“Tek Adamlık” Psikolojisi Ve “Kurtarıcılık” Hezeyanı

“Dava” içinde dinin ne kadar ve ne şekilde bulunacağı, tek adamın takdirinde olan bir konudur.

Tarih : Mart 05, 2016
Sayı : Temmuz-Ağustos 2012
Konu : Analiz
Yazar :Hamdi KALYONCU

1-“Dava” içinde dinin ne kadar ve ne şekilde bulunacağı, tek adamın takdirinde olan bir konudur.
2- Dava, ona inanan ve hizmet edenler için kurtuluş vesilesi olarak bilinir.
3- “Ülkenin ve beşeriyetin kurtarıcısı” konumunda bulunan lider/tek adam, zamanın en büyüğüdür, bazılarına göre ise o “tüm zamanların” en büyükleri arasında sayılır.
4- İnanç davadır. Saf haliyle din, ikinci plandadır.
5- Tek adama verilecek zarar, dine verilmiş zarar olarak görülür.

6- Davadan (yani tek adamdan) ayrılan en büyük suçu işlemiş olur.

Liderlere Tapınma Psikolojisi                      

   “Dava”nın İçeriği ve “Din” İle İlişkisi

      Bir şahıs etrafında kenetlenen topluluklar için hareketin varlık sebebi olarak görülen esas unsur "dava"dır. “Dava” kelimesiyle kastedilen fikir, inanç ve kanaat örgüsü, bazen bir dinle isimlendirilse bile gruba ve daha çok da liderlerine göre özellikler arz eder.

      Ülkenin, hatta beşeriyetin kurtarıcılığı ve 'büyük dava adamlığı' iddiasıyla etrafına insanların toplandığı liderlerin iyi analiz edilmesi için öncelikle 'dava'nın tahlil edilmesi gerekir. 

      “Dava” diyerek öne sürülen şey, liderin aklı ve bilgisi ile sınırlı, umut ve beklentileriyle süslü, kişilik özellikleri, alışkanlık ve tecrübeleri ile şekillenmiş, biraz da milli ya da yerel kültür motiflerle destekli fikir, düşünce, yorum ve hayallerden oluşan bir muhteva olarak karşımıza çıkar. Bu muhtevanın içinde grubun mensup bulunduğu dinlerden renkler de bulunur.

      “Dava” içinde dinin ne kadar ve ne şekilde bulunacağı, tek adamın takdirinde olan bir konudur. Bu ise halkın ve grubun dininden baştaki kişinin uygun gördükleri ile sınırlıdır.   

      Dava, yalnızca bu dinî inançlardan ibaret değildir. İnançlar davanın içinde, ancak davanın öngördüğü ve şartların izin verdiği kadar yer alma şansına sahiptir. Ki, bu şartları da davanın kurucusu olan kişi yani “tek adam”, “büyük lider” belirler.

      Dava'ya intisap edenler önce “dava” ile tanışır, onu öğrenir, sonra da “dava”nın elverdiği ölçüde olmak üzere din'le. Dine, yalnızca davanın (liderin/tek adamın) yorumu ile bakılır. Davaya zarar verecek şekilde dine yer vermek “iyi” olmaz; buna müsaade de edilmez. Dini söylem ve çalışmalar ancak davaya halel getirmeyecek şekil, tarz ve ölçüler içinde serbesttir. Yoksa davaya zarar vereceği düşünülür.

      Gruba giren kimseler, dinin temsilcisi olarak gösterilen dava'nın yorumu ve süzgecinden geçirilen kadarıyla dini inanç ve bilgiye sahip olur. Ön planda olan “din” değil, “dava”dır. “Dava” tam anlamıyla dine teslim edilmez. Esasen “din”, grubun varlığını ve disiplinini devam ettirmek için iyi bir araç olarak görülür.

      Sosyolog Emile Durkheim'in tespitiyle dinin, "İnsanları disipline etme ve insanlar arası birleşme ve dayanışmayı sağlama; dinî ayinlerin paylaşmayı ve kişileri kaygılardan uzaklaştırma ve güven duygularını güçlendirmesi özellikleri, gruplar için göz ardı edilmeyecek büyük bir imkândır. (Prof.Dr. M. Tezcan s.157).

