“De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda
ortak olan bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet
edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.
Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rab
edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse,
deyin ki: “Şahit olun, biz müslümanlarız.”

(Âl-i İmrân 3/64)

Giriş

Arapça bir kelime olan tevhid sözlükte, “yalnız, tek ve biricik” anlamına gelen “vahd” (vahdet, vuhûd) kökünden tef’îl kalıbında türemiştir. “Birlemek, bir şeyin bir ve tek olduğunu kabul etmek” anlamına gelmektedir. Din dilinde bir terim olarak “Allah’ın zât ve sıfatlarında bir ve tek olduğunu zihinde kabul edip O’na gönülden bağlanmak” olarak tanımlanmaktadır.[1] Tevhid kelimesinin sözlük anlamı her ne kadar sayısal olarak birlemeyi ihtiva ediyor gibi bir izlenim veriyor ise de Yüce Allah’ın birliğini ifade etmek için kullanıldığında sayısal “bir (1)”den daha çok eşsizlik ve yegânelik anlamında bir ve tek olduğunu ifade etmektedir. Zira Yüce Allah’ın, ikinin yarısı olarak bir olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu durumda tevhid, ilgili konularda, Yüce Allah’ın zatı ve sıfatları itibariyle eşsiz ve yegâne olduğu anlamında “Bir (el-Vahid)” olduğunu ifade etmektedir.

Tanımdan da anlaşıldığı gibi tevhidin kişinin dünyasında yer alıp meşru bir zemine oturması için iki unsur gerekmektedir: Zihnen kabul ve kalben bağlanma. Tevhidin zihne yerleşip kabul görmesi, eskilerin “nazar” olarak tabir ettikleri sağlıklı bir akıl yürütmenin yapılmasına bağlıdır. Bu anlamda insanlar akıl, bilgi ve tefekkür dünyalarına göre bir akıl yürütme içerisine girebildiklerinden herkesin bu konuda eşit mesafede olmayacağı açıktır. Tutku ve ihtirasların esiri olmayan her selim akıl, fizik âlemde yer alarak insanın her türlü duyularına hitap eden varlıklara ibret nazarıyla bakmak suretiyle tevhid inancına ulaşabilir. Kur’an-ı kerim sıklıkla buna dikkat çekmekte; göklere, yere, geceye, gündüze, insanın bedenine, diğer canlılara ve buna benzer duyularımıza hitap eden daha birçok şeye işaret ederek üzerinde ibretle düşünmemizi tavsiye etmektedir. Böylelikle akılların harekete geçmesi, sağduyunun galebe çalması ve vicdan sahibi herkesin bunların bir yaratıcı ve idarecisinin olduğu sonucuna vararak O yüce kudret karşısında tam bir teslimiyetle boyun eğmesi hedeflenmektedir.

Esasen tarih boyunca Yüce Allah tarafından gönderilen bütün peygamberlerin kavimlerini Allah’ın varlığını ispattan (isbat-ı vacip) daha çok tevhide davet etmeleri de insan vicdanının (fıtrat) Allah’ın varlığını kabul etmeye mütemayil (yatkın) olduğu ve bunun fiilen gerçekleştiğini göstermektedir. Gerek tarihte gerekse günümüzde tanrı inancına sahip olmayanların (ateist) sayısı oldukça azdır. Ayrıca bunların bu tavrı daha çok içinde bulundukları ve yanlış dinî inançların şekillendirdiği sosyo-kültürel ortama bir tepkidir. Ateistlerin düşüncelerini kaleme aldıkları eserlere bakıldığında tepki göstererek inkâr ettikleri tanrının peygamberlerin tanıtmaya çalıştıkları Yüce Kudret’ten daha çok etraflarında bulunanların tanrısı olduğu, çoğu zaman bunun Hıristiyan din adamlarının tanrısı olduğu görülmektedir. Bu durum ateizmin tabii bir davranış olmadığı, yaşanılan şartlara bir tepki olarak meydana gelen sosyal ve psikolojik bir tavır olduğu neticesini vermektedir. Buna göre inanç açısından insanın fıtratına uygun olan tavır yaratıcı bir gücü kabul edip ona bağlanmaktır. Ancak çoğu zaman insanda bu inanç çeşitli etkilenmelere maruz kalarak hırpalanır, şirke bulanır ve tevhitten uzaklaşır. İşte peygamberler manipülasyona uğrayarak yanlış yönlere kayan bu inancı tekrar diriltmek için gönderilmişlerdir.

