Kur’an’da besmele ile başlamayan tek sûre Tevbe Sûresi’dir. Resmî sıralamada 9. sırada yer alan sûre 129 âyetten oluşmaktadır. Kur’an’ın en son inen sûresi olan Tevbe Sûresi siyasal otoritenin ilanını ifade eden ültimatom âyeti ile başlar (1).

İsmini Tebük savaşından geri durmanın sancısını, tevbe ile dindiren üç sahabenin hikâyesinden alır (102-118). Sûre başka isimlerle de anılmaktadır. Nifak ve şirk hastalığından kurtardığı ve kâfirleri kışkışladığı için Mukaşkışe (Kâfirun ile birlikte) Münafık skandalını ortaya koyduğu için Fâdiha (skandal), kâfirlerin cezalandırılmasından söz ettiği için ‘Azâb, müşriklerin kalbindekileri ortaya döktüğü için Munekkira, Behûs, Hâfira, Musîra ve Muba’sîra, müşriklerin defterini dürdüğü için Mudemdeme adlarıyla anılmıştır.1 Zeyd b. Sabit ve Ebu Hureyre’den gelen rivayetlerde sûre Berâe olarak anılır. Berâe münasebetini, ilişiğini kesme ilanıdır. ‘Berâe’ sûrenin ilk âyetinin ilk kelimesidir. İlişiğini kesme noktasında müminlerin müşriklere karşı ilk toplumsal tepkileri Mekke’de “Berâetün mine’lmüşrikin” müşriklerden ayrışmayı ilan eden yürüyüş hareketidir. Bu yürüyüşten sonra müminler müşriklere karşı tavırlarını daha da belirginleştirmişlerdir.

Sûredeki bu ayrıştırma müşriklerin, akidevi, münafıkların ahlaki olarak temel değerlere uyumsuzluklarından dolayı ayrıştırılmalarıdır. Sûre hicretin ikinci yılında inen Enfal Sûresi ile benzeşmektedir. Enfal Sûresi’nde antlaşmalardan, sözleşmelerden bahsedilir.

Tevbe Sûresi’nde ise anlaşmanın bozulmasından sonraki hukuki durum ele alınır. Sûrenin mesajı sosyal ve siyasal ilişkilerin toplumun adalet ve güvenliği üzerindeki etkileri ve alınacak önlemlerdir.

Sûre iki temel konu üzerinde yoğunlaşır. İlk konusu siyasal ve (Mekke’nin fethinden sonra) sosyal ilişkilerin devam ettiği müşrikler ve müşriklik, ikinci konusu ise Tebük Seferi üzerinden münafıklardır.

Müşriklerle ilişkiler

Kur’an’ın müşriklik tanımı “şirki karakter haline getiren herkes baştan ayağa pistir” (28) ve “zira onların çoğu fâsık kimselerdir.’’ (8). Müşrikler akidevi sapmalarını bir ideoloji olarak savunup kutsallaştırdıkları ilahi değerler üzerinden statü elde ederek toplumu yönetir ve yönlendirir. Bu Kur’an’a göre toplumsal bir tehdit içermektedir. Bu konuda Kur’an bir yasa olarak ilkeleştirilen ilahi değerleri koruma ile savunma görevini değerlere aidiyet duyan müminlere vermiştir. Mümin vasfı toplumların gündemini ve hedefini belirleyebilecek ideal bir duruşun modelidir. Bu noktada Kur’an müminlere hedef gösterirken ele aldığı her bir konuyu evrensel değerler üzerinden işler ve bu temel değerler üzerinden önlemler alır. Bu değerler toplumların güçlü ve temiz kalabilmesi için uygulanan adalet ve güvenliğe dair ilkelerdir.

Sûrenin ilk 40 âyetinde müşriklik ve müşriklerle olan ilişkiler ele alınır. Bu âyetler hac dönemi hac kafilesi yola çıktığı bir dönemde inmiştir. Özellikle sûrenin ültimatom niteliği taşıyan ilk âyetlerini Rasûlullah Efendimiz hac esnasında okuması için, hac kafilesinin başında giden Ebubekir’e vermek üzere, Hz. Ali’yi Mekke’ye göndermiştir.