      Dinin, gönül rahatlığı ve huzur sağlama fonksiyonu, yaşadığımız dünyadaki çeşitli tehlikeler, belirsizlikler, mutsuzluklar göz önüne alınırsa, teselli ve güven sağlayarak bir ihtiyacı karşılamakta olduğu da tartışılmaz. Dolayısı ile gruplaşmayı gerçekleştirme, insanları gruba katılmaya razı etme ve bağlılıklarını sürdürmede sık kullanılan iyi bir araçtır din! Ancak “tek adam”, “büyük insan”, “büyük dava adamı”nın tensip buyurduğu ölçülerle sınırlı olmak kaydıyla…

      Dolayısıyla da bir grubun, dinin bu özelliklerinden istifade ediyor olması, esas amacının her zaman “din” olduğu anlamına gelmez.

      Kurtarıcılık Vasfı

      Dava, ona inanan ve hizmet edenler için kurtuluş vesilesi olarak bilinir. Bunun için de öncelikle “dava”nın kurucusu olan liderin kendisi bir “kurtarıcı”dır.

Liderin şahsında temsil edilen, yönetim şekli ve yapılanması ile somutlaşmış kurumların/kuruluşların hizmetinde bulunan, kurallara uyan, hayatını buna göre tanzim edecek kişiler öncelikle “kurtulmuş” olarak görülür. “Dava” ve “lider”, kendilerini davaya ve lidere adamış olanlar için de kurtuluş vesilesidir.

      Ancak davanın “kurtarıcı”lığı sadece bununla sınırlı kalmaz. Dava genişlediği ölçüde kurtuluş misyonu başkalarına da uzanacaktır. Zamanla büyüyecek, ülkeye hâkim olacak, tüm ülkeyi ve ülke insanlarını kurtaracaktır. Sonra da tüm dünyaya yayılacak ve insanlığın kurtuluşuna da vesile olacaktır. Hatta yalnızca zor durumda, sıkıntı ve felaketler içinde olan insanları kurtarmakla kalmayacak, bizzat dinin kendisini de kurtaracak ve yüceltecektir. Çünkü “din” de, şahıslar gibi, ülke gibi, kurtuluş için bu “dava”ya muhtaçtır. İşte bunun için birinci derecede korunması gereken “dava”dır ve pek tabii ki, dava ile özdeşleşmiş “mümtaz lider”dir.  

         Liderin Yüceliği ve Omnipotent (Her Şey) Olarak Görülmesi

      Böyle kutsal ve büyük bir davanın sahip ve kurucusu durumunda olan lider/tek adam “her şey”dir. Her şeye yeterli güçte görülen lider/tek adam, davadan da öndedir ve asıl “büyük” olan odur.

      Çünkü 'dava'yı o tek adam kurmuştur. O tek adam olmasaydı dava olmazdı. Her şey ona bağlıdır. Davaya hizmetle şereflenen herkes de o tek adamın lütfu, keremi ve referansı ile “hayatını anlamlı kılan” kurtuluş hareketi içinde bulunduğu konuma gelmiştir. 

      “Ülkenin ve beşeriyetin kurtarıcısı” konumunda bulunan lider/tek adam, zamanın en büyüğüdür, bazılarına göre ise o “tüm zamanların” en büyükleri arasında sayılır.

      Aslında o, bu iş için Allah tarafından seçilmiş ve görevlendirilmiştir. Dolayısıyla o tek adam, davanın da, davaya inananların da “efendi”sidir. Onun önünde hiç bir güç duramaz. Kimse o tek adama denk değildir. O, her güçlüğün üstesinden gelir.  Yani psikiyatrik manasıyla o 'her şeye kadir' yani “omnipotent”tir.

      Tek “Söz Sahibi” ve “Sorumsuz” Oluşu

      “Kutsal dava”nın büyük lideri/tek adamı, davaya mensup herkes ve her birim ve kurum üzerinde mutlak hâkimdir, tam yetkilidir.