Tevhid, ilâhi dinlerin ortak ilkesi olduğu gibi itikadi İslâm mezheplerinin de en başta gelen esasını teşkil etmektedir. Ehl-i sünnet mezhebi, imânın altı şartı olarak belirlediği âmentünün ilk ilkesi olarak tevhidi (Allah’ın varlığı ve birliğine imân etmek) öngörmektedir. Aynı şekilde Mûtezile imân edilmesi zorunlu olan beş temel esasın (el-usûlü’l-hamse) başına tevhidi yerleştirmiştir.[2] Yine Şia’nın dinin temel esasları (usûlüddin) olarak kabul ettiği beş esasın ilki tevhiddir.[3] Buna göre dinin diğer esaslarının öncelik sırası zaman zaman her hangi bir şekilde tartışma ve ihtilaf konusu oldukları halde, muhtevası hakkında farklı söylem ve açıklama yöntemleri benimsenmiş olsa da tevhidin en temel ilke olduğu konusunda tam bir ittifak bulunmaktadır.

Tevhidin Kapsamı ve Esasları

Tevhid inancının tam olarak benimsenip yerleşmesi için zihnen Allah’ı bir ve tek olarak kabul ettikten sonra başta da ifade edildiği gibi O’na kalben bağlanmak gerekmektedir. Zira Tevhid Yüce Allah’ın bir ve tek olduğunu kabul etmekle beraber O’nun büyüklüğü, kul üzerindeki tasarrufu ve en geniş anlamıylayardım ve inayet kaynağı olması kadar adalet ve hesap sorma gücünün de O’nda olduğunu kabul ederek bu doğrultuda bir dünya görüşü geliştirme ve yaşama anlamına da gelmektedir. Tevhid, kulun O’nun büyüklüğü, lütüf ve merhameti karşısında tam bir teslimiyet ve bu yönde gönüllü bir irade beyanını ifade eder. Bu nedenle tevhid inancı, imânla beraber bu imânın amel ve ahlâkla desteklenmesi anlamını da ihtiva etmektedir. Buna göre ilâhî iradenin doğrultusunda bir dünya görüşünü benimseyerek buna göre yaşamak için mükellefin iç dünyasının derinliklerinde hissedeceği derûnî bir heyecan ve coşkuya da ihtiyaç vardır. Tevhidi benimseyenin (muvahhid) bunu yaşayabilmesi, Bir ve Tek olan Allah’a kalben bağlanmasıyla mümkündür.

Tevhid’in özü itibariyle bütün ilâhî dinlerin en temel ilkesi olduğu kuşkusuzdur. Ancak bu dinlerin mensupları daha sonra bu inancı manipüle ederek mecrasından çıkarmışlardır. Kur’an’da tevhid inancının çerçevesini belirleyen birçok ayetten biri de Hz. Peygamber(s)’e, döneminde yaşayan Ehl-i kitaba davetinde yol göstermek amacıyla nazil olan Âl-i İmrân 64. Ayettir. Yüce Allah bu ayette onların tevhid inancına sahip olduklarını iddia etmelerinden yola çıkarak Hz. Peygamber(s)’e onlarla, onların da kabul ettiği bu ilke üzerinde uzlaşmak için çağrıda bulunmasını emretmektedir. Ayet-i kerime meâlen şöyledir: “De ki: Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak olan bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rab edinmesin.” Eğer onlar yine de yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz Müslümanlarız.”[4] Bütün ilâhî dinlerin en temel esası olarak tevhidin neye karşılık geldiğini bu ayet-i kerimeden anlamak mümkündür. Yüce Allah Ehl-i kitabın da kabul ettiği tevhid inancının çerçevesini bu ayette belirleyerek onları bir bakıma özlerine, inançlarının saf ve berrak haline dönmeye davet etmektedir. Bu ayette tevhidin dört temel esasına dikkat çekilmektedir: Mabûd, ilâh ve rab olarak Allah’ı bir ve tek olarak bilip imân etme ve O’na teslim olma. İlk üçü salt imân ile alakalı iken dördüncü esas bu imânın gereği olarak tam bir teslimiyetle boyun eğmeyi öngörmektedir. Bu dört ilkeyi sırasıyla irdeleyerek tevhidin insanın gerçek hayatına yansımalarını anlamamız mümkündür.

