Allah insanı yarattı, başıboş bırakmadı, en güzel imkânlarla mücehhez kıldı. İnsanın hangi imkânını ele alırsak alalım; ona bir fiyat biçmek, bir maddi değere nisbet etmek mümkün müdür? Misal olarak, nefes alıp vermenin bir parasal kıymeti var mıdır? Fiziksel yapımızdaki herhangi bir azanın değeri olacak bir nesne var mıdır? Havadan suya, bakmaktan görmeye, düşünmeden konuşmaya… yaşamsal fonksiyonlara paha biçmek hangi aklın kârıdır? Şüphesiz Allah, insanı en mükemmel bir şekilde yaratmıştır. İnsanı hakkıyla “değer”lendirecek olan da ancak Allah’tır. İnsan, Allah’ın mucizelerinden bir mucizedir. İnsan muhteremdir; eşref-i mahlûkattır.

İnsanı, mükemmel bir donanımla tekrim eden Allah, yol aldığımız dünya hayatında, rahmetinin gereği olarak, bizi her türlü yol kazasına karşı uyaran rehberler de göndermiştir. Bu rehberler, düşünsel ve yaşamsal hayata ışık tutan, karanlıklardan aydınlığa, zulumattan nura davet eden Peygamberlerdir. Peygamber halkasının ilki Hz. Âdem’den (as), sonuncusu Hz. Muhammed’e (s) kadar gelen bütün peygamberlerin mesajı hep aynı olmuştur: Tevhid. Yolunu şaşırmış, yoldan çıkmış ve hedefinden sapmış kavim ve topluluklar Tevhide, yani “Allah’tan başka ilah yoktur”a davet edilmiştir. Bu daveti genel olarak toplumların yoksul, kimsesiz ve biçare kesimleri kabul ederken, inisiyatif sahibi, varsıl ve lider konumundaki kesimler şiddetle reddetmiştir. Netice itibarı ile insan, iradesinin elverdiği kadarıyla tercihlerde bulunmakta, ya yücelerek “değer”lenmekte ya da alçalarak “değer”sizleşmektedir.

Tevhid,  “değer”li olarak dünyaya gelen insanı “değer”lendirmektedir.

Anlam itibariyle Tevhid, Allah’a hakkını vermektir. Allah’a hakkını vermek demek, hem rubûbiyette hem ulûhiyette ve hem de isim ve sıfatlarında O’nu tevhid etmek demektir.

“Allah’tan başka ilah yoktur” demek; kulluk bilincine sahip olmayı ifade eder. Sadece O’na kulluk etmek ve bu süreçte karşılaşılan her türlü sorunun çözümünde sadece O’ndan yardım dilemek, hiçbir konuda O’na ortak koşmamak, O’ndan başka veya O’nunla beraber başkasına boyun eğmemek, korkuda ve ümid etmede O’na bağlanmak, O’nsuz bir an’ın bile olmaması gerekliliğine inanarak yaşamak, O’nun, yerleri ve gökleri yaratan,  öldüren ve yaşatan, mülkün sahibi olduğundan gaflete düşmemektir. Böylece bütün boyutuyla mü’min ve müslim olup, düzmece ilahlardan azad olarak, kalbindeki maddi ve manevi putlardan arınıp, tutsaklığı oluşturan her ne kadar pranga varsa, tümünden kurtulup özgürleşmenin adıdır Tevhid.

Tevhidi, hayatının ekseni haline getirenler, hem itikadi açıdan hem de ameli açıdan Allah’ın İpi’ne sarılmış olurlar. Bunlar, kusursuz ve tam bir emniyet içinde, özgüvenle sorumluluklarının idrakinde yaşar. Allah’ın, üzerimizdeki hâkimiyetini esmasıyla bildiren tevhidi boyut “Lailahe illallah” boyutudur. Toplumsal yaşamda tevhidi oluşturacak boyut ise “Risâlet” boyutudur. Allah’ın buyruklarını insan yaşamında kâmil anlamda uygulamak, risâletin yani Peygamber’in yaşamı, ahlakı ve uyguladığı metodlarının örnek alınmasıyla imkân dâhilindedir. Aksi takdirde insan, tevhidin ruhuna muhalif yorumlarla, savaşlar içinde bertaraf olmaktan kurtulamaz.

