Taassup, sözlükte; taraf olmak veya bir şeyi müdafaa etmek demektir. Terim olarak da bir tarafa olan meylinden dolayı delile rağmen hakkı kabul etmemektir.

Peygamber (s) müşrikleri İslam’a davet ettiğinde, onların körü körüne atalarının dinine sarıldıkları, hiç araştırma ve tartışmaya gitmeden kendi dinlerini üstün gördükleri için İslamiyeti kabul etmedikleri sonucuna varmıştır. Kur’an, bu tutuma “cahiliye

Rasulullah (s) müsamaha ile gönderildiğini buyurmuş,[2]  taassup ve asabiyete dayanan kavgaları, yan çıkma ve taraf tutmaları yasaklamış,[3] ancak kendi sünneti ile raşid halifelerinin sünnetine sımsıkı sarılmamızı öğütlemiştir.[4] İmam Evzai der ki; Ömer b. Abdulaziz şöyle bir genelge yazdı, “Allah’ın kitabı karşısında hiçbir kimsenin görüşü olamaz. İmamların reyleri sadece hakkında âyet inmeyen ve Rasulullah’tan (s) bir sünnet bulunmayan konularda geçerlidir. Rasulullah’ın (s) sünnetinin bulunduğu bir konuda hiç kimsenin görüşü olamaz.”[5]

İbni Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilir; Rasulullah (s) şöyle dedi, “falan da şöyle dedi demeniz yüzünden, azaba duçar olmaktan ya da yerin dibine geçirilmekten korkmuyor musunuz?”[6]

İmam Şafii hadis rivayet edince biri ona, “Ey imam, sen bu hadisle amel eder misin?” deyince imam, “sahih bir hadisi görüp ondan yüz çevirdiğimi görürseniz hemen benim deli olduğuma şahitlik edin” derdi.[7]

İmam Ebu Hanife’nin şu sözü de manidardır, “Delilimi bilmeyen bir kimsenin benim sözüme dayanarak fetva vermesi doğru olmaz.”[8] O, bir fetva verdiğinde şöyle derdi, “… Bu bizim ulaşabildiğimiz en güzel sonuçtur. Kim bundan daha güzel bir sonuca ulaşırsa, elbette ki ona uymak daha isabetli olacaktır.”[9]

İbni Abbas’tan Ata Mücahid ve İmam Malik’ten gelen rivayetlere göre, “Peygamber’den (s) başka herkesin sözü alınabilir de, terk edilebilir de…”[10] demişlerdir.

Halife Ebu Cafer Mansur, İmam Malik’ten; İbni Abbas’ın yumuşaklığından ve müsamahalarından, İbni Ömer’in de katılığından kaçınılarak bir kitap yazmasını istedi. Bunun üzerine Malik, Muvatta’ı yazar.[11] Halife sahip olduğu nüfuzla, değişik memleketlerdeki Müslümanlardan bu kitapla amel etmelerini ve Muvatta adlı eserin çoğaltılıp, kanun olarak amel etmeleri için İmam Malik’ten izin istedi.[12] İmamın, Halifeye cevabı şu olmuştur, “Rasulullah’ın (s) sahabeleri İslam beldelerine dağılmıştır. Herkesin kendine ait ilmi mevcuttur. Şayet insanları tek bir görüşte toplanmaya zorlarsan fitneye sebep olursun.”[13]

İbn-i Hazm, Usuluddin adlı eserinde şöyle der, “Hiç kimsenin Ebu Hanife, Malik, Ahmed veya Şafii’nin bütün görüşlerini taklit etmesi caiz değildir. Yine herhangi bir kişinin, onlardan birine bağlanıp diğer bütün imamların görüşlerini reddetmesi ümmetin icmaına aykırıdır. Böyle yapan kimse, müminlerin yolundan başka bir yol tutmuş demektir.”[14]

Bu meyanda Usame b. Yusuf el-Belhi, Hanefi mezhebine mensup bir fakihti. Fakat bazı meselelerde mezhebine muhalefet ederdi. Rükûdan kalkarken ellerini kaldırması onu Hanefi olmaktan çıkarmamıştı.[15]

El Rezzaziye’de Hanefi mezhebinin ikinci imamı olan Ebu Yusuf ile ilgili şu olay anlatılır. O, Cuma günü hamamda yıkanır ve insanlara namaz kıldırır. Herkes dağıldıktan sonra, kendisine hamamın su deposunda ölmüş bir fare bulunduğunu söylerler. Bunun üzerine İmam, “Şu halde biz de Medineli kardeşlerimizin görüşünü alırız. Su iki kule miktarına ulaştığında pislik tutmaz.” der.[16]

