“Tanrı taksimi” diye bir deyim duymuş muydunuz? “Eşitlik gözetmeden; birine çok, birine az” verildiğinde kullanılır. Bu tabir gerçekleri mi yansıtmaktadır, yoksa bir yanılsama mıdır? Allah, yarattıkları arasında eşitlik gözetmeden; kimine çok, kimine az mı vermektedir, yoksa eşit mi vermektedir? Kur’an şairimiz Akif’e “Ağzım kurusun; yok musun ey adl-i ilahi!?” dedirten nedir? İş bu yazıda, mezkûr konuya temel teşkil eden meşîet kavramını, Kur’an perspektifinden irdelemeye çalışacağız. Bu arada, ‘adl, kıst, sevâ’ vb. çerçevesinde adalet ve eşitlik kavramlarına temas edeceğiz.

Rezzâk, Mukīt, Hasîb, Ğanî, Muğnî, Kābıd-Bâsıt, Dārr-Nâfi’, Hāfıd-Râfi’, Mu’izz-Müzill gibi isimler de bazı açılardan konumuzu ilgilendirmekteyse de, ‘Adl ve Muksit ism-i şerifleri[1] daha öne çıkmaktadır.

Yüce Allah ‘adl ism-i şerifiyle bizzat ‘adalet’[2] olarak tavsif edildiği ve âdilleri sevdiği açıkça bildirildiği halde, Allah’ı âdil olmamakla suçlayan, adeta ilahi adaletle dalga geçen ‘Tanrı taksimi’ şeklinde bir terimin oluşmuş olması esef vericidir ama tamamen anlamsız mıdır? Bilemiyoruz. Şöyle ki:

Öncelikle; adaletin tesviye [eşitleme] anlamına geldiği düşünülüyorsa da, فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ (İnfitār 82/8) âyetinde ‘adl ve tesviye kökleri birbirine atfen kullanılmıştır; demek ki -aralarında ortak bir anlam varsa da- aynı şey değillerdir. Hatta,  فَعَدَلَكَ ifadesinin فَسَوَّاكَ ’nin tefsiri olduğu söylenebilir. Yani Allah insanoğlunu dizayn etmiştir ama bu ondaki bütün özellik; güç ve kuvvelerin, bütün organların, kemik, yağ, sinir vs.nin eşit/denk olduğunu göstermez; bu tesviye, adalet anlamındadır. Adalet kökü devreye girdiğinde bu, “insan vücudunun; ne, nerede, nasıl ve ne kadar olması gerekiyorsa öyle olacak şekilde” dizayn edildiği anlamına gelir. Yani adalet; “herkese eşit vermek” değil, “neye ne kadar gerekiyorsa o kadar vermek”tir. Zira Allah, yarattıklarıyla alakalı bütün edimlerini onların amellerine bağlamış gözükmektedir; kul bir adım attığında O da atmaktadır… Kur’an’da bazı fiillerin bazan Allah’a isnat edilerek bazen nötr olarak verilmesi, konumuz açısından son derece önemli ilginç bir Kur’ân üslubudur[3].

İkinci olarak;

وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ

âyetinde[4] belirtildiği gibi, Hak Teala Arz’ı öyle bereketli bir şekilde yaratmıştır ki, isteyebilen herkes ondan yararlanabilir; dünya -ilk yaratıldığında- sonraki zaman dilimlerinde üzerinde oluşacak bütün canlılara yetecek kadar çok ve çeşitli azıklarla dolu olarak dizayn edilmiş bulunuyordu. [Bu, işyerlerimizi süsleyen er-rizku ‘alâllāh cümlesinin bir tür tefsiridir; bütün canlıların mutlak ‘rezzâk’ı Allah’tır…] Bununla birlikte, şu ifadeler de Kur’an’da yer almakta ve gerçeğin farklı bir veçhesini anlamamıza imkân vermektedir:

(i) يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ [5]

Kur’an’da defalarca tekrarlanan bu önemli ‘âyet’e verilen ortak anlam; “Allah dilediği kimsenin rızkını bollaştırır, dilediği kimsenin rızkını ise daraltır.” şeklindedir. Bu mealde bir başka âyet de şudur:

قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Genellikle şu şekilde Türkçeye çevrilir: “Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kadirsin.” (Al-i İmran 3/26)

(ii) يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ (Maide 5/64)

Kur’an’da bir kez geçen bu ifadeye verilen anlam da “O nasıl dilerse öyle harcar” mealindedir. [Mealler sonuçta tefsirlerden hareketle yapıldığından, çevirideki yanlışlık sadece meal sahiplerine atfedilemez; bu sebeple meal ismi vererek kimseyi rahatsız etmek istemiyorum.]