Bu âyetler ile müşriklerle olan ilişkilerin ölçü ve sınırları çizilmektedir. Bunu maddeler halinde ele alırsak;

  • Allah önce müşrikliği tanımamız açısından müşrikliğin tanımını yapar “Allah’ın kendine mahsus özelliklerini başkalarına yakıştıranlar.” Ve müşrikliğin temelinin çok eskiye dayanan bir sapma olduğunu somut örneklerle verir (30-31). Ayrıca inananları onlarla olan insani ilişkiler noktasında uyarır, akidevi değerlerde sapanlar, insani değerlerde de saparlar (8-10).
  • Allah onlarla olan ilişkisini kesmiştir.
  • Müminlerin siyasi güç kullanan müşriklerle olan ilişkileri, (5-12) Mümtehane 9.
  • Müminlerin siyasi herhangi bir gücü temsil etmeyen ve katkıda bulunmayan müşriklerle olan ilişkileri (6-7), Mümtehane 8.
  • Kan bağı da olsa temel değerler üzerinden yürütülen akrabalık ilişkileri (23).
  • Müşriklerin dini temsil eden değerlerle olan ilişkileri yasaklanır (17-19-28). Hac organizasyonu ve Kâbe’nin bakımı gibi.
  • Onlarla sağlıklı bir ilişki kurulacaksa bunun şartları verilir (5-11). Sadece tevbe etmeleri yeterli değil, namaz ve zekât ile inandıklarını bir hayat tarzı haline dönüştürmeleri istenir. Ancak böyle bir zemin üzerinde onlarla sağlıklı bir ilişki sürdürülebilir.

Rabbimiz müminlerin toplum içinde karmakarışık değil dengeli ve ölçülü ilişkilerle ayrışmalarını istiyor. Bu ayrışmanın temel noktasını akidevi tercihler oluşturmaktadır. Zaten Rabbimiz 16. âyette “seçip ayırmadan karmakarışık bir halde bırakılacağınızı mı sandınız? Oysa Allah her şeyden haberdardır.” Derken kimin ne olduğunu belirten, ölçen ve değerlendiren bir yapıya da vurgu yapar. Müşriklerle ilgili konu yine ültimatom niteliğindeki âyet ile biter (32).

Münafıklarla ilişkiler

Sûrenin ikinci konusu toplumsal ahengi bozan münafıklardır. Kur’an’da münafıkları bu şekilde ayrıştıran en detaylı sûre Tevbe Sûresi’dir. Sûre 38. âyetle başlayarak sonuna kadar münafıkları ele alır ve ara arada bedevilerin tehlikeli ve kaba davranışlarına karşı uyarır. Münafıkların çok detaylı bir şekilde işlendiği âyetlerin temelini Tebük Seferi oluşturmaktadır. Tebük, Medine ile Şam sınırları arasında bulunan ve o dönem Bizans’ın yönettiği beyliklere ait bir bölgedir. Böyle bir seferin sebepleri üzerinde durursak birkaç madde halinde ele alabiliriz. Böyle bir seferin zeminini hazırlayan en önemli birinci sebebi Bizanslıları, münafıkların akıl hocası olan başta Ebu Amir olmak üzere müşrik Arap reislerinin kışkırtmalarıdır. Ebu Amir, Hazrec kabilesinin önde gelenlerinden Hıristiyanlığı benimsemiş ve bu sebepten Bizans arasında hatırı sayılan biridir.

Medine’de gizli yandaşları olan Ebu Amir Uhud savaşında müşrikleri desteklemiştir. Münafıkların reisi olan Abdullah bin İbn-i Selul’e müminlerle aynı mekânı kullanmalarını önleyecek mescit inşa etme fikrini veren de aynı isimdir. Bu mescid Rasûlullah’ın ayak basmaması emredilen 107-110 arası değinilen Mescid-i Dırâr’dır. Daha sonra Rasûlullah orayı yıktırmıştır. Mescid-i Dırâr bir darbe merkezi olarak düşünülmüştü. Bu tür hazırlıkları duyum alan efendimiz Tebük savaşına giderken Hz. Ali’nin tüm ısrarlarına rağmen kendi yerine vekil olarak bırakmıştır. İkincisi Bizans Medine üzerine yürümeden inananların Bizans üzerine yürüyerek meydan okuması üçüncüsü gönderilen elçinin öldürülmesi ve bütün bunların Mute savaşının acısını da tekrar diriltmiş olmasıdır. Hicretin dokuzuncu yılında gerçekleşen Tebük Seferi Medine için hem maddi hem manevi büyük bir sınavdı. Seferin yazın en sıcak günlerine denk gelmesi, çok kısa bir süre önce Mute’nin yaşanması ve düşmanın Bizans gibi güçlü bir devlet olması Medinelilerin aklını ve kalbini karıştırmıştır. Münafıklar bu sefere katılmamak için birçok entrika çevirip yeminler ederken (43-46-49- 81-86), müminler üçe ayrılır; gönülsüz katılanlar (38-39), gönüllü olarak katılıp maddi manevi hazırlık yapanlar (92) ve katılmayarak daha sonra pişman olup tevbe edenler (102- 118). Bu sefer için onbini süvari otuz bin kişilik ordu hazırlanır. Savaş için toplananlarla herkes giydirilemez, giydirilemeyenler gözyaşları içinde geri dönerler (92).

