Giriş

Takva ve türevleri, korumak (İbn Manzur, XV/401, Râzî, 1996/733), himaye etmek (Zebîdî, XL/226) ve az söz anlamlarına gelmekte olup tüm hayırlar takvada mevcuttur ve o önceki toplumlara da sonrakilere de Allahu Teâlâ’nın vasiyetidir (Kurtubi, I/1:157). Takva’nın ism-i fail formu olan muttaki (Zemahşeri, I/45), raculun taqiyyun gibi (Kurtubi, I/1:158) (Allahu Teâlâ’dan) korkan kişiyi (İbn Kesir, VI/57) betimler. Zıt anlamlısı fücurdur (Zülaloğlu, 2010/707).  Muttakiler farzları yerine getirip, isyan etmekten de uzak durarak Allahu Teala’nın cezalandırmasından sakınan kimselerdir (Taberi, XXIII/552). Kur’an’da takva sahiplerinin özellikleri şu ayette gayet belirgindir: “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakiler ancak onlardır!” (Bakara, 2/177).

Kimin takva sahibi ve faziletli olacağına karar veren Allah’ın iradesidir.[1] O’nun kararları, ilme dayalıdır. Kimin faziletli bir hayat yaşama arzusunda olduğunu ve kimin günah dolu bir hayatın cezbesine kapıldığını tek bilen O’dur. Allah, kişinin en gizli konuşmasını bile işitir ve zihninden geçen her şeyden de haberdardır. İşte bu doğrudan bilgisi nedeniyle Allah kime takva ve fazilet nimeti vereceğini ve kimi de terk edeceğine kendisi karar verir (Mevdudî, III/457). Bu yazıda Ebu’l A’lâ Mevdudî’nin (1903-1979) Tefhîmu’l-Kur’an adlı eserinde nafilelerle sınırlı olmayan aksine hayatımızın her alanıyla ilişkili olan takva kavramı üzerine yapılan yorumların bir kısmını ele alacağız.

Takva ve Örtü

Elbise sadece ayıp yerleri örten bedeni koruyan ve süsleyen bir unsur değil aynı zamanda insanı takva sahibi kılan bir araç[2] olarak görülmelidir: “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.” (Araf, 7/27). Giyilen elbiseler, gizlenmesi gereken kısımları kapatacak şekilde olmalı ve kişinin durumu gözönünde tutularak ne çok pahalı, ne de çok pejmurde olmalı, ne büyüklenme ve kendini beğenmenin bir tezahürü olmalı ve ne de riyakâr bir hava taşımalıdır. Dahası dindar bir giyim, erkeğin kadın kıyafeti ve benzerlerini (kadının da tersini) giymemesini ve bu konuda Müslüman olmayanları taklit etmemeyi gerektirmektedir. Çünkü, yalnız Allah’ın hidayetine inanan ve uyanlar, istenen takvaya erişebilirler. Fakat Allah’ın hidayetini kabul etmeyip şeytanları rehber edinenler diğer konularda da olduğu gibi burada da nice yanlışlara düçar kılınırlar (Mevdudî, II/25).

Takva ve Vesvese

Allah’tan korkan ve samimiyetle günahtan sakınan kimseler, kalplerine kötü bir düşünce geldiğinde ve bu düşünce vicdanlarını rahatsız ettiğinde ve yüreklerinde acısını hissettiklerinde derhal, Allah’tan şeytanın kandırmalarına karşı kendilerini korumasını isteyecek duyarlılığa sahiptirler: “Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal Allah’ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar. (şeytanın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürükler, sonra peşlerini bırakmazlar.” (Araf, 7/201-202). Muttakiler ayette kastedilen türden kötü düşüncelere, kötü arzulara ve kötü niyetlere alışkın insanlar değillerdir, bu hususlar onların fıtratlarına, tabiatlarına yabancıdır. Bu gibi düşüncelerin akıllarına girdiğini fark eder etmez, hemen akılları başlarına gelir, vicdanları bu kötü düşünceleri tanır ve sonra da kalplerini bu gibi kötü şeylerden temizlemesi için şeytandan Allah’a sığınırlar. Bunlara karşılık ne Allah’tan korkan ve ne de günahlardan kaçınmayı arzulayanlar ve kardeşleri olarak da şeytanları seçenler, kalplerinde herhangi bir anormallik hissetmeden, habis fikir ve maksatları beslemeye devam edip giderler. Ta ki artık temiz hiçbir duyguya kalplerinde yer kalmayıncaya kadar. Vakti gelince de bu kirli düşünceler pratikte tezahür ederek dünya hayatında kendilerini yer yer gösterirler (Mevdudî, II/120). Mevdudî’nin muttakilere kötü düşünce, arzu ve niyetlerin yabancı olduğunu söylemesi –kastettiği bu tür şeylerden onların beri olduğu ise- abartılı görünmektedir. Çünkü imtihanın bir gereği olarak muttakilerin aklına da bu kötü şeyler gelir. Onlara düşen o kötü şeyleri sistemleştirmemek ve uygulamaya koymamaktır.