1. Yüce Allah Hz. Peygamber’i Ehl-i kitabı davet ederken hangi hususlara dikkat etmesi konusunda yol gösterdiği gibi aynı zamanda Tevhid inancının esaslarını da belirlemektedir. Bunların başında Allah’ı bir ve tek Mabûd olarak bilmek ve O’nun dışında hiç kimseye, hiçbir şeye ibadet etmemek ve boyun eğmemek gelmektedir. Buna göre Tevhid’in birinci ilkesi kulun bir tek Allah’ı ibadet edilmeye layık görmesidir. İbadet sözlükte; “Boyun eğme, alçak gönüllülük, tapma, tapınma” gibi anlamlara gelmektedir. Dinî bir kavram olarak Kulluk (ubûdiyyet) ise; “mükellefin nefsânî arzularının aksine Rabbini tazim için yaptığı fiildir. Başka bir ifade ile mükellefin Rab olarak kabul ettiği Zâtın büyüklüğü adına O’na verdiği ahde vefa göstermesi, koyduğu sınırları muhafaza etmesi, mevcut nimetlere şükretmesi, kaybettiklerine de sabretmesidir.” İbadet, “Allah rızasını amaçlayan duygu, düşünce, söz ve davranışlar bütünü” olarak da tanımlanmıştır.[5]

Tevhidin birinci esası olan “Sadece Allah’ı Mabûd olarak kabul etme” ilkesi aynı zamanda insanı kula kulluktan kurtarmak suretiyle onu özgürlüğüne kavuşturmaktadır. İnsanlık tarihine bakıldığında; insanların Allah’ı bir tek mâbûd olarak görmeyip başkalarına bel kırıp boyun büktüklerinde zillete dûçâr oldukları ve insanlık onurunu kaybettikleri görülmektedir. Peygamberlerinin sesine kulak vermeyerek tevhidi terk eden İsrailoğullarının Firavun ve etrafındakiler tarafından köleleştirilmeleri ve zillet ve meskenet halini içselleştirip kabullenmiş bir hale düşmeleri, bu anlamda Kur’an’da verilen en açık örnektir. Yüce Allah Hz. Mûsâ aracılığıyla onlara içinde bulundukları kölelik ve zillet halinin onlar için kaçınılmaz olmadığını, onların kul-köle değil, aralarından birçok peygamber gönderilmesi itibariyle üstün kılındıklarını hatırlatarak onurlarını kazanmaya davet etmiştir. İnsanlığın iftihar tablosu olan peygamberlerin onların arasından seçildikleri ve bu yönüyle aslında onların köle değil efendi oldukları/olmaları gerektiğine dikkat çekilerek izzetlerine kavuşmak için gayret sarf etmeleri istenmiştir. Gerçekten de Hz. Musa’nın öncelikle Firavun’dan İsariloğullarını kendisiyle göndermeyi talep etmiş olması[6], onun getirdiği mesajın, yani tevhid inancının insan onuru ve insanın özgürlük hakkına verdiği değer açısından önemlidir.

2.Söz konusu ayet (Âl-i İmrân 3/64) bağlamında tevhidin ikinci esası; bir ilâh olarak Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmamaktır. Sözlükte “ortak koşmak ve küfür” anlamına gelen “şirk koşmak” tabiri, terim olarak “Yüce Allah’a zat, sıfat veya fiillerinde ya da ibadet edilmesi gereken yegâne mercî olması noktalarında benzeri ve denginin bulunduğuna inanmak”[7] olarak tarif edilmektedir. İnsanlar Âlemin yaratıcı ve yöneticisi olarak genelde Allah’ı kabul ettikleri halde ilgisizlik, bilgisizlik, tutku ve arzularına tabi olma, acizlik, tembellik, özenti gibi husus ve temayüller onların şahsiyetini bozmakta, Allah ile beraber farklı şeylere yönelmelerini beraberinde getirerek onları başkalarına da kul haline getirmektedir.

