İNCELEME

SUFİ TEOLOJİDE PEYGAMBERLİK ALGISI

Sevtap MENDİ

Her dinin kendi inanç öğretisi içerisinde bir insan tanımı vardır. Dinlerin insan tanımı aynı zamanda peygamberlik algısı ile de doğru orantılıdır. Hristiyanlıktaki gibi bazı dinlerde peygamber hem insan hem de tanrısal özellikler barındırabilir. Budizm gibi doğu dinlerinde nirvanaya ulaşan insan artık tanrısal öze kavuşmuş sayılır. İslamiyet’te ise insan, Allah’tan vahiy alan bir peygamber bile olsa yaratıcı ile ilişkisinde ontolojik ve epistemolojik açıdan yaratıcıdan farklı bir varlık olarak tanımlanır. Kur’an’da bahsedilen bütün peygamberler insani özellikleri ile ön plana çıkarılır. Kur’an’da peygamberlerin gönderiliş amacının insanın fıtratından uzaklaştığı durumlarda bozulan toplumsal düzenin, insanı fıtri yapısına geri döndürerek düzeltilmesi olduğu anlatılır. Bütün peygamberlerin ortak dini olan İslamiyet bu anlamda fıtrat dinidir.

‘’İmdi sen, varlığını her tür sapmadan uzaklaşarak tümüyle, doğru ve asıl dine, Allah’ın insanlığın özüne yaratılıştan nakşettiği fıtrata çevir; (ta ki) Allah’ın yarattığında olumsuz bir değişme olmasın. İşte, değer (odaklı) gerçek dinin (amacı) budur ve fakat insanların çoğu bilmiyorlar’’ Rum/30:30

Kur’anî ölçüde bütün peygamberler insani özellikler taşıyan, insanın temiz fıtratının rol modelleridir. Fakat tarih boyunca insanların peygamber beklentilerinin bu çizginin dışında olduğu anlaşılmaktadır. Mekkeli müşriklerin peygamberimize karşı çıkma sebeplerinden birisi de peygamberimizin insan gibi yaşaması, mucizevi olaylar gerçekleştirememesiydi.

‘’işte, kendilerine doğru yol bilgisi geldiği zaman insanları ona inanmaktan alıkoyan şey, sadece şöyle akıl yürütmeleriydi: “Ne yani, şimdi Allah fani bir insanı mı elçi olarak gönderdi?”

Onlara de ki: ‘’Eğer yeryüzünde salına salına dolaşanlar melekler olsaydı, elbet Biz de onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik.’’ İsra/17:94:95

Yine: ‘’Bu nasıl elçi böyle? Yiyip içiyor, çarşıda pazarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilseydi de beraberinde o da uyarıp dursaydı ya! Ya da kendisine (gökten) bir hazine bırakılsaydı veya onsan yiyip içecek (safa sürdüğü) kendisine ait bir cenneti olsaydı’’ dediler. Furkan/25:7:8

‘’Şunların seni neye benzettiklerine bir bak hele! Ve sonuçta öyle bir sapıtıyorlar ki, bir daha doğru yolu bulacak (muhakeme) gücünü asla kendilerinde bulamıyorlar.’’ Furkan/25:9

Mekkeli müşriklerin bozuk peygamber algısı bu türden ayetlerle, vahyin bilgilendirmesiyle düzeltilmeye çalışılmıştır. Peygamberimizin önderliğinde kurulan İslam toplumunda sahabeler vahyin bu yöndeki mesajlarını iyi anlamışlar ve peygamberimizi tebliğ konularında örnek alarak, ona insan üstü bir muamelede bulunmamışlardır. Fakat İslam tarihinde kısa sürede yabancı kültürlerin İslam topraklarına dahil edildiği fetihlerle birlikte, vahyin inşa etmek istediği peygamber tasavvurundan hızlı bir kopuş gerçekleşmiştir.

Vahyin inşa etmek istediği peygamber tasavvurundan ilk kopuş, Müslümanların irfani bilgiyle tanışmaları neticesinde gerçekleşmiştir. İrfani inancı İslam topraklarına ilk taşıyanlar ise acemler olmuştur. Günümüzde İran’da yaygın olan Şiilik aslında irfani öğretinin islam kültür öğeleriyle harmanlandığı bir yapıdır.