Takva ve Zafer

Takva ehli hak düşmanlarıyla olan mücadelelerinde ilk elde başarısızlığa uğrasalar bile sonunda mutlaka zafere ulaşacaklardır: Bu ilahi bir kanundur: “İşte bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sana vahiyle bildiriyoruz. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin. O halde sabret, akıbet muhakkak muttakilerindir.” (Hud, 11/49). Yani, Hz. Peygamber (s) ve ashabı bu çatışmadan, tıpkı Hz. Nuh[3] ve izleyicilerinin çıktığı gibi, başarıyla çıkacaktır. Bu yüzden maruz kaldıkları sıkıntılara sabırla göğüs germeli, yollarında karşılaştıkları engellere sebatla direnmeli, düşmanlarının geçici başarıları yüzünden asla dirençlerini yitirmemelidirler. Eğer muttaki olur, sağlam dururlarsa tıpkı Hz. Nuh ve onun tarafında yer alanlar gibi kesinlikle felaha ereceklerdir (Mevdudî, II/375).  Takva sahipleri için Allah yeterlidir. Allah’a tam bir imanla bağlandıkları ve bütün güçleriyle bâtıla karşı savaştıkları sürece, başka hiç bir desteğe ihtiyaç duymazlar (Mevdudî, III/525).

Dünya hayatındaki başarı ve mutluluk, Allah katındaki kurtuluş ve başarı için bir ölçü değildir. Eğer kişi veya kişiler dünyada zengin, güçlü ve refah içindeyse, bu hiçbir zaman onların Allah’ın sevgili kulları olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, diğerlerinin yoksulluğu ve başlarına gelen felaketler, Allah’ın onlardan razı olmadığının bir delili değildir. Gerçek ölçü iman ve takvadır. Hz. Peygamber’in (s) düşmanları, zenginlikleri dolayısıyla Allah’ın ve tanrılarının kendilerinden razı oldukları inancına kapılan Mekke ileri gelenleri (ve onların izleyicileri) olduğundan, bu açıklama gerekliydi. Öte yandan onlar, Hz. Muhammed (s) ve onun tarafında yer alanlar yoksul ve çaresiz bir durumda oldukları gerçeğinden hareketle, Allah’ın onlardan razı olmadığını ve tanrılarının da onları lanetlediğini iddia ediyorlardı (Mevdudî, III/362).