Şirkin tanımından da anlaşıldığı gibi Yüce Allah’ı zat, sıfat ve fiillerinde bir ve tek olarak bilmeyi bırakıp başkalarını da bu anlamda ona ortak etmektir. Şirkin büyük ve küçük, açık ve gizli olması da mümkündür. Söz gelimi şifa, bereket, hidayet gibi taleblerin mutlak muhatabı Allah olduğu halde bunları başkalarına tevcih etmek büyük ve açık şirke, insanın tutku ve arzularını her şeyin önüne geçirmesi ve bir bakıma onların kölesi olması küçük ve gizli şirke örnek teşkil etmektedir. Tevhid inancını benimseyen bir mümin (muvahhid) sadece şirkten değil, aynı zamanda kula kul olmaktan da kurtulmuş olmaktadır. Zira kendisi için vazgeçilmez birer ilâh kıldığı unsurlar onun özgürlüğünü kısıtlamakta, onu kul/köle haline getirmektedir.

3.Tevhid kapsamında üzerinde durulması gereken üçüncü husus “Allah’tan başkasını rab edinmemektir.” Rab, “terbiye eden, sahiplenen, kural belirleyen” gibi anlamlara gelmektedir. Yüce Allah için kullanıldığında iki boyutlu anlama gelmektedir. a. Allah’ın bütün âlemi bir nizam ve intizâm içerisinde yaratması ve her yaratılmışa varlığını sürdürmesi ve yaratılış amacına uygun hareket etmesi için uygun bir ortam hazırlamasıdır. Yaratılmışlara bu ortama uygun bir tabiat ihsan etmesi de bu kapsamdadır. “Sünnetullah” tabiri Cenâb-ı Hakk’ın âlemin düzeni için belirlediği kuralları ifade etmektedir. b. Başta insan olmak üzere irade sahibi olan varlıkların dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmeleri için tabi olmaları gereken kuralları koyması anlamına gelmektedir. “Din ve şerîât” tabirleri de buna işaret etmektedir. Tevhid inancı bağlamında bütün müminlerin Allah’tan başka rablık iddiasında bulunan, rablığa soyunan her türlü iradeyi reddetmeleri ve sadece Allah’ı rab olarak kabullenmeleri gerekmektedir.

İnsanlık tarihinde insanları kendi nüfuz alanına girmeye zorlayarak onlara bir bakıma rabb olma iddiasında bulunan zorbalar olduğu gibi, insanların kendi iradeleriyle kabullendikleri rabbleri de var olmuştur. Birincisine “Ben sizin en büyük rabbinizim”[8] iddiasında bulunan Firavun’u, ikincisine de Hıristiyan ve Yahudilerin gönüllü olarak kabullendikleri din adamlarını[9] örnek vermemiz mümkündür. Her iki durumda da insanlar iradelerini kaybetmiş, özgürlüklerini yitirmiş ve zelil bir şekilde kendilerinden hiçbir farkı olmayan insanların kulu/kölesi haline gelmişlerdir. Yüce Allah insanları bir tek kendisini rab olarak kıabul etmeye davet ederken, aynı zamanda onların vicdanlarına, iradelerine ve karar verme yeteneklerine vurulan prangaları da kırmaya davet etmektedir.

4.İlgili ayet bağlamında tevhidin bir diğer ilkesi ise ilâh, mâbûd ve rab olarak bir ve tek olan Allah’a boyun eğip teslim olmaktır. Teslim olmak, bütünüyle teslim olunanın iradesini kabullenmek ve asla O’na karşı gelmemektir. İlgili ayet kulun benimsemesi gereken tevhid inancının ana çerçevesini belirledikten sonra söz konusu hususlarda bir ve tek olan Allah’a gönülden bağlanma ile neticelenmektedir. Buna göre sadece Allah’ı tenzih ederek ilâh, rab ve ma’bûd olarak onun dışındaki her şeyi reddetmek yetmez aynı zamanda Allah’a teslim olup O’nun iradesi doğrultusunda hayatı planlamak ve bu plana göre sürdürmek de gerekmektedir. Böylelikle Allah’a teslim olan kul, başka hiçbir iradeye teslim olmayacak ve tam bir özgürlük içerisinde hayatını sürdürme imkânı bulacaktır.

