. Peygamber’e (s) sorulanların (ruh, Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn) cevabını getirdiğinde O’nun (s) içine düştüğü sıkıntıyı: “Ey Cibril, bize gelmedin ve biz senin hakkında su-i zanda bulunduk” ifadesiyle dile getirdiğini, ancak Cibril’in de: “Rabbinin emri olmadıkça biz (meleklerden olan elçiler) inmeyiz. Önümüzde ve arkamızdaki bütün geçmiş ve gelecek şeyler ve bunların arasındakiler hep O’na aittir. Senin Rabbin, hiçbir şeyi unutmaz”([19]) âyetini de okuduğunu bildirmektedir. Adeta peygamber de olsan “Allah’ı hesaba katmadan” asla bir karar verme uyarısında bulunmuştur.

Yine Allah (c) Kur’an’da anlatılan ilk kıssada yaşamın her anına ve olayına “Allah’ın müdahil olduğunu” bu sebeple O’nu hesaba katmadan asla bir işe bulaşmayın uyarısını “bahçe sahipleri” üzerinden tüm insanlığa yapmaktadır: “Biz tıpkı o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi, bunları da sınadık. Onlar sabah erken mahsulü devşireceklerini yeminle pekiştirip kesin söylemiş (inşaallah dememiş), Allah’ın iznine bağlamamışlardı. Ayrıca fakirlerin payını da düşünmemişlerdi.”([20])

 Sonuç

“De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”([21])

“Şu muhakkak ki Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun dışındaki diğer günahları dilediği kimse için affeder. Kim Allah’a ortak icat ederse müthiş bir iftira etmiş, çok büyük bir günah işlemiş olur.”([22])

Allah’ın kendisine ortak koşma dışındaki bütün günahları affedeceği müjdesi, tevhidin Allah’ın en büyük ve en önemli emri, şirkinde en büyük günah olduğunun en açık delilidir. O halde insanlığın en büyük problemi doğru bir Allah tasavvuruna sahip olup onun devamlılığını koruması, gerçek gafletin Allah’ı unutmak olduğunu bir an olsun aklından çıkarmamasıdır denebilir.

Kur’an’ın neredeyse her sayfasında, şirke bulaşmış ya da şirke doğru kayabilecek insan tasavvurlarını onarmak ve zedelenmiş tanrı tasavvurlarını tevhidî inanca uygun hale getirme maksadıyla geçmiş ümmetlerin hatalarından örnekler sunularak muhatabın aklına, mantığına vicdanına hitap ederek doğru bir Allah tasavvuru oluşturma çabasındaki âyetlerle karşı karşıya kalmaktayız: “Ey insanlar! İşte size bir misal veriliyor, ona iyi kulak verin: Sizin Allah’tan başka yalvardığınız bütün sahte tanrılar güç birliği yapsalar da, bir sinek bile yaratamazlar. Hatta sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahi kurtarıp geri alamazlar. İsteyen de, kendinden istenilen de, kaçan da kovalayan da ne kadar güçsüz!”([23])

“De ki: O, Allah’tır; eşsiz benzersiz bir tektir. Allah Samed’dir. O doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.  Ve hiçbir şey O’na asla denk ve benzer olmamıştır.”([24])

Kur’an’ın tüm bu çabası aslında yaratılış gayesine uygun olarak kendisine verilmiş olan ve “Rabbul âlemin” olan Allah’ı doğru bir şekilde tanıyıp, doğru şekilde kulluk yapması maksadıyla verilmiş olan İlahi sıfatlarını kullanabilme kabiliyeti oluşturmaktır. Çünkü insan Allah ile arasındaki ilişkiyi yanlış kurduğunda, kendisine verilen bu sıfatları kendinden bilerek adeta kendini tanrılaştırma eğilimine girer.([25])

Kur’an insana adeta, “sana verilmiş olan şu emanetlere sahip çık, verilmiş olan imkânı doğru kulan ve sen sen ol şirke asla yaklaşma” mesajını vermektedir. “Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar. Yoksa Allah tarafından kendilerini kuşatacak bir azabın gelmeyeceğinden veya onlar farkında olmadan kıyametin ansızın gelip çatmayacağından emin mi oldular? Ey Rasûlüm! De ki: İşte benim yolum budur! Ben insanları Allah’ın yoluna, düşünmeksizin, taklit yolu ile değil, delile dayanarak, idraklerine hitab ederek dâvet ediyorum.  Ben de, bana tâbi olanlar da böyleyiz. Allah’ı bütün eksikliklerden tenzih ederim. Ben asla müşriklerden değilim.”([26])

ZEKERİYA YÜRÜK

[1] Hud 11/2

[2] Bakara 2/30

[3] Enbiya 21/25

[4] Ankebut 29/61

[5] Mü’minun 23/84-89, ayrıca Yunus 10/31

[6] Zariyat 51/56

[7] Lokman 31/13

[8] Maide 5/72

[9] Mevlana Fihi Ma-fih 4. bölüm 1. paragraf

[10] Nur 24/39-40

[11] Ahmed bin Hanbel, Müsned, c.4, s.403

[12] Hacc 22/74

[13] Zümer 39/67

[14] Yunus 10/31, Mu’minun 23/84-89

[15] Zümer 39/3, Yunus 10/18, Fussilet 41/37, Al-i İmran 3/80, Maide 5/116, İsra 17/57, Necm 53/19 vb. âyetler

[16] Kehf 18/23-24

[17] Yunus (as) örneği için bak: Enbiya 21/87

[18] İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 5/145; Alûsî, Ruhu’l-Meani, 15/247; İbnu’l-Cevzî, Zadu’l-Mesir, 5/127

[19] Meryem 19/64

[20] Kalem 68/17-18

[21] Zümer 39/53

[22]  Nisa 4/48, 116

[23]  Hacc 22/73

[24]  İhlas 112/1-4

[25]  Alak 96/6-7

[26]  Yusuf 12/106-108