Sözlükte “nefsin kendisini korkulan şeylerden koruması” anlamına gelen takva, dinî bir ıstılah olarak “nefsin kendisinin leh ve aleyhinde olan şeylerin şuurunda olması ve buna göre davranması”[1] anlamında kullanılmaktadır.

Takvanın dinî literatürde yapılan bu tarifi esas alındığında üç unsurun ön plana çıktığı görülmektedir:

  1. Nefsin (kişinin) yaptığı her şeyi ölçüp biçmesi,
  2. Yapılan her şeyden hesaba çekileceğinin farkında olması,
  3. Davranışlarını bu bilinç doğrultusunda düzenlemesi.

Buna göre takva sadece bilinçten ibaret olmadığı gibi, sadece korunmaktan da ibaret değildir. Bilakis bilinçli olarak hesabı verilebilecek davranışları yapma, hesabı verilemeyecek olan davranışlardan da kaçınma olarak değerlendirilmektedir. Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında anahtar bir işleve sahip olan bu tabir, mümin bir kişiliğin oluşması, kalp ve kafa donanımının kemale ermesi için son derece önemlidir. Zira takvanın içine iman, amel, ahlak, tasavvur, ideal, hassasiyet gibi dindarlıkla (tedeyyün) alakalı tüm unsurlar girmektedir. Buna göre bir müminin imandaki mertebesi takvadaki mertebesi ile doğrudan alakalıdır. Kur’an’da açıkça belirtildiği gibi takva farklı mertebelerde olabilmektedir.[2] Müminin Allah’ın bir kulu olarak O’na yaraşır bir şekilde takvayı edinmesi talep edilmektedir.

Takva, özünde insanın iç âlemiyle alakalı olmakla beraber neticeleri itibariyle sosyal yaşantısını da etkiler ve burada kendisini gösterir. Takvanın sosyal hayata yansıması, onu dönüştürmesi, sosyal bir duyarlılık meydana getirerek erdemli bir toplumun meydana gelmesine katkı sağlamasını “sosyal takva” olarak ifade etmemiz mümkündür. Bireyin iç âleminde gerçekleştireceği takva merkezli değişim, onun ahlak, eylem, ideal, tasavvur ve hayallerini dönüştürerek kemale erdireceği gibi bu hassasiyetin neticesi olarak toplumda etkin bir vaziyet alması da toplumu dönüştürerek kemale erdirecektir. Takvanın sosyal hayatta kendini göstererek toplumun dönüşümüne katkı sağladığı en önemli ilke merhamettir. Dolayısıyla merhamet ile özelde sosyal takva ve genel olarak da takva arasında yakın bir münasebet bulunmaktadır. Bu makalede takvanın bir yansıması olarak sosyal takva ve onun en bariz göstergesi olan merhamet üzerinde durmaya çalışılacaktır.

Merhamet tabiri acıma, koruma, sevme, yardım etme gibi duyguları ifade eder. İnsanı başkalarına iyilik ve yardım etmeye yönlendiren acıma ve sevme duygusudur. Buna göre merhamet insanın tüm yaratılmışlara sevgi ile yaklaşma, onları kötülüklerden koruma ve kurtarma, zor durumlarında yardım etme, bağışta bulunma, affetme gibi iyi huy ve davranışlarının başlıca nedenidir. Merhamette salt acıma değil, aynı zamanda sevgi de esastır. Merhametin kaynağı hiç şüphesiz “rahman”, “rahim” olan Allah’tır. Yaratmış olduğu bütün mahlûkata karşı temel ilke olarak merhameti seçen Allah, her türlü tasarruflarını bu ilke doğrultusunda icra etmektedir. Kendisi kullarıyla ilişkisini bu prensip üzere kurduğu gibi kullarının da kendi aralarındaki ilişkilerde bunu esas almalarını ön görmektedir. Bu durum dikkate alındığında var olma (vücûd) ve varlığı sürdürmenin merhamete bağlı olduğu anlaşılacaktır. Merhametin üzerinde durduğu temeli belirlemek amacıyla; Allah’ın merhameti, Allah’ın gönderdiği dinin temsilcisi olarak Hz. Peygamber’in merhameti ve bu dinin toplumsal yansıması olarak müminlerin kendi aralarındaki merhameti olmak üzere üç mertebede değerlendirmek mümkündür.