Takva ve İftiraya Karşı Tavır

Hz. Peygamber (s)’in eşi Hz. Ayşe’ye iftira atıldığı zaman müminlerin ne yapmaları gerektiği konusu Kur’an’da şöyle belirtilmektedir: “Erkek ve kadın müminlerin, bu iftirayı işittiklerinde kendi vicdanları ile hüsn-i zanda bulunup da, ‘Bu apaçık bir iftiradır.’ demeleri gerekmez miydi?” (Nur, 24/12). Yani, bu suçlamanın hesaba gelir hiçbir yanı yoktu, Müslümanlar, bunu oracıkta reddetmeli, sonra da söylenenlerin yalan ve sahte olduğunu anlamalıydılar. Acaba niçin Hz. Peygamber (s) ve Hz. Ebu Bekir bunu daha ilk günde reddetmediler? Cevap olarak şu söylenebilir: Koca ve babanın durumu diğer insanlarınkinden çok farklıdır. Her ne kadar hiç kimse bir kadını kocasından daha iyi tanıyamazsa da ve takva sahibi bir koca öteki berikinin suçlamasıyla faziletli ve takva sahibi karısından şüphelenmezse de, karısı suçlandığı zaman ne olursa olsun koca zor duruma düşer. Bunu iftira olarak hemen reddetse bile, suçlayanlar dinlemez. Üstelik, kadının zeki olduğunu ve öyle olmadığı halde faziletli ve takvalı görünerek kocasını kandırdığını söylerler. Anne-babanın karşı karşıya olduğu durum da aşağı-yukarı böyledir. Suçlamanın açıkça yalan olduğunu bilseler bile, “Kızımız temizdir.” diyerek iftirayı silip atamazlar. Hz. Peygamber (s), Hz. Ebu Bekir ve eşi Ümmü Ruman’ın başına gelen buydu, yoksa onlar Hz. Aişe’nin karakterinden şüphe ediyor değillerdi (Mevdudî, III/454-455).

Takva ve Hilafet

Hilafetin türediği khalefe fiili ve türevleri, yetkiyi başkasına devretmek Firuzâbâdî, 1995/727), öncenin zıddı, ardından (gelen), sırt, (İbn Manzur, IX/82), geriye kalan, makamını devralan (Zebîdî, XXIII/241-245) anlamlarına gelmektedir. Allah’ı hâkimiyetin mutlak ve tek sahibi kabul ederek, O’nun verdiği güç ve yetkiyi O’nun koyduğu yasalara uygunluk içinde kullanan yalnızca dindar ve takva sahibi bir mümin halife olabilir[4] çünkü yalnızca o, hilâfetin sorumluluklarını gerçek anlamda, yüklenebilir: “Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi, kendilerini de yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağnı vaat etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler. Hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.”  (Nur, 24/55.) Bir kâfir ve günahkâr halife olamaz, olsa olsa Allah’a asi olur, çünkü Allah’ın verdiği güç ve yetkiyi, yine O’nun bahşettiği topraklarda O’na itaatsizlik etmekle kötüye kullanır. Şimdi, bu ayeti okuyan kimsenin, burada hilâfet kelimesinin Allah’a vekâletin sorumluluklarını salt fizikî kanunlara göre değil, Allah’ın kanunlarına uygun olarak yerine getiren hükümet anlamında kullanıldığına şüphesi olmayacaktır.[5] Bu yüzden, bırakın kâfirleri, dilleriyle Müslüman olduklarını söyleyen münafıklar bile Allah’ın vaadinin kapsamı dışındadır. Yine bu yüzden, gerçek ve takva sahibi müminlerin bu vaade layık oldukları ifade edilmekte, hilâfetin kurulmasının, Allah’ın razı olduğu din olan İslâm’ın sağlam temeller üzerinde kurulup, yerleşmesiyle sonuçlanacağı vurgulanmaktadır. Bu nimeti kazanmak için ileri sürülen şart da, müminlerin her türlü şirkten kaçınarak, imanlarında ve Allah’a bağlılıklarında sağlam durmaları gerektiği şeklindedir (Mevdudî, III/498-499).

Vurgulanması gereken bir diğer nokta da, bu vaadin doğrudan muhataplarının Hz. Peygamber (s) zamanında yaşayan Müslümanlar ve dolaylı muhataplarının da gelecek Müslüman kuşaklar olduğudur. Bu sözün Allah tarafından verildiği günlerde Müslümanlar korku içindeydiler ve İslâm Hicaz’da henüz bütünüyle yerleşmemişti. Birkaç yıl sonra bu korku hali, yerini huzur ve sükûna bırakmakla kalmadı, aynı zamanda İslâm, Arabistan dışında Afrika ve Asya’nın geniş bölgelerine yayıldığı gibi, hem doğduğu ülkede, hem de yayıldığı yerlerde iyice yerleşti. Bu, Allah’ın vaadini Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman döneminde yerine getirdiğinin tarihi delilidir. Dolayısıyla, ilk üç halifenin halifeliklerinin Kur’an tarafından doğrulandığı ve bizzat Allah’ın, onların takva sahibi müminler olduğuna şahitlik ettiğinden doğru düşünen kimse şüphe duyamaz (Mevdudî, III/499). Yazarın ifade ettiği gibi, ilk üç halifenin Allahın istediği gibi halifeler olduğuna Kur’an’ın şahitlik ettiğini söylemek yerine, onların uygulamalarıyla Kur’an’ın öğrettiğine uygun bir yönetim sergilediklerini söylemek daha doğru olur. Çünkü Kur’an’da bu konuda herhangi bir nas yoktur. Kaldı ki, Kur’an’ı (haklarında ayet inmiş olan bazı kişiler dışında) kişilerin yaptıklarına şahit tutmak doğru değildir.