“Dava'nın “inanç” demek olduğu bir zeminde ise her açıdan hüküm dinin değil, davanın ve de dava ile özdeş olan liderin/tek adamındır. En büyük otorite davanın kurucusu olan insandır, liderdir/tek adamdır. Otorite (sahip, efendi) yalnızca odur, hüküm ona aittir. Her konuda o liderin/tek adamın kararına ihtiyaç duyulur.

      İnanç davadır. Saf haliyle din, ikinci plandadır. Bir arada bulunuşun, birlikteliğin esas amacı da din değil, davadır. Hâlbuki insanların doğrudan din ile tanıştıkları ve tek amacın din olması halinde “kurtarıcı” olarak inanılan, umut bağlanan tek otorite Allah’tır ve “hüküm Allah’ındır.”

      “Din” İslam, “tek otorite” ve “hüküm sahibi” de Allah olduğunda herkesin üzerinde (başkanın da üzerinde) tek yetkili otorite “şûrâ” olarak bilinir. Yönetim yetkisi de “şûrâ”da toplanır. “Şûrâ” baştaki kişilerin putlaşmasına mani olacak tek kurum olarak görülür.

      Disosyal toplum yapılanmasında ise başkan varken, daha üstte bir şûrâ'nın bağlayıcı bir yönetim mercii olarak yer etmesi asla düşünülemez. Liderin/tek adamın ortaya koyduğu karar ya da yorumları ve de öne sürdüğü kuralların önüne hiçbir kural ya da kurumun kararı geçemez.

      Bir dava etrafında oluşan birlikteliklerde liderin/tek adamın ve onun vekillerinin etkisi o derece güçlüdür ki, üyeler sadece hizmet konusunda değil, özel hayatlarıyla da bağlıdır. Liderin/tek adamın ve onun vekillerinin görüş ve kararlarına her an ve her konuda ihtiyaç hissedilir. Yukarının 'tasvib'ini almak önemlidir. Bu tasvip olmadan siyasî, idarî, ekonomik hatta ailevî bir ilişki veya teşebbüs hoş görülemez.

      “Tek adam”, “büyük lider” yaptıklarından dolayı da kimseye karşı sorumlu değildir. Dava ve davanın emrinde olan herhangi bir şeyle ilgili olarak kimseye karşı hesap vermek mecburiyeti hissetmez. Kendisine, ne yönetim, ne maddî birikim ve ne de yapılanmaya ait hesap sorulamaz. Nasıl tensip buyurur, neyi nasıl takdir ederse öyle kabul edilmek zorundadır. Hiçbir şey, hatta daha önce kendisi tarafından aksi söylenmiş olsa bile, baştaki kişi için bağlayıcı olarak görülemez. Tek adam/lider, vaat ettikleri ile de sorumlu tutulamaz; herkes ancak ona karşı sorumludur.

      Bir zamanlar ya da daha önce, “şöyle söylemiştiniz”, “şunu yapacaktınız” veya “yapmak zorundasınız” diye söylemek büyük saygısızlıktır! Hiç kimse; tek adamı/lideri, başka insanlar gibi sözlerinde durmaya ve söylediklerini yerine getirmeye davet edemez, zorlayamaz; hatta böyle bir hatırlatma yapılması dahi düşünülemez!

       “Şükran Duygusu” Sadece Tek Adama

      Davaya katılan herkes tek adama/lidere hürmet, minnet ve şükran duygusu içinde olmak durumundadır. Grup içi bütün töre, protokoller veya usûller bu duyguların ifadesi üzerine geliştirilmiştir. Başkan bir yere geldiklerinde, hatta geleceği zaman saygı ile ayağa kalkılır. Makamlarına kimse oturamaz; yerleri sürekli ayrılmıştır. Onlar oturmadan oturulmaz. Onlardan önce kimse, yemeye içmeye başlayamaz.  Yerlerine, makamlarına hatta kullandıkları eşyaya bile hürmet gerekir.

