Tarih boyunca İslam’da araştırma konusu edilen mezhepler, mezheplerarası düşünce farklılıkları ve mezheplerarası yakınlaşma, İslam âlimlerinin dikkat merkezinde olmuştur. Bu beynelmilel problemin İslam düşüncesinde ortaya atılışı, uzun asırlardan bu yana Müslüman filozof ve düşünce adamlarının eserlerine yansımış ve bugüne kadar bahsi geçen konuya dair çok sayıda araştırma yapılmıştır. Yapılan araştırmalarda bu problemin felsefi, teolojik, sosyo-psikolojik ve sosyo-politik mahiyetine temas edilmiş, konuyla ilgili olarak Müslüman fırkalar arasında var olan görüşler ortaya konmakla birlikte birtakım düşünceler de serdedilmiştir.

Cemalettin Esedebadi Afgani (1254-1314/1838-1897), Şeyh Muhammed Abduh (1265-1323/1849-1905), Seyyid Hüseyin Tabatabai Burucerdi (h. 1380), Seyyid Şerefuddin Amuli (h.1381, Livanlı), Şeyh Muhammed Taki el-Kummi (h. 1413), Şeyh Mustafa Abdurrazık, Şeyh Muhammed Hüseyin Kaşifu’l-Ğıta, Şeyh Abdulmecid Selim, Şeyh Mahmut Şeltut, Seyyid Abdulhüseyin Şerefuddin Musevi gibi tarihi şahsiyetlerin her biri, Müslümanların karşılaştığı problemlerle yakından ilgilenmiş ve bu problemlerin çözümü konusunda fiili çabalar harcamışlardır.

Çağdaş âlimlerden bu alanda ciddi çabalar harcayan ve tecrübî yollara dayanan, aynı zamanda fikir sahibi olarak görülenler de vardır ki, bu kimseler İslam dünyasında, uluslararası arenada, İslam birliği ve mezheplerarası ilişkilerin yakınlaşması doğrultusunda bazı adımlar atmaktadırlar. Bunlar arasında, Tahran’daki “Mezheplerin Yakınlaştırılması Merkezi”nin eski sekreteri Muhammed Vaizzade Horasani (Meşhet âlimi), bu merkezin mevcut genel sekreteri Muhammed Ali Tashiri, Mısır’daki “Mezheplerin Yakınlaştırılması Merkezi”nin genel sekreteri Mahmut Abdulğani Aşur, Mısır müftüsü Ali Cuma, Ezher Üniversitesi Şeyhi Muhammed Seyyid Tantavi, Katar’da yaşayan Mısırlı âlim Dr. Yusuf Karadavi, Suriyeli âlim Ramazan el-Buti ve Vehbe Zuhayli, Türkiyeli âlim Mustafa İslamoğlu, Amerikalı din bilgini âlim Muhammed Asi gibi âlimler mevcuttur.

İslam, hem düşünce hem de eylem alanında Müslümanlar arasında birliği yaşatmaya çalışıyor. Günümüzde Müslümanlar, mezhepleriyle sınırlı kalmadan daha fazla akli bakış ve şeraite dayanan, beşeriyetin gelişimi namına kendi tefekkür ve medeniyet düzleminde var olan problemlerin rasyonel çözüm yollarını arayıp bulma işinde karşılıklı işbirliğine ihtiyaç duymaktadırlar.

Günümüzün küreselleşen dünyasında Batı’nın tek kutuplu modernizm anlayışının saldırı dalgası karşısında Müslüman milletlerinin düşünce birliğinin korunması ve asıl İslam düşüncelerinin ortaya çıkarılması zarureti öncekinden daha fazla hissedilmektedir. Bu amaca ulaşmak için birlikte çabalara, ortak düşünceye, barışsever anlaşma ve faaliyete, akide ve düşünceleri ihtilafa neden olan mezhebi ayrıntılar çerçevesinden kurtarmaya, fırka ve kabile taassubuna dayanan tek yönlü bakışlardan çekinmeye daha çok ihtiyaç vardır. Bu yolun alternatifi yoktur.

