“Takvâ”, farklı açılardan pek çok tanımı olmakla birlikte, kısaca Allah’ın emir ve nehiylerine karşı sorumluluk bilincine denmekte; bu bilince sahip olan kimseler de “müttakî” diye isimlendirilmektedir. Bir kimse de bu sorumluluk bilincinin oluşması ve yerleşik bir hâl alabilmesi için, “haram”ları terk etmenin yanında “şüpheli” şeyleri de terketmek önem arzeder. Bu durum, Nu’mân İbni Beşîr kanalıyla rivayet edilen ve İslâm Dîni’nin özünü içerdiği söylenen beş hadisten birinde şöyle ifadesini bulmuştur:

“Helâller bellidir, haramlar bellidir. Bu ikisinin arasında, insanlardan pek çoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli hususlar vardır. Şüpheli hususlardan kaçınanlar, dînini korumuş olur. Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise gittikçe harama dalarlar. Tıpkı sürüsünü başkasına ait bir arazinin kenarında otlatan çoban gibi ki, onun her an bu araziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her hükümdârın girilmesi yasak bir arazisi vardır. Allah’ın girilmesi yasak olan arazisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, vücudun tamamı iyi olur. Şayet o bozuk olursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir” (Buhârî, Îman, 39; Müslim, Müsâkât 107).

Bu hadiste açıkça ifadesini bulduğu üzere, helâl mi haram mı olduğu ilk bakışta bilinemeyen şüpheli şeylerin terki ile kişinin dînini korunacağı ifade edilmiştir. Zira bir yanında haramlar diğer tarafında helâller bulunan şüpheli konular, kesin hatlarla birbirinden ayrılmadığı için bu şüpheli şeyler etrafında dolaşmak, kişiyi her an harama götürebilecektir. Bunun ise kalpteki takvâ duygusuna zarar vereceği âşikârdır. Zira şüpheli konulara yaklaşanlar, orasının hassas bölge olduğunu unutarak kesin çizgilerle yasaklanmış bölgelere kadar giderler ve sonunda kendilerini yasak konuların içinde bulurlar. Hâl böyle olunca da onlar iki açıdan perişan olur; müslümanlar arasındaki değerlerini kaybederek insanların diline düşüp rezil olurlar ve haysiyetlerini yitirirler. Diğer taraftan onlar Allah Teâlâ’yı da gücendirir ve O’nun rızâsını kaybederler.

Diğer taraftan hadisimizde Hz. Peygamber, helâl, haram ve şüpheli olan konuları kalbinin insana gösterebileceğini bu anlamda kalbin her türlü maddî-manevî kir ve hastalıklardan arınması gerektiğini hatırlatmaktadır. Yukarıdaki hadisimizle tam bir paralellik arzeden “Bir kulun gönlünün şüphelendiği bir işi bırakmadıkça gerçek takvâya ulaşamaz” (Buhîrî, Îman 1) hadisinin anlattığı da tastamam budur. Ayrıca “Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!” (Tirmizî, Kıyâmet 60) hadisinde ifade edildiği üzere, mü’min ve müttakî kalbin bu şüpheli konulara ışık tutacağı açıktır.

Şu halde yeterince âşikârdır ki, takvâ hayatını ve takvâlı kalp hassasiyetini koruyabilmek için, takvâyı bütün hücrelerinde hissedeerek hayatının her safhasında ortaya koyan ve “Sizin en müttakî olanınız benim” (Buhârî, Îman, 13) buyuran, “Allah’ım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim” duasını vird edinen, yolculuğa çıkanların istediği duaya zaman zaman, “azığın en hayırlısı takvâ azığıdır” âyetinden mülhem olarak “Allah sana takvâ azığı versin/nasip etsin” (Tirmizî, Deavât 45) buyuran Hz. Peygamber’in sünnetine ve nezih hayatına tabi olmak kaçınılmaz olacaktır. Onun hadisleri ve sünneti yakından incelendiğinde, üzere, takvâ sahibi olmanın ölçüsü, şüpheli şeylerden kaçınmak, hatta yapılmasında sakınca olmayan bazı şeylerden de kaçınmak şeklinde çok hassas tutulmuştur. Şu hadis buna işaret eder:

“Bir kul, günaha girerim endişesi ile, yapılması sakıncalı olmayan bazı şeylerden bile uzak durmadıkça, gerçek müttakîlerin derecesine ulaşamaz” (Tirmizî, Kıyâmet, 19).

Ayrıca insanın gönlünü tırmalayan ve başkalarının bilmesini arzu etmediği şey günah olarak tanıtıldığına (Müslim, Birr 14) göre, müttakî bir müslümanın, fiili bir tarafa, düşünce planında da kötülüklerden uzak durması gerektiği açıktır. Bunun anlamı, Abdullah b. Ömer’in deyişiyle, kişinin, kalbini huzursuz eden şeyleri terk etmedikçe gerçek anlamda takvâ makamına ulaşamaması hâlidir (Buhârî, Îman 1). Büyük mutasavvıflardan Hâris el-Muhasibî de, “takvânın bedendeki tezâhürünün Allah’ın emirlerine bağlanıp yasaklarından kaçınmak; gönüldeki tezâhürünün ise, Allah’ın farzları hususunda hesaba çekileceğini bilip, nâfile ibadetleri sırf Allah için ihlâsla yapmak” olduğunusöylemiştir.