Bundan dolayı ihtilafın, aslında ümmet için bir rahatlık sebebi olduğu kanaatindeyiz. Bunu taassuba dönüştürmenin anlamı yoktur. Ömer bin Abdulaziz’in şu sözü pek açıklayıcıdır, “Rasulullah’ın (s) ashabı ihtilaf etmeselerdi üzülürdüm. Çünkü bir kişinin sözü insanlar için darlık ve sıkıntı getirir. Onlar kendilerine uyulan imamlardır. Onlardan herhangi birinin görüşünü almakta insanoğlu için genişlik vardır.”[17]

Onun için diyoruz ki, “Sahabe, tabiin ve onları takip eden nesiller arasında besmeleyi okuyan vardı; okumayan vardı. Onu açıktan okuyan vardı; içinden okuyan vardı. Sabah namazında kunut okuyan vardı; okumayan vardı. Kan aldırma, burun kanama ve kusma sebebiyle abdest alan vardı; bunlar sebebiyle abdest almayan vardı. Cinsel organına el değdirmekten, şehvetle kadına dokunmaktan dolayı abdest alan vardı; bunlar sebebiyle abdest almayan vardı. Ateşte pişmiş yemeği yemekten dolayı abdest alan vardı; almayan vardı. Deve eti yemeden dolayı abdest alan vardı; bu yüzden almayan vardı.[18]

Bütün bunlara rağmen müctehidler birbirlerinin arkasında namaz kılmaktan imtina etmemişlerdir ve bu onların değerine bir halel getirmemiştir; vakta ki mukallidler, devri başladı, herkes kendi mezhep imamının görüşünü din kabul etti. İşte o zaman ilimde donukluk başladı ve ilerleme kaydedilmedi. Bu taassup o kadar ilerledi ki bu yüzden mezhep taraftarları arasında şiddetli çarpışmalar oldu ve bu yara bir türlü kapanmadı.

Hâlbuki İslam hukukunun amacı donmak ya da dondurmak değil, hayata hem ayak uydurmak hem de yön vermektir. Bu da İslam hukukunun yeni ortaya çıkan ihtiyaçlara cevap verebilmesi, böylece yaşanılan hayatla paralel yürümesi ile mümkündür. İbnu’l-Kayyım el-Cevzi’nin dediği gibi, “Her zamanın bir geçerli hükmü vardır. İnsanlar kendi zamanlarına babalarından daha yakındır.”[19]

Bazı Mağrip şehirlerine Frenklerin, doğu memleketlerinde de Moğolların musallat kılınmasının sebeplerinden birisi de hem Sünni mezhepler arasındaki, hem de gayri Sünni mezhepler arasındaki şiddetli taassup, tefrika ve fitnedir. Zaman zaman meydana gelen çarpışmalarda binlerce Müslüman kanı akmış, şehirler harap olmuştur. Unutmamak gerekir ki, çoğu kez insanları ihtilaf çukuruna düşüren, onları birliktelik ve sevgiden uzaklaştıran faktörler arasında büyük dertlerden, güzel amellerden ve ileri hedeflerden uzak olmaları da yer alır. Ortak dert ve musibetlerin varlığı ve ortak düşman karşısında durma isteği kadar hiçbir şey, insanları bir araya toplayamaz. Şair Şevi ne güzel buyurmuştur, “Musibetler; musibetzedeleri bir araya getirir.”

Ortadoğu’daki İngiliz sömürü düzeninin kurucularından Gladstone der ki, “Bu Kur’an var olduğu sürece Avrupa katiyen doğuya hâkim olamayacaktır. Hatta hâkim olmak şöyle dursun; Avrupa kendisini emniyette hissetmeyecektir.” Kur’an’ın hükümlerinin yürürlükten kaldırılmasından daha büyük musibet olabilir mi? Tefrika ve taassuptan vazgeçip Allah’ın ipine sarılmanın zamanı gelmedi mi?

Mutaassıpların küçük meseleleri büyütmemeleri gerekir. Şu zamanda hep beraber vahdet yolunda adımlar atmamız lazım. Konfiçyus’un dediği gibi, “Karanlığı bırakın, kalkın Allah için bir mum yakın.” Yakınmanın hiç kimseye bir faydası yoktur. Taassup gelecek için en büyük tehlikedir. İhtilafları körüklemenin hiçbir yararı olmayacağı gibi, Müslümanların vahdeti için Mehdi’yi beklemenin de hiçbir faydası yoktur. Vahdet olacaksa bizzat bizlerin çabasıyla olacaktır. Problem, beklenen Mehdi değil, zaman zaman ortaya çıkan beklenmeyen Mehdilerdedir.