Mezheplerarası ilişkilerin yakınlaştırılmasında çağrı, tevhit ve vahdete, barış ve güvenliğe, karşılıklı anlayışa ve anlaşmaya yapılmaktadır. Bu davetin yolu ve mekanizması, hikmetle, öğüt ve nasihatle, düşünce teatisi yapmakla gerçekleştirilir. Burada onların kendi mezheplerinden imtina etmeleri, tek bir mezhepte birleşmeleri veya mezhepsizliğe düşmeleri kastedilmemektedir. Mezhepler, İslam kültürünü, tarihini ve mirasını yansıtan, sosyal ve dini yapıyı şekillendiren okullardır. Bu okulların ortadan kalkmasına çalışmak, en azından bunlara karşı yapılacak adaletsizliktir. Hatta böyle bir adım, yeni bir mezhebin ortaya çıkması, ihtilaf dairesinin daha da genişlemesi, vahdetin bozulması ile neticelenebilir.

Burada mezheplerin ana çizgilerini birleştiren ve Müslümanların dikkatli olmasını gerektiren bazı hususlara temas etmek isterdik.

  1. Müslümanlar ırkından, cinsinden, derisinin renginden ve mezhebinden bağımsız olarak, tek bir İslam ümmetini oluştururlar. İslam’ın temel rükünlerinden biri olan vahdet prensibi en önemli meselelerdendir. Allah (c) şöyle buyuruyor:

“Ve topluca Allah’ın ipine (dinine, Kur’an’a) yapışın, ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaştırdı. O’nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten olan bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz” (Âl-i İmran, 3/103).

  1. Müslümanların izzet ve refahı onların birliğindedir. İslam’ın sedası yalnız Müslümanların birleşmesiyle yayılabilir. Müslümanlar arasındaki çekişme, karşılıklı anlaşmazlıklar kendilerini zayıflatıp sarsar, güçten düşmelerine neden olur. Allah (c) şöyle buyuruyor:

“Allah’a ve Elçi’sine itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, yoksa korkuya kapılırsınız, devletiniz gider. Sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir” (Enfal, 8/46).