Develerin azlığı ve kavurucu sıcağın olması bu yolculuğu oldukça zorlaştırır. Ancak böyle zorlayıcı şartlarla gerçekleşen bir yolculuğun dönüşü gidenler için büyük bir zafer, Medine de kalanlar içinse büyük bir hezimet ve pişmanlıktı. Bu sebeple Tebük Medine toplumu için kendilerini gözden geçirdikleri güzel bir imkân olmuştur. Tevbe Sûresi sadece münafıkları değil, bir olay karşısında toplumsal iradeyi, gücü ve tepkileri de anlatarak bizi de bilgilendirir ve eğitir.

Sûrenin müminlere mesajı

Müminlere verilen mesaj toplumu ilgilendiren konularda bireysel, toplumsal zafiyet göstermeyiniz ve toplumu zayıflatan, ahengi bozan unsurlarla mücadele etmek sorumluluğunuzdur. Rabbimiz dokuz yıllık süre tanıdığı münafıkları Kur’an’ın son kapanış sûresinde ele alır ve ifşa eder. İlginçtir ki Medine döneminin ilk yıllarının en önemli konusu da Yahudilerdir. Bu da gösteriyor ki; temiz ve güçlü bir toplum için nitelikli insan unsuru oldukça önemlidir (Enfal 55).

İnsan ile ilgilenmek, insan unsurunun kaygısını sancısını çekmek mücadelenin en nitelikli halidir. Rabbimiz ilahi sistemi ve İslami değerleri insan ile alakadar olduğu için kurmuştur. İlahi sistem insanı koruduğu için tüm insanlığa da böyle bir sistemin korunmasını emretmiştir.

İnsan eşref-i mahlûkâttır. Bu sebeple sığınma talebi ile gelen bir müşriğin sığınma talebini kabul etmekle mükellef kılıyor (6). Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isterse ona sığınak ol. Çünkü ilahi sistem Allah’ın değil insanın güvenliğini ve adaletini sağlayan hukuk sistemidir. Kur’an münafıklar dışında müşriklerin bedevilerin ehli kitabın, inananların ve müminlerin hukuklarını özelliklerini, zaaflarını ince, detaylı, özenli bir şekilde anlatarak hukuksal bir çerçeve çizer. Mücadelenin merkezine insanı değil, insana değer kaybettiren sorunları koyar. Çünkü her insan potansiyel birer hidayet muhatabıdır. Günahı yasaklayan Rabbimiz günah ile mücadele etmemizi de ister. Çünkü her bireysel günah topluma yansıyan kötülüktür. Bugünün küresel sorunu değerlere rakip olarak beslenen tıka basa doyurulan değersizliktir. Bu sebeple insanlık sorumsuzluğun getirdiği sarhoşluğu yaşıyor.

Mücadelemiz değerleri güçlendirmek, beslemek, aktif hale getirmek ve insanlığa değerleri fark ettirmektir. Tüm peygamberlerin yaptığı mücadele budur; değerleri diriltmek ve fark ettirmek. O zaman toplumsal sorumsuzluk sorun olmaktan çıkar, vazife şuuru her şeyin önüne geçer. Bu sûre de tevbe eden üç sahabe örneği ile bunu görmekteyiz.

Sûrenin son âyetleri bir peygamberin Allah’ın hassasiyet duyduğu bir konu da nasıl hassasiyet duyduğunu anlatarak son bulur (128- 129). “Doğrusu ey insanlık! Size kendi türünüzden bir elçi gelmiştir: sizin kurtuluşu olmayan ebedi bir belaya çarptırılmanız onun çok zoruna gider, müminlere karşı şefkat pınarı ve merhamet abidesi olduğu için üzerinize hassasiyetle titrer.” (128).

Yasemin İSLÂMOĞLU