Bu vb. âyetlerin doğru anlaşılması kader meselesi açısından da büyük önem taşıdığını hatırlatarak, konuya ilişkin açıklamamıza geçiyoruz: Bu âyetlerin yanlış çevrilmesi, zihinlerde; Allah’ın “dilediği gibi hareket ettiği” şeklinde sakıncalı bir mana oluşmasına yol açmıştır. Söz konusu sakıncayı gidermek için, “bu tür ifadelerle zavallı insanın ‘mutlak kudret’ karşısındaki aczinin vurgulandığı” şeklinde teviller yapılmıştır. İkinci olarak; dilimize –bu âyetlerden mülhem- keyfemâyeşâ diye bir deyim persenk olmuştur. “Dilediği gibi” anlamına gelen keyfemâyeşâ tabiri; Allah’ın kimseye hesap vermek durumunda olmadığı düşüncesinden kaynaklanmakta; böylece, Allah’ın hikmet, merhamet, şefkat ve adalet gibi sıfatlarını adeta unutulmaktadır. Buna göre, O; “sorgusuz-sualsiz” hatta “sorumsuzca” hareket edebilir… Kimse O’na hesap soramaz.

Bu yaklaşımlar Kur’an üslubuna aşina olmamaktan kaynaklanmaktadır. “Mutlak gerçeğin sesi” olan Kur’an realist bir kitaptır; özellikle Allah ile ilgili edimler söz konusu olduğunda realiteleri dikkate alır. ‘Realite’leri derken; ‘olacak’ları değil ‘olmuş’ları demek istiyorum. Bu, kader çerçevesindeki tüm kelimelerde[6] -ama özellikle meşîet[7] masdarında- çok belirgindir.

İlahî meşîetle ilgili âyetler, sadece “Tanrı taksimi” açısından değil, kader tartışmaları açısından da önemlidir. Bununla birlikte, meşîet âyetlerinin doğru anlaşılabildiği söylenemez. Sözgelimi

يُضِلُّ من يشاءُ ويَهْدي منْ يشاءُ

cümlesi, gâh inisiyatif tamamen insana verilerek “dileyen sapar, dileyen doğru yola gelir” şeklinde çevrilmekte gâh geniş zaman kipiyle –ilahî bir ilke imiş gibi– “Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola getirir” şeklinde tercüme edilmektedir.

“Ancak, Allah dileyecek olursa…” (إلا أن يشاء اللهُ) kalıbı, yüce Allah’ın geleceğe dönük edimlerinde ‘başka bir şey dileyebileceği’ ihtimalinin daima bulunduğunu gösterir[8]… ki kader meselesi açısından son derece önemlidir. Çünkü sözgelimi

وما تشاءون إلا أن يشاء اللهُ

cümlesi “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz!” şeklinde genel-geçer ilahî bir ilke gibi anlaşılmakta; iş, adeta “isteseniz de dileyemezsiniz” noktasına vardırılmakta; وما تشاءون  ifadesi, ولا تستطيعون أن تشاءوا şekline sokulmaktadır. Mezkur cümle anlaşılmaya çalışılırken, öncelikle;وما تشاءون  ifadesinin “fiil-i muzarî nefy-i hâl” olduğuna dikkat edilmelidir. Sarf/Sentax ile henüz karşılaşan kişilerin dahi bildiği üzere, ما ينصر kalıbı “yardım etmiyor” demektir. “Yardım etmez” şeklinde genel zamanlı bir anlam kast edebilmek için, لا ينصر denmesi gerekir. Yaniوما تشاءون  cümlesi, “Şu an itibarı ile dilemiyorsunuz!” demektir. İkinci olarak; bu cümlenin devamındaki إلا أن يشاء اللهُ kalıbının Kur’ân’daki kullanımına[9] dikkat edilmelidir. “Ancak, Allah dileyecek olursa başka” mealindeki bu kalıp, yüce Allah’ın geleceğe dönük edimlerinde daima ‘şu ankinden farklı başka bir şey dileyebileceği’ ihtimalinin bulunduğunu, yani dilemelerinin ‘olup-bitmiş’ olmadığını gösterir. Buna göre; âyetimizde, Mekke Müşriklerine önce;