  1. Müslümanlar mezhebe bağlı olmayarak Allah’ı tasdik ediyor, Hz. Muhammed’e (s) ve ondan önceki peygamberlere aralarında ayrım yapmadan inanıyor; âhirete, cennet ve cehenneme inanıyor; namaz, oruç, zekât, hac, cihat vs. gibi Allah’ın ve Rasulü’nün (s) buyurduğu emirleri ve yasakları kabul ediyorlar. Kitabı ve kıblesi bir olan Müslümanlar kardeştirler, eşit haklara sahiptirler. İslam insanları tabakalara bölmüyor, beyazı siyahtan, Arap’ı Acem’den üstün kabul etmiyor, üstünlük ölçüsünü yalnızca takva olarak belirliyor.
  2. Akide ve şeriat meselelerinde ittifak edilen temel prensipler üzerinde birleşmeye daha fazla önem vermekle, İslam ruhunu, kardeşliğini ve eşitliği yaşatmak mümkündür. Bununla birlikte İslam sınırlarının dışına çıkmayan mezhepleri saygıyla anmak, karşılıklı bilinçlenme ve anlaşmayı ihya etmek gerekir. Şeriat meselelerindeki düşünce ayrılıklarına gelince, bu, İslam’ın temel rükünlerine, kat’i ve açık delillere dayanarak ortaya çıkan hükümlerine ters düşmemelidir.
  3. İman ve küfür meselelerinin izahlı şekilde tahlili, onun ölçülerinin belirlenmesi de son derece önemlidir. Şöyle ki, iman ve küfrü birbirinden doğru bir şekilde ayıramayanlar, Müslüman kardeşlerini kâfir görmekte, bununla da İslam birliğini bozmaktadırlar. Kıble ehlinin küfür, şirk, fısk veya bid’atle itham edilmesi kabul edilemez bir anlayıştır. Cahillerin ve avamın şirki andıran bazı amelleri mezheplerinin suçu değildir. Çünkü İslam âlimleri topyekûn şirke karşı çıkmış, şirki en büyük ve affedilmez günah olarak kabul etmişlerdir.
  4. Mezheplerarası düşünce farklılıkları ise mezhep âlimleri tarafından söz konusu mezhebin usul ve kaideleri çerçevesinde açıklanmalıdır. Temelsiz şayialara, dedikodulara, kasıt ve taassuptan doğan cehalet ve yalanlara uyulmamalıdır. Mezhep takipçilerinin yaptığı hata ve yanlışlar, mezhep âlimlerinin söyledikleri değildir. Bazen benzer durumlar bilgisizlik ve cehaletten meydana gelebilmektedir.
  5. İhtilaflı meselelerin, ittifak edilen meseleler seviyesine yükseltilmesi, bazen ihtilafların ittifaklardan daha fazla olması ile sonuçlanır. Bunun için ilk önce mezhepleri birleştiren değerler üzerinde durmak, ihtilaflı meseleleri ise zamanı geldiğinde tartışmak gerekir. Tartışılması, anlaşılması zor durumlarda ise karşı tarafın birbirlerini mazur görmesi daha doğru adımdır.
  6. Dinin asıllarına halel getirmeyen ve içtihadın nüfuz edebileceği meselelerin, mezheplerin yakınlaştırılması kontekstinde bilimsel araştırmalar çerçevesinde tahlil edilmesi daha uygundur. İçtihat meseleleri adaletli bir şekilde araştırılırsa, o zaman bu karşılıklı bilinçlenmeye ve fikir teatisinin gelişmesine neden olur. Taassup ve kasıt olmazsa, her bir mezhep diğer mezheple, onun tatmin olabileceği meselede aynı düşüncede buluşabilir.
  7. İslam’a olduğu gibi davet etmek asıl amaç olmalıdır. Şüphesiz herhangi bir mezhebin tebliği, söz konusu mezhebin menfaati içindir. Fakat İslam’ın menfaatinin mezhebin menfaatinin fevkinde olduğu unutulmamalıdır.
  8. İslam temel ölçüt olarak millî, ırkî ve bölgesel değerlere veya herhangi bir mezhebe değil, Allah’a iman ve takva değerine üstünlük vermektedir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız (günahlardan) en çok korunanızdır. Allah bilendir, haber alandır” (Hucurat, 49/13)

Mezhepler ve mezheplerarası yakınlaşma ile ilgili yukarıda kaydedilen önemli bilgileri takdim ettikten sonra hangi fırkanın kurtulacağı meselesini açıklamak çalışmamızın temel konusudur.

Kaynaklarda farklı varyantlarla nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber, “Yahudiler yetmiş bir fırkaya, Hıristiyanlar ise yetmiş iki fırkaya bölünmüşlerdir. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Yetmiş ikisi cehennemde biri cennettedir, buyurmuştur.”[1]

Görüldüğü gibi hadiste kurtuluşa eren fırka derken, net olarak herhangi bir fırkaya işaret edilmemektedir. Tam tersi, bu fırkanın sıfatları ve özellikleri açıklanmaktadır ki, her bir fırka bundan netice çıkarmakla gelişim ve terakkisinde doğru mecraya yönelmeye can atsın.

Klasik ve çağdaş dönemde İslam âlimleri, bu hadisle ilgili fikir birliği içerisinde olmamışlardır.