Kur’an Allah’ın “rahmetinin her şeyi kuşattığını” (el-A’raf, 7/156), “O’nun merhametlilerin en merhametlisi olduğunu” (el-A’raf, 7/151) ve “O’nun merhamet edenlerin en hayırlısı olduğunu” (el-Mü’min, 23/109) ifade etmektedir. Yüce Allah bu vasfıyla bütün canlıları besleyip büyütmekte, ödüllendirmekte, nimetler bağışlamakta, suçları affederek tövbeleri kabul etmekte, peygamberleri aracılığı ile insanlara doğru yolu göstermektedir. Hz. Peygamber’in (s) gönderilmesi ve onun aracılığıyla bütün insanlara Kur’an’ın indirilmesi de Allah’ın merhametinin bir sonucudur. Kur’an’ın her bir suresinin başında bulunan besmelenin “Rahman, rahim olan Allah’ın adıyla” mealindeki ifade şeklinde seçilmiş olması tesadüfî değildir. Allah’ın birçok güzel ismi olmasına rağmen bu iki ismin seçilmiş olması, okuyucuların dikkatini Allah’ın rahmetine çekme maksadına matuf olmalıdır. Hz. Peygamber’in “Allah merhametini yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını kendi yanında tuttu, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu hayvan, bir tarafını incitir endişesiyle ayağını yavrusundan sakınır (Buhari, Edeb, 19, Müslim, Tevbe, 17)” hadisi kulların Allah’ın merhametine ahirette daha çok muhatap olacaklarını ifade etmektedir.

Allah’ın insanlara yol gösterip rehberlik etmesi için “bir rahmet olarak gönderdiği (el-Enbiya, 21/107)” Hz. Peygamber’in gerek arkadaşlarıyla gerek diğer insanlar, hatta diğer canlılarla ilişkilerinde merhameti esas aldığı görülmektedir. Bu özellik Allah’ın kullarına olan rahmetinin bir neticesi olarak görevlendirilen diğer peygamberler için de geçerlidir. Kur’an, “Allah’ın rahmeti sayesinde insanlara yumuşak davrandığını (Âl-i İmrân, 3/159) belirterek Hz. Peygamber’in başta yakın arkadaşları olmak üzere çevresinde bulunan insanlara olan merhametini  “Ey mü’minler! And olsun ki, içinizden size sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, mü’minlere şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir” (et-Tevbe, 9/128) şeklinde ifade etmektedir.

Hz. Peygamber’in yaşayarak gösterdiği ve ümmeti için öngördüğü merhamet tüm yaratıkları içine alacak kadar geniş kapsamlıdır. Bu kapsama çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yetimler, kimsesizler, hastalar ve yoksullar başta olmak üzere tüm insanlar girerek merhamet ikliminde kendilerine yer bulmuşlardır. Düşmanlarına karşı bile son derece hayırhah olan Hz. Peygamber, hayvanlara karşı da aynı hassasiyeti göstermiş, yüzüne damga vurulmuş bir merkebi görünce “Bu hayvanı dağlayana Allah lanet etsin” (Müslim, Libas, 107) buyurarak âdeti olmadığı halde lanet etmiştir. Aynı şekilde “kötü yola düşmüş bir kadının susuzluktan ölmek üzere bulunan bir köpeğe su verdiği için Allah tarafından bağışlandığını” (Buhâri, Şürb, 9; Edeb, 27; Müslim, Selam, 153, Cihad, 44)  buyurmuştur. Başka bir hadisinde ise “kedisini açlıktan ölmeye mahkûm eden merhametsiz bir kadının, bu davranışı, nedeniyle cehenneme girmeyi hak ettiğini” (Buhari, Edeb, 18, 27; Müslim, Fezail, 65) belirterek merhametin insanlarla sınırlı olmadığını dile getirmiştir. Ayrıca onun “hayvanlara iyi bakılıp beslenmesi” (Ebu Davud, İsti’zan, 39), “zevk için dövüştürülmemesi” (Ebu Davud, Cihad, 51; Tirmizi, Cihad, 30), “hayvanların nişan atılan hedefler yerine konulmaması” (Müslim, Sayd, 59), “hayvanların zevk için öldürülmemesi” (Nesai, Dahaya, 42) yolundaki emirleri de bu konuda ön gördüğü bakış açısı hakkında yeterince fikir vermektedir.