Takva ve İmtihan

Kur’an’a göre “ceza” ve “ödül” anlayışı da genel kabul edilenden açıkça farklıdır: “Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz) Hayır, onlar şuurunda değiller.” (Müminun, 23/56). Yani, kötü bir kişi veya toplum “refah” içinde yüzüyorsa, bu hiçbir zaman onun kötü amellerinin bir ödülü ve Allah’ın nimeti değil, tersine Allah’ın gazabı ve sıkı bir imtihan demektir.[6] Bundan, Allah’ın “refah içinde yüzenleri” şiddetli bir azapla cezalandırmaya hükmettiği anlamı çıkar. Buna karşılık, eğer doğru ve takva sahibi kişiler güçlükler, sıkıntılar ve belâlarla karşılaşıyorlarsa, bu hiçbir zaman Allah’ın cezası değil, aksine onları temizlemek ve ‘som’ altın yapmak için “ateşten geçirme” işinde gizlenmiş bir nimeti olarak görülmelidir. Bu zorlu deneme takva sahibi insanlar için bir nimet, kötüler için ise öncekilere yaptıklarından dolayı hak ettikleri şiddetli cezayı görmeleri için bir imtihandır (Mevdudî, III/383).

Takvayı Yanlış Anlama

İslâm’dan önce hac yolculuğuna çıkarken[7] erzak almak dünyevî bir tutum olarak nitelenir ve gerçek muttaki bir insanın Allah’ın evine giderken yanına hiçbir dünyevî eşya almaması beklenirdi. Allahu Teâlâ şu ayet ile yanlış takva algısını izale etmektedir: “Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin.” (Bakara, 2/197). Bu ayette yanına hiç erzak almaksızın Mekke’ye hacca gitmenin bir meziyet olmadığı bildirilmektedir. Gerçek meziyet kişinin Allah’tan korkması, O’na itaat etmesi ve hayatını günahlardan temizlemesidir. Eğer bir hacı Allah’tan korkmaksızın günah işliyorsa, hacca giderken yanına hiçbir dünya malı almasa da aslında anlamsız bir takva gösterisi yapmaktadır. Böyle bir kimse hem Allah’ın, hem de insanların gözünde kendisi ve yaptığı haccı küçük düşürmektedir. Diğer taraftan bir kimse Allah’tan gerçekten korkuyor ve ahlâken temizliğini koruyorsa, hacca giderken birçok dünya malı götürse de hem Allah katında, hem de diğer insanlar katında şeref kazanır (Mevdudî, I/138). Ayetin zımnında aynı zamanda ruhçu eğilimleri eleştirmeksizin sürekli “sekülerlik eleştirisi” yapmanın da yanlışlığı vurgusunun mevcut olduğunu söylesek herhalde yanlış olmaz.