Neyi sevdikleri, nelerden hoşlandıkları hizmetinde olanlarca çok iyi bilinir. Tek adamın/liderin rahatı için gerekli olan şeyler hazır bulundurulur. Onları karşılayacak ve konuştuklarında tasdik edecek, istek ve arzularını emir telakki ederek anında yerine getirecek kimseler yanlarında hazırdır. Huzurlarına kabul edilmek, kendileri ile müşerref olmak herkes için kolay olmaz; bunun da belli kuralları vardır.  Onlar başkalarıyla da kıyaslanamazlar.

      Bu büyük liderler, kendine yer ayırtmayan, boş bulduğu yerde oturan, kendisi için kimsenin ayağa kalkmasına müsaade etmeyen, kendini alkışlatmayan, tezahürat yaptırmayan; pazardan alışverişini kendisi yapan, aldıklarını başkasına taşıtmayan; kendisine “efendimiz' diye hitap edilmesine bile razı olmayan, karşısında titreyerek konuşan kişiye, "Korkma ey arkadaş! Ben de senin gibi kuru ekmek yiyen Kureyşli bir kadının çocuğuyum" diyen… Kendisini öldürmeye karar veren düşmanlarının, katillere ödül olarak verilmek için topladıkları paraları bile -güvenilecek başka kimseyi bulamadıkları için- kendisine emanet ettikleri… Ölürken, "Kimin bende bir hakkı varsa, gelsin alsın", "Kimin sırtına vurdumsa, işte sırtım, gelsin vursun!" diyen Hz. Peygamberimizin (s) tavrıyla asla kıyaslanamazlar. Böylesi hasletler “sıradanlık” ifade eder ve bir lidere uygun olmayan davranışlardır! Tek adamdan/liderden herhangi bir şey ya da hak bile istenemez; kendisi lütfeder ise ne alâ!

       Dinin En İyi Temsilcisi Tek Adamdır!

      Dine, “dava” içinde yer verilmiş ise ve davanın dinî hedefleri de varsa, o zaman dinin, en büyük temsilcisi davanın başındaki tek adamdır! En üstün bilgi onların bildiği, en doğru yorum onun yorumudur! Düşüncesi üzerine düşünce, kanaatleri üzerinde kanaat, yorumları üzerine yorum olamaz! Kendilerinin üstünde, hatta ayarında bir başka dinî temsilci de olamaz!

      Dava adamlarının fikirlerine karşı fikir ileri sürmek, yorumları üzerine yorum getirmek zordur. Bu eğer gruptaki bir kimseden gelirse saygısızlıktır, ukalalıktır, bölücülüktür. Dolayısı ile böyle birinin grup içinde kalma şansı yoktur. Grup dışındaki biri tarafından yapıldığında ise cahillik, çekememezlik hatta düşmanlıktır. Temsil ettikleri dinî, başka bir tarzda/formda doğru olarak anlama ve bu yolun dışında bir yolla kurtuluşa erme imkânı olamaz!  

      Bu, aynı dinin dava adamı ve liderleri konumunda kabul edilen kimselerin bir araya gelmekten kaçınmalarını da izah eder. Onlar kendileri gibi, dinî lider konumunda bulunanlarla birlikte olmaktan son derece rahatsız olurlar. Buna karşılık, başka bir düşünce ya da inancın temsilcileri ile buluşmak, görüşmek hatta anlaşmaktan dolayı bir sıkıntı hissetmedikleri gibi, haz da duyarlar; bu, aynı zamanda onların büyüklüğüne de işarettir!

Kendilerine yapılacak herhangi bir haklı muhalefet/itiraz “dava”ya ihanettir, affedil(e)mez. Onlara karşı gelmek, temsil ettikleri “dine” de karşı gelmek, dinden çıkmak tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktır. Onlara verilecek zarar, dine verilmiş zarar olarak görülür.