Hz. Peygamber’in diğer canlılar ve iman etmeseler bile bütün insanları kuşatan merhameti, ashabı (ümmeti) söz konusu olduğunda daha çok ön plana çıkmaktadır. Yüce Allah onun ümmetine olan merhametini “Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz onun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir” (et-Tevbe 9/128) ifadesiyle bildirmiştir. Gerçekten de her alanda alabildiğine müsamahakâr ve merhametli olan Hz. Peygamber, bu sayede ashabını dönüştürmüş, farklı sosyal sınıflara mensup olan insanları aynı ortamda buluşturarak kardeş olmalarını başarılı bir şekilde sağlayabilmiştir. Aslında İslam dininin ön gördüğü kardeşlik müessesesi bir bütün olarak merhametin, dolayısıyla sosyal takvanın bir neticesidir. Siyer kaynaklarında detaylarıyla ifade edildiği gibi Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra yaptığı ilk icraat Mescidi’n-Nebi’yi inşa etmek olmuştur. Böylelikle ibadet başta olmak üzere hayatın birçok alanında paylaşma ve kaynaşmanın meydana geleceği bir ortamın hazırlanmasına öncelik verilmiştir. Yaptığı ikinci icraat ise muhacirlerle ensâr arasında “muâhat; kardeşlik” anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile mallarını mülklerini, hatta eş ve çocuklarını Mekke’de bırakarak bir başına Medine’ye hicret eden muhacirlerden bir kişi Medine’den bir Müslüman ile kardeş ilan edilerek onun sıkıntılarına ortak olması sağlanmıştır. Tarihin başka hiçbir döneminde görülmeyen bu uygulama; şartlar gereği meydana gelmesi muhtemel büyük bir sınıf çatışmasını engellemiş, bütün Müslümanların kardeşçe yaşamalarını sağlamıştır. Başta ülkemiz olmak üzere Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda meydana gelen sosyal çatışmaların temelinde birbirinden habersiz yaşayan sınıfların bulunması yatmaktadır. Hz. Peygamber ensar ile muhacirler arasında akdettiği bu anlaşma ile Medine’de varoşların meydana gelmesini önlemiş, gettolaşmalara açılacak bütün kapıları kapatmıştır. Toplumsal entegrasyon sağlanmış, Mekke’den gelen muhacirler Medine çarşılarında ensar kardeşleriyle aynı şartlarda ticaret yapabilmiş, bağ ve hurmalıklarda tarım yapabilmiş ve hiçbir sıkıntı ile karşılaşmamıştır. Bu sayede onların Medine’de toplumsal uyumu kolayca sağlanmış, muhacirlerin bir araya gelerek kendi kaderleriyle baş başa kalmaları ve böylece burukluk yaşamaları engellenmiştir. Kur’an’da ensârın bu kardeşlik akdini ne kadar içselleştirdiği şu mealadeki ifadelerle anlatılmaktadır: “Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (el-Haşr 59/9).

Başta Kur’an-ı Kerîm olmak üzere kaynaklarımıza bakıldığında merhametin mü’minlerin en temel özelliği olarak sunulduğu görülmektedir. Kur’an’da müminlerin özellikleri sayılırken “onların birbirlerine karşı merhametli oldukları belirtilmektedir.” (el-Fetih 48/29). Sadece merhametli olmanın değil, merhametli olmayı tavsiye etmenin kurtuluş için şart olduğu “Sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametli olmayı tavsiye edenlerden olmaktır” (el-Beled 90/17) şeklinde ifade edilmektedir. Hz. Peygamber ise bizzat kendisi merhameti yaşayarak örnek olduğu gibi aynı zamanda birçok defa sözlü beyanlarıyla da ümmetinin dikkatlerini bu noktaya çekmiştir.  “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” (Buhari, Edeb, 18) mealindeki hadisi merhametsizliğin Allah’ın merhametine engel olacağına işaret etmektedir. Bu hususu başka bir hadisinde “İnsanlara merhamet etmeyen kimseye Allah da merhamet etmez” (Müslim, Fezail, 66) buyurarak ifade etmektedir. Aynı şekilde “Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de (Allah ve melekleri) size merhamet etsin” (Ebu Davud, Edeb, 58; Tirmizi, Birr, 16) hadisi de bu vurguyu yapmaktadır.