“Bu herkese açık bir öğüttür. Özellikle de içinizden dosdoğru gitmeyi dileyenlere” buyrulmakta, yani ‘Müşriklerin elbette imanı dileyebileceği’ beyan edilmektedir;

“Siz ise dilemiyorsunuz…” buyrularak, mevcut duruma dikkat çekildikten sonra,

“Ancak, âlemlerin Rabbi Allah dilerse başka” buyrularak akıl ve iradelerinin ipotek altına alınmadığı, şu an inkârı tercih etmekteyseler de ileride bir başka tercihte bulunabilecekleri belirtilmektedir. Âyette söylenen şudur: Şu an realite o ki; hemen hiçbiriniz Kur’ân’dan öğüt almak niyetinde değil! Ama ileride neler olacağını hiç birimiz bilemeyiz; çünkü ‘gelecek’ her tür ihtimale gebedir; âlemlerin –bu arada, insan iradesini etkileyen her tür âmil ve sâikin de- Rabbi olan Allah her an bir başka şey dileyebilir ve siz de imana gelebilirsiniz; inkârcılık sizin alınyazınız ya da kaderiniz değildir. [Gerçekten de, bu ifadelerin muhatabı olan hemen bütün Müşrikler daha sonra iman etmişlerdir…] Dolayısıyla;

(i) Allah ile ilgili meşîet âyetlerinin mâsîkalehine dikkat edilmelidir. Bu âyetler, Allah’ın; dilediğini dilediği gibi –yani hiçbir gücün etkisinde kalmadan ve hatta hiç kimse tarafından sorgulanamayacak şekilde– yapabilecek bir kudret ve yetkiye sahip bulunduğunu gösteren tenzih ifadeleridir. Bu âyetlerin, “Allah keyfemâyeşâ hareket edebilir” şeklinde yorumlanamayacağı aşikârdır. Çünkü Allah’ın ilim, hikmet, takdîr, tedbîr, ’adl gibi sıfatları, O’nun –hâşâ– ‘ne yapacağı belirsiz’ ‘kaotik/serseri’ ve ‘sorumsuz’ bir güç şeklinde anlaşılmasını engellemektedir. Yüce Allah şüphesiz lâ-yus’eldir[10]. Ancak O’nun lâ-yus’el oluşu şu şekilde anlaşılmalıdır: Hiçbir şey O’nu yaptıklarından dolayı sorumlu tutamaz ama O, bütün edimlerinin gerekçesini bizlere bildirme lütfunda bulunmaktadır…

(ii) Meşîet âyetlerinin hemen tamamında, gerçekleşmiş (reel) meşîetlerden söz edilmekte; henüz yaşanmamış zaman dilimleri ipotek altına alınmamaktadır:

“De ki: Allah’ım! Sen ey mülkün mutlak sahibi! Sen mülkü dilediğine veriyor, dilediğinden çekip alıyorsun; dilediğini aziz ediyor, dilediğini zelil ediyorsun. (Gerçek bu…)”

Allah’ın edimleri ‘zaman’dan münezzehtir denmekte ise de bu pek anlamlı bir ifade değildir. Çünkü bu edimlerin taalluk ettiği nesne, olay ve kişiler zamanın içindedir; zaman ile muttasıftır. ‘Zamanın ta kendisi’[11] olarak ‘belli bir zaman ile ilişkilendirilemeyecek mutlak varlık’ ‘zaman ile kuşatılmış nisbî varlık’ ile nasıl ilişki kurabilir? Elbette, yine zaman çerçevesinde… Nitekim كلَّ يومٍ هو في شأنٍ (Rahman 55/29) mucebince, O’nun ‘zamanla çevrili varlık’a yönelik bütün edimleri zamanla ilişkilidir; zamanın içindedir.