      Tek Adamların Tutuculukları

      Söyledikleri ve kendi kararları ile dahi kendilerini bağlı hissetmemelerine karşılık düşünce, anlayış, usûl ve yöntemlerinde oldukça tutucudurlar. Yeniliklere ve gelişmelere karşı sürekli ihtiyatlı ve şüpheci bakarlar. Tutucu ve katı tavırları, davayı ve grubun birliğini korumak adına sürdürürler. Ortaya koydukları fikir, yol ve yorumların tartışılmasını, davayı ve de yönetimdeki otoritelerini sarsacağı endişesi ile şiddetle reddederler.

      İşlerini Allah Adına Yürütmeleri

      İşlerini Yaratıcı adına yürütürler. Allah tarafından seçildikleri ve O'nun vekili oldukları dolayısıyla; hüküm, karar ve hareketleri onun adınadır. Düşünce ve kararlarını eleştirmek, Allah’ın tercih ve takdirini beğenmemek, ona razı olmamak, hatta Allah'a karşı gelmek gibi algılanır.

      Bu sebeple, "Onlar için çalışmak"  "Allah için çalışmak" olarak algılanır. Onlara hizmetin Allah'a hizmet olarak görülmesi, etraflarında oluşan toparlanışın ve kurumlaşmanın da manevî temelidir.

        Kurtarıcı Liderlerin Vefasızlığı

      Dava etrafında oluşan birlikteliklerde tek adam/lider ve üst yöneticilerin önemli bir özelliği de hizmet edenlerine karşı olan vefasızlıklarıdır.

      Davaya katılanlardan “ölümüne bir beraberlik” yani “kayıtsız şartsız ölünceye kadar biat” istenir. Bunun teorik altyapısı hazırdır ve bu mensupların beyinlerine defaatle nakşedilir. Dava için mücadele etmek hayatın tek anlamı olarak telkin edilir. Bunun için "mücadeleyi bırakan yok olur", "davadan döneni vurun, bu dönen ben olsam bile!" denir. Ancak tek adamın davadan döndüğünü kim, neye göre tespit edecek, bu belli değildir.

      Din ise bu anlayışlarda davanın bir yan unsuru olduğu ve “dava” demek de “tek adam” demek olduğundan, birinin davadan yani “tek adam”dan dönmesi dinden de dönmek anlamına gelecektir.  

      Davadan (yani tek adamdan) ayrılan en büyük suçu işlemiş olur. O kimse, artık grubun karakteristik özelliği ne ise ona göre bir hain, ajan, bir dönek ya da dinden çıkmış bir 'mürted'tir.

      Bu çarpık ve yalnızca davayı hayatın esası haline getiren anlayışının katı ve doğal bir sonucu olarak gruptan ayrılan kişi grup mensuplarının gözünde bir ölüdür. Eğer grubun terörizm gibi bir özelliği de varsa, bu kişi gerçek bir ölü olur. Çünkü örgüte selam verilmiş ve borçlu çıkılmıştır. Bu, bir papaz nikâhıdır, ölmeyince ayrılış olmaz.

      Tek adamı ilahlaştıran böylesi birlikteliklerden ayrılmak, yönetimin başındakinin ilahlığını reddetmek ve onun kulluğundan ayrılmak anlamına gelir. Sahte olsa da ilahlaşan birileri, ‘kul’ gibi gördüklerinin kendisinden ayrılmalarına tahammül edemezler; onları aforoz ederler.

Sonuç olarak söylemek gerekirse; “her şey” konumunda görülen tek adam anlayışı, ciddi bir rahatsızlık unsuru olup; bilhassa mistik, dinî öğelerin ağırlıkta olduğu Şark/Doğu toplumlarında görülmektedir.

Buna göre; her şeye yeterli güçte görülen tek adam, “her şey”dir; davadan bile öndedir ve asıl “büyük” olan odur. Çünkü davayı o tek adam kurmuştur. O tek adam, olmasaydı dava olmazdı. Her şey ona bağlıdır. Davaya hizmetle şereflenen herkes de o tek adamın lütfu, keremi ve referansı ile “hayatını anlamlı kılan” kurtuluş hareketi içinde bulunduğu konuma gelmiştir.