İdeoloji ve dünya görüşlerinin çarpıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Şafii mi haklı; Hanefi mi haklı veya bir başka mezhebin görüşleri mi haklı? Bu tür tartışmaların zamanı değil, zaman; insanlığın mevcut problemlerini İslam mı, bir başka dünya doktrini mi çözer? Bu ve benzeri konularda mezhepler değil, İslam ne diyor diye sormalıyız. Halen milyonlarca insan İslam’dan bihaberken namazda teşehhüde parmağı oynatılır mı, oynatılmaz mı? Rükûdan kalkıldığı zaman eller kaldırılır mı, kaldırılmaz mı? tartışmalarıyla zaman geçirilmez. Bunlar bilinmesin mi? Bilinsin, fakat bu tür konularda taassup edip zamanımızı heba etmemeliyiz.

Tarih, bize Endülüs’ü kaybetme nedenlerinin başında önemsiz ihtilaf ve tali meselelerle zaman öldürmeyi göstermektedir.

Şekip Arslan, Müslümanların Gerileme Sebepleri adlı eserinde, Müslümanların, mezhep taassubu ve gereksiz mezhep çatışmaları yüzünden geri kaldıklarını kaydeder.

Taassup; doğru ve hak olandan yüz çevirmek, hatada ısrar etmektir. Taassubun, selefi sevme, onları takdir etme, rahmetle anma ile ilmî ve ahlâkî miraslardan faydalanma ile herhangi bir alâkası yoktur. Taassup, İslam mezheplerinden yararlanmak veya herhangi birine ittiba etmek de değildir. Taassup, selefin yolunu hafife almak, onları aşmaya çalışmak ve onlar adına iftiralarda bulunmak da değildir. Taassupla hedeflenen; insanları hak ile değil de hakkı insanlarla değerlendirmek, delilden yüz çevirmektir. Yani İslam âlemini kasıp kavuran, dağıtan, cemaatleri birbirine düşüren hayırsız fitnedir. Taassup, Endülüs’ü (İspanya), Filistin’i ve Kudüs’ü kaybettiren fitnenin bir parçasıdır. Düşmanları bırakıp, ümmetin kamp ve fırkalara ayrılmasının diğer bir adıdır.
Taassup, mezhep ve görüşü uğruna İslam’ı feda etmektir, başka bir ifadeyle basit ihtilaflar için İslam’ı kurban etme cüretidir. İslam’ı meşrep veya fırkalardan ibaret bilmektir. Afganistan’daki Müslüman cemaatler arasında akan kanın bir tezahürüdür. Pakistan’daki ve diğer İslam ülkelerindeki Sünni-Şii çatışmasıdır. Tarihte mezhep mensupları arasında akıtılan kandır. Camilerde birden fazla mihrap ve minberin müsebbibidir. Mezhep farkından dolayı birbirine kız vermeyen, düşmanı unutup kamplara ayrılan din mensubu insanların sığındıkları bir felakettir.

Taassup, Emperyalist düşmanların, Müslümanlara karşı yürüttükleri siyasetin sigortasıdır. Taassup, İslam dininin iki ana kaynağı Kur’an ve sünneti anlamak için en büyük engeldir. Taassup, nefsî terbiye, kalbî hastalıkları yok etmek ve ahlâkî unsurları gaye edinerek ortaya çıkmış tasavvuf erbaplarını birbirine düşman edip kırdırmanın diğer adıdır. Taassup, siyasilerimizi birbirine düşürüp, Müslümanların fakirleşmesine sebep ve terakkisine engel olan unsurdur.
İslam düşmanları, bugün binlerce km. uzaktan gelip, Müslümanların yurdunu işgal edip, yer altı ve yer üstü zenginliklerine göz dikip sömürüyor ve Müslümanları öldürüp namuslarına cüret ediyorsa, Müslümanların buna karşılık birliği oluşturması şöyle dursun; onlara yardım etmek için çareler arıyorsa, Sünni ve Şii çatışmalarını kendi aralarında başlatıp vahdeti oluşturamıyorlarsa, söylenecek son söz, “Ey İslam ağıtçısı! Kalk da ona ağıt yak.” demektir.

Muhammed Zeki KURT

[1] Fetih, 48/26

[2] Tirmizi

[3] Müslim

[4] Tirmizi, Ebu Davud, İbn-i Mace

[5] Dehlevi, Huccetullahul Baliğa, 1/547

[6] Ahmed, Abdurrezzak, Dehlevi a.g.e., 1/547

[7] Ebu Nuaym, İbni Asakir, Elbani

[8] Dehlevi a.g.e., 1/569

[9] M.Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, s.81

[10] Dehlevi a.g.e., 1/548

[11] Kardavi, İslam Hukuku, s.100

[12] Dehlevi, a.g.e., 1/533

[13] Hasan el-Benna, Risaleler, s.58

[14] İbni Hazm, Usuluddin, s.80

[15] Elbani, Peygamberin Namaz Kılma Şekli, s.29

[16] Dehlevi a.g.e., 1/576

[17] Ebul Feth El-Bayununi, İhtilaftan Rahmete, s.15,16

[18] Dehlevi, a.g.e., 1/575

[19] Fehmi Huveydi, Aydınların Din Sapması, s.88