(iii) Meşîet âyetleri Allah’ın tüm evren[12] için olduğu gibi (teshīr) insan için de bir işleyiş mekanizması meydana getirmiş olduğu şeklinde anlaşılabilir. Evren açısından kevnî/tabiî, fizikî, kimyevî yasalar neyse, insan için de genetik, nörolojik, biyolojik, psikolojik ve sosyal yasalar odur. Yalnız, insanoğlu hem takva ve fücûra eğilimli[13] hem de fıtraten Allah’ı kabul etmeye eğilimli bir yapıya sahiptir[14]. [Bununla birlikte, çevre vb. haricî faktörler fıtratı bozabildikleri gibi, insanın kendisi de fücûr ve takvâ eğilimlerinden birini diğeri aleyhine güçlendirebilmektedir.] Ayrıca, insan edimleri üzerinde, insan kimyasının –yani genetik / nörolojik / biyopsikolojik yapının– muazzam bir tesiri olduğu gibi, Fizik yasalarının da büyük etkisi vardır. Çünkü insanın tabiatı (fizikî yapısı) sonuçta evrenin tabiatı ile irtibatlıdır; ona bağlıdır. Gerek evrenin işleyişi ile gerekse insan hayatı ile alâkalı bu yasalar her ne kadar ‘değişmez’ kabul edilmekte ise de aslında, her iki yasa türünde de değişmeler olabilmektedir. Yani, 80-90 yıllık bir insan hayatına göre ‘değişmez’ olan bu yasalar, milletlerin asırlarca devam eden tarihleri açısından, hele milyar yıllarla ifade edilen dünya tarihi açısından kesinlikle değişmektedir. Söz konusu zaman dilimi ‘milyon yıl’larla ifade edildiği için, kevnî yasalarda herhangi bir değişme yokmuş gibi algılanmaktadır. Dikkat edilirse, bütün realitelerin tanrısı tek olmakla birlikte, dünya ve ahiret hayatlarının tâbi olduğu yasalar farklıdır. Bu değişiklik ihtimaller Kur’ân’da da kabul edilmektedir.[15] Çünkü Allah, elbette kendi koyduğu yasaları değiştirebilir[16]; bu kurallar Allah’ın elini-kolunu bağlayamaz. Mevlâna’nın dediği gibi; Allah dilerse, havayı ateşi aşağılatır, dilerse dikeni gülden üstün eder. Allah hükmedicidir, dilediğini yapar. Derdin ta kendisinden deva yaratır. Dilediğini yüceltir; toprağa mensup olana ‘kanatlarını aç’ derken, ateşe mensup olana der ki; ‘Yürü İblis ol, yedinci kat yerin altında şeytanlık et!’ … Ben dört tabiat ve illet-i ûlâ değilim. Her şeyi tasarruf etmede bâki ve daimîyim. İşim illetsiz, sebepsiz ve dosdoğrudur. Ey kötü düşünceli! Takdirim sebebe bağlı olamaz. Bir vakit olur âdetimi değiştirir, bir vakit olur bu tozu yatıştırırım.”[17]

Ancak bu noktada şunu da göz ardı etmemek gerekir: Evet, yüce Allah dilediği takdirde kendi koyduğu kuralı bozabilir, ancak bu, O’nun kudretini sınırlamama amacına yönelik istisnaî bir söylemdir. Esas olan, فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللهِ تَبْدِيلاً وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللهِ تَحْوِيلاً (Fâtır 35/43) âyetinde de belirtildiği gibi, Allah’ın izlediği yolda, uygulama ve stratejilerde değişim ve başkalaşma olmamasıdır. Gündelik dilde sarf ettiğimiz “Allah dilerse … yapar; O her şeye kadirdir” şeklindeki nice cümle, özünde doğru olmakla birlikte, hem bu küllî kurala aykırıdır hem de Cenab-ı Hakîm-i Zülcelâl’i -hâşa- keyfemâyeşâ hareket eden, ne yapacağı belirsiz bir güce dönüştürme riski taşımaktadır. Evet, “Allah ne dilerse yapabilir”; “Olan her şey sonuçta O’nun iradesiyle gerçekleşmektedir”; “Hiç kimse O’nun iradesine ipotek koyamaz” ama bu istisnaî durumu genelleştirirsek, o zaman ne bilim ve teknoloji diye bir şey olur ne de bu inanışla bir yere varabiliriz. Nitekim varamıyoruz!..

* Allah hakkında kullanılan meşîetler ‘insanı mecbur bırakan dileyiş’ler değildir.