Muhammed Abid el-Cabiri İslam kültürüne etki eden bilgi sistemlerini; beyani bilgi, burhani bilgi ve irfani bilgi olmak üzere üç ayrı sınıflandırmaya tabi tutmaktadır. Bu üç bilgi sistemi hakikatin bilgisine ulaşmak için birbirlerinden farklı yöntem ve araçlar kullanırlar. Sufi teolojinin bel kemiğini oluşturan irfani bilgi sisteminde hakikatin bilgisine ‘’kalp’’, ‘’keşif’’, ‘’ilham’’ gibi araçlar ve kavramlar kullanılarak ulaşılabilir. Allah’ın özel kişilerin kalplerine ilham ettiği bilgiler, metinsel ve akıl ile elde edilen bilgilerden daha üstün görülür. Cabiri’ye göre irfani öğretinin İslam kültüründe Şiilik ve Sünnilik çerçevelerinde şekillenen iki versiyonu bulunur. Şiilikte peygamberden sonra Allah’ın yeryüzündeki otoritesi ehli beytin soyundan gelen masum imamlar aracılığı ile devam ederken; sünni versiyonda ehli beytin imamlarının yerini, veliler alır. Konuyu Cabiri’den takip edelim:

‘’Sufi velayeti şii velayetten ayıran en önemli özelliklerden birisi, şii velayet olgusu gibi sadece ehli beyte ait olmamasıdır. Velilerin pek çoğu, Hz. Ali ve Fatıma’nın zürriyetinden gelen ‘’seyyidler’’e müntesip olsalar da velayet ‘’nesep’’ şartıyla sınırlandırılmamıştır. Sonraki sufiler ehli beyt kavramını genişleterek Hz. Fatıma’nın neslinden olsun olmasın, ümmet-i Muhammet’ten bütün ‘’ehlullah’’ı kapsayacak şekilde genişletmişlerdir. Hatta bu kavramın içini daha da genişleterek diğer ümmetleri de bu kategoriye dahil edenler olmuştur.’’

Sufi teolojide peygamberlik algısı ‘’insanı kamil’’ teorisi üzerinde yükselir. İnsanı kamil teorisinde insanın ulaşabileceği en üst makam velilik makamıdır. Çoğul anlamı evliya olan veliler fenafillah aşamasına ulaşarak Allah ile birleşmeyi sağlayan özel kişilerdir. Tasavvufta fenafillah aşaması olarak bilinen bu aşamada insan ve Allah ayrımının kaybolduğu bir hal yaşanır. Sufizmde peygamberler ve veliler Allah’ın kendilerinde tecelli ettiği yeryüzü halifeleridirler. Bu durumda veliler de peygamberlerden sonra gelen insanlığın manevi rehberleri olarak görülürler. Kur’an’daki tevhid ilkesinin vahdeti vücut boyutunda tanımlandığı bu inanç sisteminde velilere ilham edilen bilgiler aslında velilerin kendi iç seslerinden başka bir şey değildir. Hallac-ı Mansur’un o meşhur ifadesiyle ‘’Ene’l Hak’’ yani ‘’ben hakkım’’ cümlesi aslında bu teorinin özeti mahiyetindedir. Kur’an’daki tevhid anlayışından tamamen farklı bir kurgu taşıyan sufizmin tevhid anlayışının temelindeki bu felsefe bazı hadislerle de delillendirilmeye çalışılmaktadır. Vahdeti vücud inancına uyarlanan ve peygamberimizden rivayet edilen hadislerden birisi şu şekildedir:

‘’Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık Ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum’’. (Buhari, Rikak 38)

Hadiste de geçen ve Kur’an’i bir kavram olan veli kavramı Allah’ın Kur’an’da geçen isimlerindendir. Allah’ın el-Veli olması mü’min kullarına eşsiz, benzersiz dost olması anlamına gelmektedir. Veli kavramı aynı zamanda Allah’ın sevdiği mü’minler için de kullanılmaktadır. Mustafa İslamoğlu’nun ‘’Esma-i Hüsna’’ eserinde veli kavramı ile ilgili şu ifadelere yer verilmektedir:

‘’El-Veli sadece Allah’tır. O eşsiz ve benzersiz, mutlak ve sonsuz dosttur. O’nun dostluğu hiç kimsenin dostluğuna benzemez. Allah’a dost olana da veli denir. Allah mü’minin velisidir, mü’min Allah’ın velisidir. Fakat Allah’ın veli oluşu Allah’ça, kulun veli oluşu kulcadır.’’

Hadiste belirtilen Allah’ın veli kullarının işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olması ile anlatılmak istenen, Allah’ın sevgisini kazanmak için çaba gösterenlerin hayatlarını Allah’ın rızasına uygun şekillendirmesinden başka bir şey değildir. Yoksa ne Kur’an’da ne de peygamberimizin ifadelerinde veli kul ile Allah arasında ontolojik ve epistemolojik bir birleşme söz konusu değildir.