Mevdudî –takvayı yanlış anlama açısından- ruhbanlık bidati ile takvalı olma gayreti bağlamındaki değerlendirmelerini şu ayet çerçevesinde yapmaktadır: “Sonra bunların izinden art arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu, biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere ödüllerini verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (Hadid, 57/27). Kişinin bedenine eziyet etmesi, takva ölçüsü olarak kabul edildiğinden, rahipler kendilerine eziyet etmede adeta yarışıyorlardı. Hıristiyanların, azizlerin hayatını konu alan menakıb kitaplarında şöyle nakiller mevcuttur: İskenderiyeli Sn. Makarios, sürekli üzerinde 20 kiloluk yük taşırdı. 6 ay bataklıkta yaşadı, öyle ki zehirli sinekler, onun çıplak vücudunda ısırmadık yer bırakmamıştı. Halefi (takipçisi) Sn. Yusavius şeyhinden de ileri giderek üzerinde devamlı 75 kiloluk yük taşımış, 3 yıl kurumuş bir kuyu içinde yaşamış ve bu süre içinde de, sadece kokmuş mısır yemişti. Sn. Besarius 40, Sn. Pahamius ise 15 sene (başka bir kaynağa göre 50 sene) sırtını yere koymamıştı. Sn. John 3 sene ayakta durmak suretiyle ibadet etmiş ve o süre içinde de hiç oturmamıştı. Ancak bazen dinlenmek için duvara dayandığı vaki idi. Ayrıca sadece pazar günleri kendisine sadaka olarak verilen yiyeceği yerdi. Sn. Samius Astalit (390-449) Hıristiyanların büyük azizlerinden kabul edilirdi. O her paskalyanın 40 gün öncesinden başlayarak ağzına hiç bir şey koymazdı. Bir defasında tam bir sene tek ayağı üzerinde dikildi. Zaman zaman manastırından ayrılarak kuyu içinde yaşardı. En sonunda Şam’da Siman kalesinin yanında 60 fitlik bir sütun yaptırmış ve onun üstündeki sadece 3 fit’lik açık bir alan üzerinde yağmur, güneş, soğuk, sıcak altında 30 sene hiç aşağıya inmeden yaşamıştı. Yemeğini, müridleri sütunun tepesine merdiven ile çıkarak ona verirler pisliklerini temizlerlerdi. Daha sonra kendisini bir iple bu sütuna bağlamış ve kurtçuklar etini yemeye başlamıştı. Şayet bir kurtçuk onun yarasının üstünden düşerse, onu yerden alır ve yeniden yarasının üstüne koyarak, “Allah’ın verdiği rızkı yiyin” derdi. Oldukça uzak bölgelerden gelerek bu şahsı ziyaret eden Hıristiyanlar, ölümünden sonra onu, Hıristiyanlığın en büyük ve kutsal azizi olarak kabul etmişler ve diğer aziz adaylarına bir örnek olarak göstermişlerdi (Mevdudî, VI/132).

O dönemde yaşayan azizler hakkında bu türden birçok menkıbe anlatılmıştır. Bazılarının 30 sene hiç konuşmadıkları, ormanlarda ot, yaprak vs. yiyerek yaşadıkları, üzerinde sürekli yük taşıdıkları, hatta kendi bedenlerine uzuvlarını bağlayarak işkence ettikleri, bazılarının hayvanların barındığı yerlerde, kurumuş kuyularda, eski mezarlarda yaşadıkları, yine bazılarının sürekli çıplak dolaşıp, vücutlarını saçlarıyla örttükleri, yürüyeceklerine, yerde yuvarlandıkları vs. nakledilmiştir (Mevdudî, VI/132).

Bu kimselerin bir diğer özelliği, sürekli pislik içinde yaşamak ve temizlenmekten şiddetle kaçınmaktır. Çünkü yıkanmayı ve suyun bedene dokunmasını takva ile bağdaştıramıyorlar, bedenin temizlenmesinin, ruhun pislenmesi demek olduğuna inanıyorlardı. Sn. Atannasius ve Sn. Atony’nin ömrü boyunca ayaklarını yıkamadığını öğünerek yazar. Sn. Abraham Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, 50 sene ayaklarını ve yüzünü yıkamamıştır. Yine meşhur rahibe Bakire Silviya, tüm hayatı boyunca parmakları dışında hiç bir yerine su dokundurmamıştır. Bir manastırdaki 130 rahibenin, hiç bir zaman ayaklarını yıkamadıkları ve banyo adını duysalar ürperdikleri övünçle kaydedilmiştir (Mevdudî, VI/132-133). Yazarın aktardığı bu menkıbelerin (tabiatı gereği) abartılı olma ihtimali gözardı edilmemelidir.