Tevhidi anlamından uzaklaştırarak ifsad edecek üç büyük tehlike vardır:

1- İnsanın Tutkuları

Tutkular insanı tutuklar. Dar bir alana hapseder. Görme yetisini elinden alarak hakikatten mahrum bırakır. İnsanı sağırlaştırır. Haktan gelen çağrılara kapatır. Algılama, anlama ve anlamlandırma yetisini yok eder. İnsanın en büyük felaketi tutkularıdır. Birer felaket olan aşırı hırs, şiddetli arzu ve istek, insanı tevhid’den uzaklaştırır. Bu insanın “ilah”ı, Allah olmaktan çıkar. Sahte tanrıların aldatma ve avutmalarıyla sarhoş olur. Bu tehlike günümüz dünyasında farklı form ve içeriklerle hep yaşanagelmektedir: Sanat, siyaset, sinema, spor, müzik…

2- Ataların Geleneği

Atalardan kalma kültürel birikimlerin bir kısmına atfedilen kutsiyet, zamanla tapınılan bir din mesabesine çıkarılmaktadır. Tevhid mücadelesinde peygamberlerin en çok işittikleri karşı itiraz gerekçesi “biz atalarımızdan böyle gördük” şeklindeki gerekçedir. Atalardan kalma ”değer”lerin en tehlikeli olanları, Haktan olmadığı halde, sureta Haktan olan “değer”lerdir. Hak suretindeki bir batıl, batıl suretindeki bir batıldan daha tehlikeli ve tahripkârdır. Münafıklar buna en güzel örneği teşkil etmektedir.

3- İktidar Sahipleri

İktidarı ellerinde bulunduranlar maddi anlamda güç ve kuvvetin sahipleridir. Tarihte, iktidarı ellerine geçirenlerin yönettikleri halklara ne tür zulümler yaptıklarını ibretle okumak gerekir. İktidar sahiplerinin gücü kullanarak tevhidi, toplumsal arenada ifsad etme çabaları olmuştur hep. Bu daha çok, endirekt çabalarla ve örtülü olarak yapılmıştır. Böylece iktidarlarının devamını sağlamaya çalışmışlardır.

Muvahhid İnsan

Muvahhid tevhidi özümseyen kimsedir. İmanında ve amelinde uyumlu olandır. Kimlik ve şahsiyetini oluşturmuş, her türlü parçalanmışlıktan korunmuştur. Muvahhid bir bakıma uyum, ahenk ve barış adamıdır. Kendisiyle uyumludur en başta. Sonra tabiat ve kâinatla uyumludur. Bu uyum ve ahengi bozacak beşeri unsurlarla savaşmaktan da geri durmaz asla. Hem savaşın hem de barışın adamıdır muvahhid. O dünyada bağımsız ve Allah’a dayanan bir şahsiyettir. Hiç kimseden korkmaz. Menfaat için zillete düşmez. Kimseye dalkavukluk yapmaz.

Muvahhid insan dar kafalı değildir. Geniş bir perspektife sahiptir. Kendine saygı ile birlikte bütün varlığa karşı da saygılıdır. Bütün yaratıkları bir bütünlük içinde görür. Hiç kimseden korkmaz, cesurdur. Bu dünyada kalıcı olmadığından dünya sevgisine yer vermez. Kaybedecek bir şeyi olmadığından ölümden de korkmaz. Onun nazarında ölüm vuslat için bir kapıdır. Onun kafasında kıskançlık, hased ve hırs gibi bayağı tutkular yoktur. Zulme meyletmez. Adalet, tevhidin en belirgin izdüşümü olduğundan, hem kişisel yaşamında hem de toplumsal yaşamındaki görünür vasfı adalettir.

CEVDET IŞIK