Demek ki Allah’a karşı takvâlı olabilmek için, acaba bunu yapsam mı yapmasam mı diye inasnı tereddüde düşüren ve kalbini rahatsız eden bazı davranışlardan uzak durmak gerekir. Bu titizliği gösterebilenler gerçek müttakîler, böyle bir hassasiyeti olmayanlar ise takvâya asla erişemeyenlerdir. Kalbin maddî-manevî hastalık ve kirlerden temizlenmesinin birinci şartı ise onu helâl lokma ile beslemek ve kötü düşüncelerden arındırmaktır. Kalbin iyi ile kötüyü, şüpheli olanla yasak olanı ayırabilmesi buna bağlıdır. Zira haram lokma ile beslenen kalp, zaman içinde takvâsını, saf ve duruluğunu kaybedecek ve bulanık hale gelecektir. Hatta bir zaman sonra kararmaya başlayacaktır. Bu ise kalbin manevî olarak hastalanmasına, takvâsını ve ayırıcı özelliğini yitirmesine ve artık iyi ile kötüyü ayıramaz hale gelmesine yol açabilecektir. Böyle bir kalbi iyileştirmek, her daim Allah’ı anmak, her an o bilinçle yaşamak ve O’nun emirlerini tutup yasaklarından sakınmakla, kısaca kalbin takvâ kıvamına ermesiyle ancak mümkündür. “Unutmayın ki, kalpler, Allah’ı anarak huzura kavuşur” (er-Ra‘d, 13/28) âyetinin de ifade ettiği gibi, bu aynı zamanda kalbin huzura kavuşmasıdır. Tefsîr-i Kebîr olarak da bilinen Mefatihu’l-Ğayb adlı önemli tefsirin sahibi Fahruddîn er-Râzî’nin ifade ettiği gibi bu hâl, gönlü Allah Teâlâ’ya karşı tezyîn etmektir.

Şu halde takvânın temelinde “kalbî hassasiyet” veya “kalp hassasiyeti” vardır. Bu yönüyle takvâyı, kalpteki ihlâs ve niyyet ile mukâyese edebilmek de mümkün gözükmektedir. Dolayısıyla nasıl kişinin kalbindeki niyet ve ihlâsı insanlarca bilinemiyorsa, bu kimsenin takvâ vasfı da, insanlar tarafından kesin olarak bilinemez. Hz. Peygamber’in mü’minlere yaptığı bazı tavsiyelerden sonra ısrarla kalbine işaret ederek, “Takvâ işte buradadır” (Müslim, Birr 32) buyurması, yapılan işlerde bu kalp hassasiyeti/takvâyı gözetip korumanın bıçak sırtı bir durum olduğuna işaret eder. Kalpteki bu takvâ hassasiyetini korumak, “Gücünüz yettiğince Allah’a karşı takvâ sahibi olun” (et-Tağâbün, 16) âyetinde buyurulduğu üzere, herkesin kendi gücü ve kulluk şuuru kadar olacaktır. Kalplerin içine bakma imkânı olmadığı için, kişinin kalbindeki bu hassasiyeti de sadece Allah Teâlâ bilir (Müslim, Îman 158) ve gerçek müttakîleri de sadece O mükâfaatlandırır (bk. Al-i İmran,115). Ayrıca onlara iyiyi kötüden ayıran bir anlayış kabiliyeti (el-Enfâl, 29) ve  “Kim Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olursa, Allah ona bir çıkış ve kurtuluş yolu gösterir” (et-Talâk, 3) âyetinde de buyurulduğu üzere, o kişiye çıkış yolu ve umulmadık rızık verir.

Bu âyetle alakalı bir hadisinde Hz. Peygamber, söz konusu âyeti kendisine düstur edinenlere kâfi geleceğini (İbn Mâce, Zühd 24) ifade etmiştir. Bunun anlamı, âyetin devamında gelen “Onu hiç beklemediği yerden rızıklandırır” âyetininde ifadesini bulmaktadır. Buna göre takvâlı olmak, kişi için hayattaki maddî-manevî sıkıntılardan kurtulmaya da en önemli vesilelerden biridir.

Takvâ ile alakalı sünnette öne çıkan belki de en önemli özelliklerden biri, “Muhakkak ki Allah katında en üstününüz en müttakî olanınızdır” âyetinin ifade ettiği gibi, takvânın yegâne üstünlük ölçüsü olarak ortaya konmasıdır. Ebû Hüreyre’nin naklettiği bir hadiste bazı insanlar Resûlüllah’a,

-Ey Allah’ın Resûlü! İnsanların en şereflisi kimdir? diye sordular. Resûl-i Ekrem:

-“Allah’ karşı sorumluluklarının en fazla bilincinde olanlardır” buyurdu.