* İnsan hakkında kullanılan meşîetler de “insanın bizzat/sınırsız dileyebilmesi” anlamına gelmez. Zira bu, insana sınırsız bir özgürlük alanı açmak anlamına gelir. Oysa o, hiçbir inisiyatifinin bulunmadığı genetik özellikleri (ırkı, rengi, anne-babası, karakteri), inançları vs. bakımından başta kevnî yasalar olmak üzere birtakım şartların ürünüdür. İkinci yaklaşım, yani insanın sergilediği her tür tutum ve davranışı, inanç ve eylemi tamamen Allah’ın dilediğini söylemek ise aksine, insanı mecburen hareket eden bir eşyaya dönüştürür ki bu takdirde de sorumluluğun anlamı kalmaz. Oysa şahsî sorumluluk, Kur’an’ın getirdiği en önemli ilkelerden biridir.

* من يشاء tabirlerinin, “O’nun dilediği” şeklinde değil de “kim dilerse” şeklinde anlaşılması da yanlıştır. Allah’ın yücelik ve azameti bağlamında vârit olan bu ifadeleri insana ircâ etmek bazılarına cazip bir anlama imiş gibi gözükse de Kur’ân’a terstir. Çünkü âyetlerin birbirini tefsir ettiği herkesçe bilinmektedir. Ve bunların bir kısmında meşîetin fâili olarak Allah açıkça gösterilmektedir[18].

* İlahi ya da cüz’î meşîetlere vurgu yaptıkları için çelişik gözüken iki grup kader âyeti şöyle uzlaştırılabilir: Dileyenin iman/inkâr edebileceğini belirten âyetler, muhatapları iman ve küfür seçenekleri arasında muhayyer bırakılmıştır. Çünkü o an bütün muhatapların imana gelme ümidi vardır. Ancak iman etmeyenlerin imansızlığı iyice tebarüz edip de, işkence, ambargo, savaş vb. saikler de ilişkileri iyice bozup düşmanlıkları keskinleştirince, realite, yani Allah’ın gerçekleşmiş meşîeti, devreye sokulmuş ve “Realite şu ki; iman etmiyorsunuz! Ama Allah her an bunu dileyebilir… [Yukarıda belirttiğimiz üzere, إلا أن يشاء الله kalıbı, ilgili hususlarda daima başka ihtimaller bulunabileceğini gösterir!] Bu size bağlıdır; Allah’ın meşîetinin ne yönde ve ne şekilde tecellî edeceği meçhulünüzdür çünkü…”[19] buyrulmuştur[20]. Bu üslup ile bir yandan Peygamber teselli edilirken, bir yandan da, imana gelmemekte direnen muhataplar tehdit ediliyor; bir kez daha düşünmeye davet ediliyor. Yani ilahi ya da cüz’î iradeleri esas alan âyetler, sanıldığı gibi aynı şahıs ve zamanlar için değil, farklı zamanlarda farklı şahıslar için gönderilmiş bulunuyor.

“Tanrı taksimi”ne geri dönecek olursak… Birtakım insanların fakir, birtakım insanların zengin olduğu realitesini dile getiren âyetleri Kur’ân bütünlüğüne ters biçimde “Allah, dilediğini değil, dileyeni zengin kılar, dilediğini değil, dileyeni fakir yapar” şeklinde yorumlamak bir kısmımıza cazip gelse de aslında burada anlatılan şudur: Allah dilediğine genişçe, dilediğine ölçe-biçe veriyor, yani vermiş… Realite bu… Gerçi insanlar −kısmen− çalışıp çabalayarak atalarından tevarüs etmedikleri zenginliklere de ulaşabilmektedirler (örn. Bill Gates, Steve Jobs vb). Ancak insanlar sahip oldukları müstesna zenginlikleri genelde kendileri doğmadan hazır bulmaktadırlar. Dünyanın serveti, öteden beri birkaç bin ailenin elinde ‘devlet’ olagelmiştir; milyarlarca insan ise bu servetten farklı oranlarda olsa da sonuçta asla bunlar kadar pay alamamaktadır. İsviçre gibi zengin / gelişmiş ülkelerin vatandaşları ile Bangladeş gibi III. dünya ülkelerinin vatandaşlarının, dünyanın genel refahından aldıkları pay ortadadır. Âyet bu realiteye dikkat çekerek, genelde fakir olan nüzul çağı Müslümanlarını kâfirlerin elindeki bu “atadan kalkma varlık”a göz dikmemeye çağırmakta; bunların geçici olduğunu vurgulamaktadır. Tabiî, mezkûr servet dağılımının bu şekilde tahakkuk etmiş olması “Tanrı taksimi” denilerek yüce Allah’a bağlanamaz. Zira Allah sadece zenginlerin değil, fakirlerin de Rabbi olarak, Arz’daki azıkları herkese eşit düzeyde programlamıştır. Kaldı ki, bir şeyin o şekilde tahakkuk etmiş olması Allah’ın o şeyin o şekilde gerçekleşmesini arzu ettiği ve bundan razı olduğu anlamına gelmez. Aksi takdirde, iktidarı tamamen Allah’ın isteği ile ele geçirdikleri (ya da ellerinde tuttukları) yönünde propaganda yapan kader istismarcılarının haklı olmaları gerekirdi. Kur’ân, bunların pîri olan Müşriklerin aynı minvaldeki istismar teşebbüslerini reddetmiştir.