Doğrudur, bazı Ehl-i Sünnet ve Şia hadisçileri eserlerinde bu hadisi nakletmişlerdir. Örneğin Sünni âlimlerden Ebu Davud, İbn Mace, Tirmizi, Şii âlimlerden Şeyh Saduk (120, 2/584) ve Allame Meclisi (123, 28/2, 36) bu hadisi nakletmişlerdir.

Buna rağmen “Kurtuluşa eren fırka hadisi” bazı yönlerden eleştirilmektedir.

İlk olarak şunu belirtelim ki, bu hadis İslam ümmetinin kaderi ile ilgili olmasına rağmen, Buhari ve Müslim tarafından nakledilmemiştir. Diğer bir takım hadis kitaplarında nakledilse de Buhari ve Müslim’in hadis kriterlerine uygun değildir. Buhari ve Müslim tüm sahih hadisleri kitaplarında toplamamışlardır, şeklinde itiraz edilebilir. Kanaatimizce Buhari ile Müslim en önemli konularda özellikle İslam ümmetinin kaderi ile ilgili bu gibi meselelerde en azından bir hadis nakletmişlerdir.

Ayrıca bazı İslam âlimleri, bu hadisin senedinin asla doğru olmadığını vurgulamışlardır.

Ünlü âlim İbn Vezir, bu hadisi eleştirmiş ve özellikle “bir fırkanın dışında kalanlar Cehennem’de helak olacaklardır” şeklindeki ilaveyi hiçbir şekilde kabul etmemiştir. O, bu hadisin İslam ümmetinin parçalanmasına, Müslümanların bir birini kâfir saymasına ve dalalette görmesine neden olduğunu vurgulamaktadır.[2]

İbn Hazm ise bu hadisi uydurma kabul etmektedir. Ona göre hadis ne merfudur, ne de mevkuf.[3]

Öte yandan klasik dönemde bu hadisin birkaç yolla nakledildiğinin dikkate alarak kabul edenler de bulunmuştur. Örneğin Hafız İbn Hacer ve Şeyhulislam İbm Teymiyye bu hadisin Sahih veya Hasen olduğu görüşündedirler.

Çağdaş âlimlerden Muhammed Abduh ise şöyle diyor:

“Yetmiş üç fırkadan hangisinin kurtulacağı şimdiye kadar belli değildir. Her bir fırka kendisini Kuran’a ve Peygamber(s)’in Sünnetine uyduğunu iddia etmektedir.” Daha sonra Şeyh Abduh şunları kaydetmektedir:

Beni sevindiren bu hadisin diğer bir varyantıdır: “Yetmiş iki fırka Cennet’te, biri ise Cehennem’dedir.[4]

Dr. Yusuf el-Karadavi düşüncesini şöyle açıklamaktadır:

“Kanaatimce bir hadisin çok sayıda kanallarla nakledilmesi ve bu açıdan kuvvetli sayılması hiçbir şekilde kabul edilmemektedir. Nice hadisler vardır ki, senetleri çok yönlü olsa da, hadis âlimleri bunları zayıf kabul etmişlerdir. Bu tür hadisler o zaman kabul edilir ki, anlam olarak bunları zıddına ayet ve hadis bulunmasın. İslam ümmetinin yetmiş üç fırkaya bölünmesindeki zıtlıklar ise şundan ibarettir ki, Yahudiler yetmiş bir, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya bölündüğü halde, ümmetler içerisinde seçilmiş ümmet olan İslam ümmeti daha fazla fırkaya ayrılmıştır. Bu, hadisin kabul edilmemesinin bir sebebi. Diğer sebebi ise İslam ümmetinin bir fırkası dışında kalanların Cehennemde helaki meselesidir. Bu mesele ise her bir fırkanın yalnız kendisinin kurtulacağı ve diğerlerinin Cehennemlik iddiasına neden olmaktadır. Bu işin kendisi bile ümmetin parçalanması, fırkaların bir birini kınaması, sonuç itibariyle düşmanın galibiyeti anlamına gelmektedir.”[5]

Öte yandan çok sayıda âyet ve hadis vardır ki, Müslümanların muttaki olanlarını öne çıkarmakta, onların üstün yönlerinden ve faziletlerinden bahsetmekte, dünya ve âhiretteki konumlarına temas etmektedir. Kur’an’da buyrulmaktadır:

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o(kimsenin iyiliği)dir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan(köle ve esir)lere verdi; namaz kıldı, zekât verdi. Antlaşma yaptıkları zaman antlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah’ın azabından) korunanlar da onlardır” (Bakara, 2/177).