-Ey Allah’ın Resûlü! Biz bunu sormuyoruz, dediler.

-“O halde, Allah’ın halîli (İbrahim)’in oğlu, Allah’ın nebîsi (İshak)’ın oğlu, Allah’ın nebîsi (Yakup)’un oğlu, Allah’ın nebîsi Yusuf’tur.”

-Ey Allah’ın Resûlü! Biz bunu da sormuyoruz, dediler.

-“O halde siz benden Arap kabilelerini soruyorsunuz. Bilin ki, Câhiliye döneminde hayırlı (şerefli) olanlar, şayet dinî hükümlerini iyice hazmederlerse, İslâm’da da en hayırlılardır” buyurdu (Buhârî, Enbiyâ, 8, 14).

Bu hadiste bizi esas ilgilendiren kısım, Hz. Peygamber’in takvânın yegane üstünlük ölçüsü olarak takdim ettiği ilk kısımdır. Buna göre soy, nesep, mal ve makamın bir değer olabilmesi tamamen takvâ ile desteklenmesine bağlıdır. Böyle olduğunda ise zaten soyun-sopun, malın mülkün ve makamın önemi kalmayacaktır. Buradan bakıldığında Resûlüllah’ın burada verdiği üç cevap da aslında “takvâ” merkezli olmaktadır.

Öte yandan takvâ ile alakalı diğer hadisler genel anlamda gözden geçirildiğinde Allah Teâlâ’nın, O’na ortak koşmayan ve O’na karşı sorumluluğunun bilincinde olanları (müttakîler) bağışlayacağı (İbn Mâce, Zühd 35), takvâlı kulunu seveceği (Müslim, Zühd 11), kulun da nefsini muhâsebe altına almadan takvâya ulaşamayacağı (Tirmizî, Kıyâmet 25) haber verilmektedir. Ayrıca takvâ’nın, “…İnsanlardan bana en yakın olanlar, nerede olursa olsun Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlardır” (Ahmed, Müsned, V, 235) hadisinde buyurulduğu üzere, Allah Resûlü’ne en yakın olmaya ve neticede cennete girmeye vesile olacağı (Tirmizî, Cum’a 80) da ifade edilmektedir. “İnsanları cennete götürecek en önemli şey nedir” sorusuna Hz. Peygamber,

“Allah’a karşı sorumlulukların bilincinde olmak (takvâ) ve güzel ahlâktır” (Tirmizî, Birr 62) diye cevap vermiştir.

Şu halde bu hadise göre, kulun Cenâb-ı Hakk’a gösterdiği üstün saygı ve sorumluluk bilinci ile insanların karşılıklı ilişkilerinde en önemli ölçülerden olan güzel ahlâk, cennete girmeye vesile olan iki önemli haslet olmaktadır. Esasen İslâm medenieyeti de bu doğrultuda şekillenmiştir. Zira İslâm medeniyetin temelinde öncelikle, Allah’a, peygamberlere, dîne, kutsala saygı (ta’zim) vardır. Daha sonra da, ilme-âlime/bilene, hak ve adalete, emanete, diriye/insana, ölüye ve ölüme, özel hayata, söze, ana-baba-akraba ve konu-komşuya, yaşa ve yaşlıya, kadınlara ve eşe, yola ve yolcuya, bugünün küçükleri yarının büyükleri olan çocuklara, yetime-öksüze-muhtaca, işe-emeğe, hizmet ve ikrama, tabiata-doğaya-yabani hayata, vakit ve zamana nezaket gösterme ve saygı vardır. Kısaca İslâm medeniyeti, özü itibari ile herkesin ve her şeyin hukukuna saygı (ta’zim) ve riâyettir. Bir başka ifadeyle Allah Teâlâ’ya saygı ve yaratılanlara şefkat, merhamet, nezâket, medenî davranış ve muhabbettir. Zira İslâm Dîni’nin esası, Allah’ın emirlerine yönelik takvâ/saygı ve hürmet (ta’zîm li-emrillâh) ve yaratan’dan dolayı yaratılanlara güzel ahlâk, saygı, şefkat ve merhamet (ta’zîm alâ-halkillâh)tir. Bütün varlıklara nezâket, saygı ve hürmet duygusuyla yaklaşmak, aynı zamanda Allah’a karşı sorumluluk bilincinin, saygının ve hürmetin önemli bir gereğidir.

Netice olarak Hz. Peygamber’in Sünnet’inde takvâ, sünnetin mahiyetiyle tam bir uyum içinde, Kur’an’daki ilgili âyetlerin tefsiri ve açılımı mahiyetindedir. Bu meyanda kalbinde “Allah’a karşı sorumluluk bilinci ve hassasiyeti (takvâ)” olan ve buna göre hayatını düzenleyen kişi (müttakî), dünyada huzurlu bir hayat sürecek; âhirtte de cennete girecek ve Allah Resûlü’nün yakınında olacaktır.

Özcan HIDIR