Murat SÜLÜN

[1] ‘Adl “miktar ve değer açısından bir şeye denk (misl, nazīr, bedel) olan” mânasında kullanılır. ‘Adletmek ise “dizayn etmek/eşitlemek/düzenlemek (tesviye), insaf ve istikamet” (M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l-elfâz ve’l-a’lâmi’l-Kur’āniyye, Kahire 1988, “‘Adl” md) olarak açıklanmaktadır. Adâlet ve mu’ādelet eşitlik mânasını gerektiren bir lâfızdır… ‘Adl ve ‘idl kelimelerinin anlamları birbirine yakınsa da ‘adl; basîretle algılanabilen ahkâm gibi [soyut] şeylerde; ‘idl ve ‘adîl ise duyu organlarıyla algılanan -tartılan, sayılan ve ölçülen- [somut] şeylerde kullanılır. Yani ‘adl eşit olarak bölmek demektir. ‘Gökler ve yer ‘adl ile ayakta durmaktadır’ şeklinde bir rivayet vardır ki buna göre, evrende dört rukünden biri -hikmet gereği- diğerinden fazla ya da eksik olsa evrende düzen kalmazdı. ‘Adl iki çeşittir: [i] Aklın zaruri olarak güzel bulduğu; hiçbir zaman nesh edilemeyecek ve asla ‘saldırı’ olarak nitelendirilemeyecek mutlak ‘adl. Sana iyilikte bulanan kişiye senin de iyilikte bulunman; sana eziyet etmeyen birine senin de eziyet etmemen gibi. Bir ‘adl de vardır ki; onun ‘adl olduğu şeriat sayesinde bilinir ve bunun, bazı zamanlarda neshe uğraması mümkündür. Kısas… gibi. Nitekim [âyetlerde] ‘Size saldırana siz de saldırın’ ve ‘Kötülüğün karşılığı dengi bir kötülüktür’ buyrulmuş; [‘adl denilmesi gereken bir davranış] saldırı ve kötülük olarak nitelenmiştir. ‘Kuşkusuz Allah ‘adli ve ihsânı emrediyor’ buyrulurken kastedilen ‘adl çeşidi budur. Çünkü ‘adl karşılık verirken dengeli olmaktır; hayırsa hayır, şerse şer. İhsân ise hayra fazlasıyla, şerre ise [sadece] dengiyle karşılık vermektir. (Râgıb el_Isfahanî, el-Müfredât, “’Adl” md.)

‘Muksıt’ın kökü olan kıst ise adilâne dağıtılan pay demektir… Fiil olarak kıst; başkasının payını almak demektir ki zulümdür. Iksāt ise başkasının payını vermek olup, buysa insaftır. Bu sebeple, kişi zulmettiğinde sülasî olarak kaseta; âdil davrandığında ise if’āl kalıbıyla akseta denir… Kıstās ölçek demektir; adalet mîzân ile anlatıldığı gibi bu kelimeyle de anlatılır. (Râgıb el-Isfahanî, el-Müfredât, “Kst” md.)

[2] ‘Allah’ın dinî metinlerde ‘mutlak varlık’, ‘gerçek’ ve ‘barış’ olarak nitelenmesi ilginç bir husustur; ancak yazımızın konusu bu değildir.