Takva, Tebliğ ve Takıyye

Muttakilerin en önde gelen görevi Allah’a karşı her türlü itaatsizlikten kaçınmaktır; itaatsizliklerinden sorumlu olmadıkları isyancı kişiler için ise boşu boşuna üzülmemelidirler: “Allah’tan korkanlara o zalimlerin hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat bu bir hatırlatmadır. Gerekir ki sakınırlar.” (Enam, 6/69). Tebliğ görevini yürüten Müslümanlar, böylelerini itaat yoluna girmeleri için ne pahasına olursa olsun delillerle ikna etmeyi bir görev olarak üzerlerine almamalıdırlar. Müminlerin görevi karşılarındakilerin saçma itirazlarına cevap vermek değil, yalnızca onlara hakkı sunmaktır. Bundan sonra yine onlar kabul etmemekte direnirlerse, yararsız polemiklere, tartışmalara girerek zamanlarını ve enerjilerini tüketmek dindar kişilerin yapacağı şey değildir. Bunun yerine, zamanlarını ve enerjilerini hakkı samimi olarak arayanları eğitmek ve onları ıslah etmek için harcamalıdırlar (Mevdudî, I/489).

Takıyye[8] konusuna gelince, bir mümin İslâm düşmanlarının eline düşer ve kötü davranılmaktan, tahakküm altına alınmaktan korkarsa, -takiyye yaparak- imanını gizleyip onlardan biriymiş gibi, onlarla birlikte yaşayabilir. “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah’tan hiç bir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi kendisinden sakındırır. Varış Allah’adır.” (Âl-i İmran, 3/28). Yani, kâfirler onun mümin olduğunu anlarlarsa, mümin kimse hayatını kurtarmak için onlara dostluk gösterebilir. Aşırı korku anında, eğer onların baskısına katlanacak gücü olmadığını hissederse inandığını inkâr etmesine bile izin verilmiştir (Mevdudî, I/219).

Müminlerin insanlardan korku duyması, kalplerinden Allah korkusunu silecek düzeyde olmamalıdır. İnsanların onlara yapabilecekleri en büyük kötülük bile bu dünya hayatı ile sınırlıdır. Oysa Allah onlara ebedi bir azap yükleme gücüne sahiptir. Bu nedenle, hayatları tehlikeye düşer de imanlarını gizlemek zorunda kalırlarsa, İslâm davasına, İslâm toplumuna ve hiçbir Müslümanın mal ve canına zarar vermedikleri sürece mallarını ve canlarını kurtarabilirler. Aynı zamanda kâfirlerin elinde âlet olup İslâm’ın karşısındaki kötü güçleri desteklememek ve kâfirlerin Müslümanlar üzerinde baskı uygulamalarını sağlayacak hiçbir konuda onlara hizmette bulunmamak için her an tetikte olmalıdırlar. Eğer hayatlarını kurtarmak için Allah’ın dinine, müminler topluluğuna veya bir tek mümine herhangi bir zarar verirlerse veya Allah’a âsi olanlara herhangi bir şekilde gerçek hizmette bulunurlarsa en sonunda Allah’a döndürüldüklerinde, Hesap Gününde kendilerini kurtaramayacaklarını akıllarından çıkarmamalıdırlar (Mevdudî, I/219).

Murat KAYACAN

KAYNAKÇA

Everdi, Mustafa, Diyanetin Hacısıyım Haceru’l-Esved Hastasıyım, 21. Yüzyıl Yay., Ankara, 2005.

Firuzâbâdî, Muhammed b. Yakub, el-Kamusu’l-Muhît, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1995.

İbn Kesir, Ebu’l-Fida İsmail b. Ömer, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 8 C., 2. bs., Daru Tayyibetin Li’n-Neşri ve’t-Tevzi’, Riyad, 1999.

İbnu Manzur, Ebu’l-Fadl Cemâluddîn, Lisânu’l-Arab, 15 c., Daru Sadır, Beyrut, ts.

İnayet, Hamid, Çağdaş İslâmî Siyasî Düşünce, (çev: Yusuf Ziya), 2. bs., Yöneliş Yay., İst., 1988.

Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an, 11 c., Daru’l-Fikr, Beyrut, 1995.

  Küçük, Ahmet, Kur’an’da Toplumsal Sınama, Beyan Yay., İst., 2007.

Mevdudî, Ebu’l A’lâ, Tefhîmu’l-Kur’an, (çev. Muhammed Han Kayani ve diğerleri), 7 c., İnsan Yay., İst., 1986.