Merhametli olmanın önündeki en büyük engel enâniyet (benlik) duygusudur. Başka insanlarla bütünleşmenin, onlarla her türlü paylaşım sürecine girmenin olmazsa olmaz şartı, onlarla aynı değerlere sahip olma ve kendi benliğinden sıyrılma bilincidir. Bu bilinç beraberinde mütevazı olmayı, alçak gönüllülüğü getirir. Tevazu sahibi olmayan bir insan gerçek anlamda merhametli de olamaz. Böylesi bir insan her türlü tasarruflarında kendisini merkeze alır, yalnızca kendisini düşünür. Kendisinin çıkarları, nefsinin arzu ve istekleri herkesten daha önce gelir. Başkalarının ihtiyaçları, eksiklikleri onu hiç ilgilendirmez. En önemli şahıs kendisidir, kendi dışındaki kimselerin hiçbir önem ve değeri yoktur. Bu duygulara sahip olan birisi başka kimselere karşı şefkat ve merhamet hislerini beslemez. Zira merhamet ile bencillik, kibir, kendini beğenmişlik bir arada barınamaz.

Yüce Allah “Mü’minlere (şefkat) kanatlarını ger” (el-Hicr 15/88) mealindeki ayetle müminlere karşı merhametli olmaya davet etmiştir. Burada merhamet “şefkat kanatlarını germek” olarak tanımlanmıştır. Böylelikle merhametin sadece belirli olaylar karşısında değil, hayatın her anını kapsayan bir ahlak modeli olarak yaşanması gerektiğine işaret edilmektedir. Bununla bağlantılı olarak önemli bir konunun daha üzerinde durmak gerekir. Şu var ki, İslâm dininin öngördüğü merhamet pasif, kayıtsız ve sadece acımadan ibaret bir merhamet değildir. Aksine muhatabını dönüştüren, onu terbiye eden, eğiten, yanlışlarını düzeltmesine katlı sağlayan bir merhamettir. Söz gelimi çocuğuna olan merhametinden dolayı onu sabah namazına kaldırmayan bir ebeveynin tavrı Kur’ani bakış açısıyla merhamet olarak değerlendirilemez. Çocuğun kişilik sahibi olması, iyi bir insan olması, dünyası ahireti için faydalı işler yapması için gerektiğinde geçici bir takım sıkıntıları göğüslemesi konusunda onu yönlendirmek, bilinç sahibi kılmak merhamettir.

Sonuç olarak takva müminin düşünce, amel ve ahlak alanında sahip olması gereken bir bilinç düzeyine işaret etmektedir. Bu bilinç sahibini dönüştüren, değiştiren, an be an kemale erdiren, onu yanlış şeyler yapmaktan alıkoyan aktif bir bilinçtir. Şüphesiz müminin takvası sadece onun kişisel hayatında doğru şeyler düşünmek ve yapmakla sınırlı değildir. Takvasının gereği olarak içerisinde yaşadığı toplum karşı da bir takım sorumlulukları yerine getirmesi gerekir ki buna “sosyal takva” denilmesi mümkündür. Sosyal takvanın kişide yer etmesi ve çevresini etkileyerek yaşanması için kişinin özünde merhametli olması, her türlü tasarrufunda bunu esas alması gerekmektedir. Bu tavır aynı zamanda her zaman kendisine muhtaç olduğumuz, an be an bize inayette bulunarak varlığımızı devam ettirmemizi sağlayan rabbimizin merhametinin de garantisidir. Zira Yüce Allah “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine merhamet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir” (et-Tevbe 9/71) buyurmaktadır.

Mahmut ÇINAR

[1] Geniş bilgi için bk. Muhammed Ali Tehânevî, ”et-Takvâ”, Mevsûatu ıstılâhâti ve’l-fünûn (nşr. Refik el-Acem vdğr.), Beyrut 1996, II, 501.

[2] Örnek olarak bk. “Ey iman edenler! Allah’a karşı nasıl ittika etmek (sakınmak, duyarlı olmak) gerekiyorsa öylece ittika edin (sakınıp duyarlı olun) ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün (Âl-i İmrân 3/102).”