Az önce de kaydettiğimiz gibi Hucurat Sûresi’nin 13. âyetinde Yüce Rabb’imiz kendi katında en üstün olanın en çok korunan kimse olduğunu beyan buyurmuştur.

Emiru’l-Muminîn Ali (ra) buyuruyor:

“Takva, Allah’tan (azabından) korkmak, indirdiği şeriata göre amel etmek, (onun için ayrılan rızkla) yetinmek, âhiret için hazırlanmaktır.”[6]

Bazıları da takvayı şöyle tarif etmektedir:

“Takva öyle bir şeydir ki, insanlar senin amelinde ve kendilerine karşı münasebetinde hiçbir kusur görmesinler. Bundan sonraki aşama ise melekler amel defterine hiçbir günah yazmasınlar. Daha sonraki aşama ise Allah, senin kalbinden kendisinin dışında, rızasının dışında bir şey görmesin!”

Müslüman kimse takva (bilinçli bir şekilde Allah’a ibadet etmek) mertebesine yükselmişse, o kimsenin artık kurtulduğu söylenebilir. Takva sıfatının ve özelliğinin herhangi bir fırkaya has kılınmaması, Allah’ın lütfudur. Takva sıfatı, kazanılan ve uğrunda çaba harcanan bir mertebedir. Kur’an’da buyrulmaktadır:

“Ama Biz(im uğrumuz)da cihat edenleri Biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, iyilik edenlerle beraberdir” (Ankebut, 29/69).

Her bir Müslüman’ın bu mertebeye ulaşması onun boynunda haktır. Hatta Kur’an âyetleri ve hadisler bizzat Müslüman’dan takvalı olmayı talep ediyor:

“… inanıyorsanız Allah’tan korkun” (Maide, 5/57). O halde Müslüman’ın takvalı olması onun herhangi bir fırkadan olma şartını koşmamaktadır. Takvası olmayanın ise herhangi bir fırkadan olması hiçbir fayda vermemektedir Cennet ve cehennemin ölçütleri hidayet yoluna sarılmakla, Allah’ın ve O’nun Rasulü’nün (s) buyruklarını yerine yetirmekle, takvalı olmakla ölçülmektedir.

Burada dikkati çeken meselelerden biri de, Müslümanların hakka ve adalete tâbi olmalarıdır. Bazen bir grup Müslüman’ın “mezhebim şöyle diyor”, “mezhebim benim için hepsinden üstündür”, “ona muhalif olan mezhepler yanlıştır”, “ben hakikate değil, hakikat bana aittir” şeklinde sloganlar atması hiç de adaletli tutum ve takvanın nişanesi değildir. Allah (c), Nisa Sûresi’nin 135. âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Ey inananlar, kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenlerden olun.” (Nisa, 4/135). Bir başka âyette ise, “…söylediğiniz zaman da akrabanız da olsa adalete uyun ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun” (En’am, 6/152) buyrulmaktadır.

Hakikate tâbi olmak, adalete üstünlük vermek daha önemlidir. Duygulara kapılmak, sevdiğini üstün tutmak, mezhepçilik yapmak, kendi kusurlarına göz yummak, İslam dininin buyruklarına terstir.