Yüce Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler insanları bir tek hakikate davet etmekle görevlendirildiler: İnsanları Tevhide davet etme. Tek başına bu irade tevhidin insan için ne kadar önemli olduğunu anlatmaktadır.  İlâhî dinlerin insanın hem dünya hem de ahret mutluluğunu hedeflediği dikkate alındığında; tevhidin “insan olmak”, insanca yaşamak ve insanî ihtiyaçların karşılanması için vaz geçilmez olduğu ortadadır. Tevhidin bir insanın zihin ve gönül dünyası kadar fizikî hayatında da yerleşmesi için onu nakzedecek dahilî ve haricî unsurlardan arınmak gerekmektedir. Bu arınma mâbûd, ilâh ve rab olarak haricî hiçbir varlığı kabul etmemek ve hiçbir şeye boyun eğmemekle gerçekleşir. Ancak gizli şirkten kurtulmak için insanın bencillik ve riyakârlık gibi dahilî unsurlardan da arınması gerekir. İnsanın özgürlüğünü haricî unsurlar sınırladığı gibi iç âleminde bulunan tutku ve arzuları da iradesini zayıflatarak özgürlüğünü sınırlar. Bu nedenle bütün ilâhî dinlerin temel ilkesi olan tevhid inancını ne kadar benimsediğimizi test etmek için irademizin en çok hangi şey tarafından sınırlandığına dikkat etmemiz yeterli olacaktır.

Mahmut ÇINAR

[1] Geniş bilgi için bk. B. Topaloğlu-İ. Çelebi, Kelâm Terimleri Sözlüğü (KTS), İstanbul, 2010, s. 318-319.

[2] Diğer dördü; adl, vâd ve vaîd, el-menzile beyne’l-menzileteyn, ve el-emru bi’l mârûf ve’n-nehyü ani’l-münkerdir. Geniş bilgi için bk. Kadı Abdülcebbâr, el-Usûlü’l-hamse (nşr. Faysal Bedir Avn), Kuveyt, 1998, s. 67-72.

[3] Diğer dördü şunlardır: Nübüvvet, imamet, mead ve adalet. Geniş bilgi için bk. Muhammed Hüseyin Âl Kâşifü’l-Ğitâ, Aslü’ş-Şiâ ve usûlühâ (nşr. Murtazâ el-Askerî), Beyrut 1402/1982, s. 61-76; E. Ruhi Fığlalı, Günümüz İslâm Mezhepleri, İzmir, 2008, s. 335-348.

[4] Âl-i İmrân 3/64. Tefsirciler genelde bu ayetin Necrân Hıristiyanlarını temsilen Hz. Peygamber’e gelen bir heyetle aralarında geçen olaya göndermede bulunduğunu zikretmektedirler (Geniş bilgi için bk. İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-azîm (nşr. Bedrettin Çetiner), İstanbul 1406/1986, I, 371-372) . Ayetin sibakı dikkate alındığında bu yaklaşımın tutarlı olduğu anlaşılmaktadır. Bununla beraber ayetin devamı dikkate alındığında Medine’de yaşayan Yahûdîlerin de muhatap alındığı neticesine varmak mümkündür. (Bk. Ebu’l-Alâ Mevdûdî, Tefhimü’l-Kur’an (trc. Heyet), İstanbul, 1986, I, 215).

[5] Geniş bilgi için bk. Seyyid Şerif el-Cürcânî, Kitâbü’t-târîfât, ts., s. 146; Topaloğlu-Çelebi, Kelâm Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 2010, s. 139-140.

[6] el-A’râf 7/105: “Bana, Allah’a karşı sadece gerçeği söylemem yaraşır. Ben size Rabbinizden açık bir delil (mucize) getirdim. Artık İsrailoğullarını benimle gönder.”

[7] Topaloğlu-Çelebi, a.g.e., s. 293-294.

[8] en-Nâziât 79/24.

[9] Et-Tevbe 9/31: “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlara da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır (münezzehtir).”