Meydânî, A. Hasen Habenneke, Nuh (a) ve Kavmuhu fî Kur’ani’l-Mecîd, Daru’l-Kalem, Dımeşk, 1990.

Râzî, Ebubekr b. Abdilkadir, Muhtaru’s-Sıhah, Müessesetu’r-Risale, Lübnan, 1996.

Sarmış, İbrahim, Yönetim, Düşün Yay., İst., 2010.

Sifil, Ebubekir, Çağdaş Dünyada İslamî Duruş, Rıhlekitap Yay., İst., 2009.

Şeriati, Ali, Hac, (çev: Mustafa Çoban), 6. bs., Özgün Yay., İst., 2006.

Şimşek, M. Sait, Günümüz Tefsir Problemleri, Esra Yay., Konya, 1997.

_______, Kur’an Kıssalarına Giriş, Yöneliş Yay., İst., 1993.

Taberî, Muhammed bin Cerir, Câmiu’l-Beyan an Te’vîli Âyi’l-Kur’an, 24 c., Müessesetü’r-Risale, Beyrut, 2000.

Zebîdî, el-Murtadâ, Tacu’l-Arus, 40 c., Daru’l-Hidaye, Beyrut, ts.,

Zemahşerî, Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf an Hakâiki Ğavamidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvil fî Vucûhi’t-Te’vil,  4 c., Daru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut, 1995.

Zülaloğlu, Fevzi (Hazırlayan), Yolumuzu Aydınlatan Kur’anî Kavramlar, Ekin Yay., İst., 2010.

 

[1] Kastedilen takvalı olma niyetimizin bile Allahu Teâlâ tarafından şekillendirildiği ise bu doğru değildir. Aksi takdirde ahirette ceza ve ödülün muhatabı olmamız anlamlı olmaz.

[2] “Takva Giysisi Bilimle El Ele” adlı Sadık Kılıç’a ait yazı “Takva örtüsü başörtüsünden daha hayırlıdır. Dolayısıyla başörtüsü yasağıyla mücadele etmek o kadar da bir şey kazandırmaz.” iddiasındadır. Bu yazıya yapılan bir eleştiri için bkz. Sifil, 2009: 113-150.

[3] Kur’an’de Hz. Nuh’un risalet mücadelesini konusunda Meydânî’nin Nuh (a) ve Kavmuhu fî Kur’ani’l-Mecîd adlı eseri kayda değerdir.

[4] Mevdudi’ye göre insan Allahu Teâlâ’nın halifesidir (I/15; II/17, 103, 537, 539; III/257). Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yerinde buna mesned olacak bir terkip kullanılmamıştır. İnsan Allah’ın değil yeryüzünün halifesidir bkz. Şimşek, 1997: 549-561.

[5] İnsanı Allah’ın halifesi görenlerin Mevdudi’nin yaklaşımına benzer şekilde, “yerine halife olunan kişinin mutlaka ölmesi, orada hazır bulunması veya aciz olmasının gerekmediği, tazim ve teşrif için de başkasının O’na halife olabileceği” şeklindeki ifadeleri, herhangi bir dayanaktan yoksundur (Şimşek, 1993: 176) çünkü insanın yaptığı bütün uygulamalar Allah adına değil, kendi adınadır. Dolayısıyla sorgulanabilir niteliktedir bkz. Sarmış, 2010: 72-73.

[6] Allahu Teâlâ’nın kullarını imtihanın niteliği konusunda bkz. Küçük, 2007.

[7] Hacca gidenler için haccın anlamı üzerinde yoğunlaşan Ali Şeriati’nin Hac ve orada yaşanan sorunlara mizahi değerlendirmeler yapan Mustafa Everdi’nin Diyanetin Hacısıyım Hacerü’l-Esved Hastasıyım kitabı iyi bir okum04a azığı olabilir.

[8] Takva kelimesiyle aynı kökten gelen takıyyenin Şii müfessirlerce nasıl algılandığına, modernistlerin nasıl bir yoruma tabi tutarak onu bir aktivizm aracı kılmaya çalıştıklarına dair bkz. İnayet, 1988: 316-326.