Basra kadısı Ubeydullah b. el-Hasan el-Enbari, bazı meselelerle ilgili düşüncelerinde diğerlerinden ayrılıyordu. Bir gün muhaddis Abdurrahman b. Mehdi kendisiyle söz konusu meselelerde tartışarak onu ikna edebiliyor. el-Enbari şecaatle şu sözü söylüyor:

“Allah’a yemin olsun ki, hakta kuyruk olmağım, bâtılda kafa olmağımdan daha üstündür.”[7]

Mezheplerarası düşünce farklılıkları veya rey çeşitliliği, varlıklardaki gerçeklikle uzlaştığına göre, Müslümanlar bunu hakikat olarak kabul edebilirler. Çünkü rey çeşitliliği insanda yaratıldığı günden itibaren mevcuttur. İnsanı yaratan Allah kendisi ile ilgili şöyle buyuruyor:

“Ama ihtilaf edip durmaktadırlar. Yalnız Rabb’inin acıdıkları (bu ihtilafın dışında kalmışlardır). Zaten (Allah) onları bunun için yaratmıştır” (Hud, 11/118-119). Bu yüzden de mezhepler arasındaki rey/düşünce çeşitliliğini ortadan kaldırma konusunda düşünmek bize hiçbir fayda vermez. Aksine bizim yapacağımız iş, doğru bilgilendirme yoluyla mezheplerarası düşünce çeşitliliğini düşmanlığa ve ayrımcılığa sebep olmasının önünü kesmektir. Çünkü Müslümanlar mezhebine bağlı olmayarak Kelime-i Şehadet getirmektedirler. Bir kimse Kelime-i Şehadet’i söyleyip İslam’ı kendisi için din olarak kabul ediyorsa, onun kanı, malı, namusu dokunulmazdır ve o diğer Müslüman’ın kardeşi sayılır.

Son olarak bir kez daha vurgulamak isteriz ki, takvanın taleplerine riayet etmekle, çözümüne başka yollarla nail olamadığımız problemleri çözmemiz mümkündür. Takva öyle bir konumdur ki, herkesi kendisi ile meşgul etmekte, kardeşini kardeş olarak, düşmanını düşman olarak sahibine tanıttırmaktadır. Global problemleri ikinci derecelilerden, İslam’ın menfaatini mezhebin menfaatinden, mezhepliliği mezhepçilikten üstün tutmak, gerçekten takvanın taleplerindendir.

Emil RAHİMOV

Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Ziya Bünyadov Şarkiyat Enstitüsü doktora öğrencisi

 

[1] Ebu Davud Süleyman b. Eşas es-Sicistani, es-Sünen, (thk. Muhammed Muhyiddin Abdulhamid), Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi, 1998. Tirmizi Muhammed b. İsa es-Sevre, es-Sünen, Daru İhyaşi’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut, 2006; İbn Mace Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid el-Kazvini, es-Sünen, Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut h. 1395-1975.

[2]   يوسف القرضاوى: الصحوة الإسلامية بين الاختلاف المشروع و التفرق المذموم.ص-36 . دار الشروق. 1421 هـ 2001 (qaradawi.net).

[3] القاضي أبي بكر العربي.  حققه وعلق على حواشيه محب الدين الخطيب. العواصم و القواصم جـ1\186

[4] حمد رشيد بن علي رضا (المتوفى : 1354 هـ) . تفسير المنار. الطبعة الثانية – 1366 هـ – 1947 م. عدد الأجزاء : 12 جزءا. الناشر : الهيئة المصرية العامة للكتاب :8\221-222

[5]   يوسف القرضاوى: الصحوة الإسلامية بين الاختلاف المشروع و التفرق المذموم. ص-36. دار الشروق. 1421 هـ 2001  (qaradawi.net).

[6] http://www.islamlight.net/index.php?option=content&task=view&id=5991

 [7] يوسف القرضاوى. كيف نتعامل مع التراث و التمذهب و الاختلاف.  ص-165 . مكتبة وهبة. 1422هـ ـ2001م