Kopardığı meyveyi kendisi yiyemediği gibi, bir başkasının yemesine de engel olduğu için kınanacak bir iş yapmış sayılır. Sözü, yerli yerinde kullanmayan kimsenin hali de meyveyi olgunlaşmadan dalından koparan kimsenin haline benzer. Sabır gösterip meyvenin olgunlaşmasını beklese, hem yediğinden bir tat alacak hem de onu zâyi etmemiş olacak.

Söz de olgunlaşmadan insanın ağızdan çıktığında, dinleyeni rahatsız edeceği gibi, sahibine de zararı dokunur. Söz, insana yaratıcı tarafından verilmiş bir emanettir. Onu harcı âlem bir şekilde kullanmak hakkına sahip değiliz. Zaten kültürümüzde bu yönde bizi uyaran pek çok deyim, nasihat ve söz vardır. Çok konuşan kimse toplum tarafından sevilmez. Geveze diye kınanır. “Çok konuşan çok yanılır / Ya hayır söyle ya da sus / Kötü söz sahibinindir / Söz gümüşse sükût altındır” gibi deyimler, büyük tecrübelerden süzülerek bize kadar intikal etmiş hakikatleri içlerinde barındırmaktadır.

Bir insanın sözlerine bakarak onun hakkında bir kanaat sahibi olmanız mümkündür. Bu yüzden Hz. Ali, “İnsan, dilinin altında saklıdır” der. Lüzumsuz yere konuşmayan, bir amaca mebni konuşan biriyle karşılaştığınızda onun olgun bir insan olduğunu düşünür ve kendisine yakınlık gösterirsiniz. Lüzumsuz yere konuşan, kendisine sorulmadığı halde cevap veren, her mevzuya girmeyi alışkanlık edinmiş insanlar ise toplum tarafından sevilmez, tabir caizse hafifmeşrep olarak nitelenirler. Söz, yerinde ağırdır deyimi bu açıdan çok öğreticidir. Sözü yerinde kullanan kişi, insanların takdirini kazanmakla kalmaz, Cenab-ı Hakk’ın bir âyet-i kerimede buyurduğu hakikate mazhar olur: “Güzel söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.” (İbrahim: 24).

Hz. Ömer der ki: “Bütün dostları gezdim, gördüm; dili muhafaza etmekten daha iyi dost görmedim.” Dili muhafaza etmek ancak ciddi bir nefis mücadelesi sonucu elde edilebilir. Tasavvufî eğitimde “dile sahip çıkmak” bu bakımdan çok önemsenir. Yüzlerce yıl ötelerden seslenen Yunus, bakın ne güzel söylemiş: “Sözünü bilen kişinin, yüzünü ağ ede bir söz / Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz / Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı / Söz ola zehirli aşı, bal ile yağ ede bir söz.” Aynı şekilde iman şairi Akif de çok güçlü ifadelerle bizlere seslenmiştir: “İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum Nevruz? / Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek. / Lafı bol, karnı geniş soyları taklit etme. / Sözü sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek.”

Peygamberimizin, “Benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler çok ağlardınız” sözü, çok gülmenin arkadaşı/tetikleyicisi olan çok konuşmaya da işaret eden sarsıcı bir ifadedir. Kutsala, tarihe ve hayata dair sancılı bir tefekkür içinde olan insanın bu hadis üzerinde düşünürken gözlerinden yaşlar boşalmamasına imkân yoktur. Omuzlarına bütün insanlığın yükü binmiş şuuruyla hareket eden Müslüman’ın sözleri de bu ağırlığı taşımaya elverişli sütunlar gibi dik ve güçlü olmalıdır. Aksi takdirde, Kaşgarlı Mahmud’un dediği gibi, ağzı açılınca sönen şişirilmiş bir tulum gibi olmaktan kendini kurtarması imkânsızdır.

Kulakları tırmalayan değil, tatlı bir nağme gibi kulaktan kalbe nüfuz ettiğinde sahibini hoşnut kılan söz bir mana ifade eder. Muhatabının kalbine konuk olmayan söz, düz bir boruya üflenmiş nefese benzer. Buradan üfürürsünüz, oradan boşluğa karışır. Kalpte yeşeren sözler böyle mi? Orada filizlenmeye başladığında bereketli toprak gibi ürünlerini sofralarımıza taşır. Bin bir çeşit üründen tattığımızda, güzel bir tohumun uygun bir toprak bulduğunda nasıl bir berekete dönüştüğünü görerek mutlu oluruz. Hikmet ehli ariflerin sözleri böyledir işte! Dinlediğimizde, kulaklarımızdan kalbimize rahmet esintisinin misafir olduğunu hissederiz. Çünkü onlar, sözün emanet olduğu bilincini taşıyan müstesna insanlardır. O insanların dostluğu, bu dünyanın azap dolu hayhuylarından bizi uzaklaştıran korunaklı bir evdir. O eve konuk olanların kulakları boş söz işitmez, insanın içini aydınlatan hikmetli sözler ile gönüller mesrur olur.

Vedat AYDIN