[3] Meselâ amellerin boşa gitmesi, bazan “… yaptıkları boşa gitmiştir” (حبط) şeklinde ifade edilirken, bazan “yaptıklarını Allah boşa gidermiştir” (إحباط) şeklinde ifade edilmektedir. İşte, aynı üslubu sapma fiilinde de görüyoruz. Kur’ân’da bazen “sapmışlardır” buyrulurken, bazen “onları Allah saptırmıştır” buyrulmaktadır. Aslında ikisi de aynı şeydir, yani kimin saptırdığı bir tarafa, sonuçta bir sapma vardır; önemli olan da budur.

[4] Bkz. Fussilet 41/8-9 (De ki: Siz; Arz’ı iki günde yaratanı nankörce inkâr edip O’na denk varlıklar ihdas ediyorsunuz, öyle mi?! Oysa O, âlemlerin Rabbi’dir; dört gün içinde Arz’a çakılı dağlar yerleştirmiş; orayı bereketlendirmiş ve onun gıdalarını istemeyi bilen herkes için eşit olarak takdir etmiştir).

[5] Ra’d 13/26 (اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ); İsra 17/30 (إِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ); Rum 30/37 (أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ); Sebe’ 34/36 (إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ), 39 (إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ); Zümer 39/52 (أَوَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ); Şûra 42/12 (يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ); Haşr 59/ (وَلَكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ).

[6] Murat Sülün, “Kur’an’da Kaderin Kavramsal Çerçevesi”, İnsan İradesi ve Kudret-i İlâhiye Bağlamında Kader Meselesi, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2011, s. 290-315.

[7] Meşîet; “Allah’ın bir şeye karşı bir dileği; istek ve arzusu olmaksızın onun varlık sahnesine çıkmasını sağlayan mekanizmayı oluşturması” anlamına gelirken, irâde o şeye yönelik bir rızayı; arzu ve isteği ifade etmektedir. (Ancak bu, kat’î bir ayrım değildir).

[8] Örn. “Biz onlara, [teklif ettikleri gibi] bizzat melek indirmiş olsak, ölüler kendileriyle konuşsa, hatta bütün varlıkları karşılarına getirsek bile, yine iman edecek değillerdir. Allah dilerse başka…” (En’âm 6/111).

[9] En’âm 6/111; A’raf 7/89; Yusuf 12/76; Kehf 18/23.

[10] Enbiya 21/23 (لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ).

[11] Bkz. Buhari, “Edeb” 101 (قال الله: يسب بنو آدم الدهر وأنا الدهر بيدي الليل والنهار); Müslim, Elfâz 4 (لا يقولن أحدكم يا خيبة الدهر فإن الله هو الدهر).

[12] Bu olgu, vahy ve kazā fiilleri ile ifade edilir [Bkz. Fussilet 41/12 (فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاءٍ أَمْرَهَا)]. Ayrıca bkz. (لا تبديل لكلمات الله) vb. âyetler.

[13] Bkz. Şems 91/7-8 (ilhâm).

[14] Bkz. A’raf 7/172 (kālûbelâ).

[15] Bkz. إلا ما شاء الله ifadeleri.

[16] Bkz. Ra’d 13/39 (يمحوا الله ما يشاء ويثبت).

[17] Mesnevî, II, 124, b. 1618-1632.

[18] ‘Saptırma’ ve ‘doğru yola getirme’ ile ilgili olarak bkz. En’âm 6/39; A’râf 7/155; Şûra 42/52. Ayrıca Âl-i İmran 3/26-27 de ‘genel meşîet’i Allah’a atfetmektedir.

[19] Bkz. Zuhruf 43/20-22 (“Müşrikler; ‘Rahman dileseydi biz bunlara kulluk etmezdik’ demekteler. Bu konuda (yani, O’nun neyi, nasıl dilediği hususunda) hiçbir bilgileri yok; sadece tahmin yürütüyorlar. Yoksa Biz kendilerine bundan önce bir kitap vermişiz de ona mı tutunuyorlar?! Yoo!.. Aksine, “Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; onların izinde elbette doğru yolda gitmekteyiz.” diyorlar).

[20] Bir başka örnek: أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ (Rum 30/32); أَوَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ (Zümer 39/52).