Sufi teolojinin kullandığı veli kavramı Kur’an’daki gerçek anlamından koparılarak insanlar ve Allah arasındaki özel aracılara dönüştürülen bir kavram haline getirilmiştir. Peygamberliğin son bulduğunu bildiren Kur’an’a tamamen aykırı bir şekilde velayet kurumunun icat edilmesiyle insanların üzerinde kutsal sayılan kişilerin manevi otoriteleri meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Halbuki bu konuyla ilgili Kur’an’da ciddi uyarılarda bulunulmaktadır:

‘’Uyun Rabbinizin katından size indirilene! O’nun dışında birtakım otoritelere de asla uymayın.’’ Araf/7:3

‘’Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz! (derler)’’ Zümer/39:3

‘’Mutlak dostluk (velayet), mutlak hakikatin ta kendisi olan Allah’a mahsustur.’’ Kehf/18:44

‘’Şüphesiz benim velim Allah’tır; kitabı O indirmiştir: Elbet O, salihlerin velayetini üstlenecektir.’’ A’raf/7:196

Sufi teolojinin peygamberlik algısının aslında İslamiyet dışındaki kaynaklardan beslenen çok güçlü mistik ve mitolojik öğeler barındırdığı görülmektedir. Hermetizm’den uyarlanan Nur’u Muhammedi inancında Hz. Muhammed’e insan üstü ilahi bir özellik atfedilirken; bu ilahi özellikten velilere de bir pay çıkarılmaktadır. Kur’an’da peygamberimizin Kur’an’dan başka hiçbir mucizesinin bulunmadığı bildirilirken, tasavvuf kaynaklarında peygamberimizin gerçekleştirdiği birçok olağanüstü mucizeye rastlamak mümkündür. Tabi bu durumda peygamberimiz gibi onun velayetini devam ettiren velilerin de bolca kerametleri olması gerekmektedir. Prof. İbrahim Sarmış’ın ‘’Tasavvuf ve İslam’’ isimli eserinde bu türden kerametlerle ilgili ayrıntılı örnekler sergilenmiştir. Biz burada eserden küçük bir alıntı yaparak konuyu özetlemeye çalışacağız.

‘’Belirttiğimiz gibi, keramet nazariyesi İslam’ın bir inancı olmayıp tasavvufun ortaya çıkmasıyla beraber sonraki dönemlerde oluşturulan bir konudur. Müslüman ilk neslin gündemine bir inanç olarak girmediği gibi, kişinin iman ve ermişliğinin delili olarak da söz konusu olmamıştır. Bu alanda tasavvufçular akla hayale gelmeyen şeyler söylemiş ve bunu ermişliğin alameti, yani sufilerin kutsallığının delili saymışlardır. Bunlar ölüleri diriltmek, onlarla konuşmak, yok olan bir şeyi var etmek, havada uçmak, su üzerinde yürümekten tutun da çıplaklık ve fuhuşa kadar akla gelebilecek bütün şeyleri keramet kapsamında saymışlardır.’’

İslamiyetin batıni yönü olarak takdim edilen sufi teolojinin inanç esasları her ne kadar Kur’an’a ve sünnete dayandırılmaya çalışılsa da, böyle bir inanç sisteminde İslamiyet’in insan peygamber tasavvuru ve vahyin tevhid ilkesine oldukça aykırı bir yapı sergilenmektedir. Peygamber ve veli konumundaki insanların aşırı yüceltilerek ilahlaştırılması ve Allah ile insanlar arasında aracı konumuna dönüştürülmesi vahyin şiddetle yasakladığı şirk yaklaşımlarıdır.

Kur’an’ın inşa etmek istediği peygamber tasavvurundan uzaklaşılmasının trajik sonuçlarını anlayabilmek için tarihte çok uzaklara gitmeye gerek yoktur. Ülkemizde dış güçler tarafından desteklenen “Fetö” yapılanmasının tasavvufi bir yapılanmadan neşet ettiğini herkes çok iyi bilmektedir. Tek bir kişiye sorgusuz sualsiz itaat etmenin, akıldan ve vahiyden kopmanın bir kitleyi ne hale getirebileceği bu tür tarikat yapılanmalarına bakılarak daha iyi anlaşılabilir. Cehaletin ve toplumsal ayrışmanın din adına insanlara empoze edildiği bu tür yapılanmaların tehlikelerinin farkına varılmalı ve çok geç olmadan gerekli tedbirler alınmalıdır.

 

 

Kaynakça

  • İbrahim Sarmış, Tasavvuf Ve İslam, Ekin Yayınları 2012
  • Muhammed Abid el-Cabiri, Arap İslam Kültürünün Akıl Yapısı, Kitabevi 2001
  • Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık 2012
  • Mustafa İslamoğlu, Esma-i Hüsna, Düşün Yayıncılık 2013