Sosyal Adalet Bağlamında Kârûn Kıssası’nın Bize Öğrettikleri

Yüce Allah insanın insanca yaşayabilmesi için gerekli bilgilendirmeyi yapmış ve malı yaratarak hizmetine vermiştir. İnsanca yaşamanın olmazsa olmazlarından biri sosyal adalettir. Sosyal adaleti sağlamanın aracı da maldır, servettir.

Tarih : Agustos 04, 2017
Sayı : Temmuz-Ağustos 2017
Konu : Perspektif
Yazar :İbrahim SARMIŞ

 

Yüce Allah insanın insanca yaşayabilmesi için gerekli bilgilendirmeyi yapmış ve malı yaratarak hizmetine vermiştir. İnsanca yaşamanın olmazsa olmazlarından biri sosyal adalettir. Sosyal adaleti sağlamanın aracı da maldır, servettir. Kârûn kıssasında bunun için önemli ilkeler yer almıştır. Kur’an’da bu kıssa şöyle anlatılır:

“Karun, Musa’nın kavmindendi. Onlara zulmediyordu. Ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarlarını güçlü bir grup insan bile taşımakta zorlanıyordu. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma!  Çünkü Allah şımarıkları sevmez. Allalın sana verdiği servetle öncelikle ahiret yurdunu kazanmaya çalış, dünyadan da nasibini/payını unutma, Allah sana iyilik yaparak verdiği gibi sen de iyilik yaparak başkalarına ver, memlekette bozgunculuk çıkarmaya çalışma, şüphesiz Allah bozgunculuk çıkaranları sevmez.

Karun, ben bu serveti bilgimle/bilek gücümle kazandım, dedi. Oysa daha önceki zamanlarda ondan daha güçlü ve daha zengin onun gibi nice insanları Allahın helak ettiğini hiç öğrenmedi mi?! Suçlulara hangi günah sebebiyle cezalandırıldıklarını sormaya bile gerek yoktur.

Karun, bir gün bütün ihtişamı ile halkının karşısına çıktı. Sadece dünya hayatını düşünen ve  günün birinde zengin olmanın hayalini kuranlar, ‘keşke Karun’a verildiği gibi bize de verilseydi, şüphesiz adam çok şanslıdır’ dediler.

Dünya ve ahiret hayatının gerçeğini bilenler ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman eden ve salih amel işleyenler için Allahın vereceği mükafat ona verilenden çok daha iyidir. Buna da ancak sabredenler kavuşur.

Karun’u da,  sarayını da yerin dibine geçirdik. Allaha karşı ona hiçbir grup yardım etmediği gibi, kendi elinden de hiçbir şey gelmedi.

Daha dün onun yerinde olmak isteyenler şöyle dediler: Vay canına! Demek ki Allah rızkı dilediğine/dileyene çok, dilediğine/dileyene az veriyormuş, Allah bize lütfetmeseydi şimdi biz de yerin dibinde olurduk. Vay canına! Demek ki kafirler iflah olmuyormuş.

Evet, o ahiret yurdunu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara veririz.  Bu mutlu sona kavuşmak/akıbet elbette Allahtan korkanlarındır”(Kasas, 28/76-83).

Sosyal adalet bağlamında Karun kıssasının bize öğrettiklerini şöyle sıralayabiliriz:

1-Vahyin onaylamadığı hiçbir değer üstünlük sebebi değildir:

Kişinin şu veya bu soydan olması onun iyi veya kötü olduğu anlamına gelmediği gibi, başkalarına haksızlık yapmasını da meşrulaştırmaz. Onun için Yüce Allah nazarında  soy, renk, dil, cinsiyet, bölge, unvan, statü, gibi şeyler üstünlük sebebi değildir. Karun, Musa’nın kavminden, yani İsrail oğullarından olduğu halde Firavun’un safında yer alarak servetiyle onlara üstünlük taslamış ve zulmetmiştir. Oysa Allah nazarında üstünlük ancak takva ile yani iman ve salih amelledir.  (bkz. Hucurat, 49/13; Münafikun, 63/8).

2-Malın gerçek sahibi Yüce Allahtır:Her şeyi Yüce Allah yarattığı gibi, malı da o yaratmış ve insanlara rızık olarak o vermiştir. İnsanlar imkan, fırsat ve güçleri oranında  çalışıp bu maldan kazanarak zengin veya fakir olarak yaşarlar. Akibetleri de  kazandıkları bu malı kullanma şekline bağlıdır.

3-Maldatoplumun hakkı vardır: Kişi, çevre, kurum veya halk ayırımı yapmadan Allah malı/tabiatı herkesin  çalışıp kazanabileceği ortak mülkiyet olarak yaratmıştır. Kamunun ortak malı olarak yaratılan bu maldan herkes çalışarak kazanır ve onunla  geçinir. Dolayısıyla temelde malın mülkiyeti toplumundur ve kişilerin çalışarak sahip olduğu özel mülkiyette toplumun hakkı vardır (bkz. Zariyat, 51/19). Kişi sosyal adaletin gereği olarak bunu infak, zekat, sadaka, yardımlaşma, vd. yollarla yerine getirmekle yükümlüdür.  Bu yükümlülük, İslam sevmezlerin aşaılamak için söylediği gibi, İslam ekonomisinin sadaka ekonomisi olduğu anlamına gelmeyip bireylerin Allahın emri olarak imkanlarını başkalarıyla paylaşması, yardımlaşması ve sosyal adaleti sağlaması olarak yerine getirilir. Laik devletlerde bu hak vergilerle alınır ve vatandaşların hizmetinde kullanılır.

Kendilerine Allah’tan geniş rahmet dilediğimiz Mustafa Sibai’nin ‘İslam Sosyalizmi, Seyyid Kutub’un İslam’da Sosyal Adalet, İslam Ve Kapitalizm Çatışması, Abdulaziz el-Bedri’nin Sosyalizm ve İslam, Yusuf Kardavi, Fakirlik Problemi Karşısında İslam, kitaplarını yazmalarının sebebi, kapitalizmi veya sosyalizmi Müslümanlara benimsetmek değil, bu gerçekleri anlatmak ve İslamın sosyal adaleti her iki sistemden nasıl daha çok sağladığını göstermektir.

4-İslam toplumu sosyal adaleti sağlayan toplumdur:Aralarında zenginler olduğu halde değişik sebeplerle açlık ve ihtiyaç içinde bireylerin kıvrandığı ve yoksulluktan din ve ahlaklarının bozulduğu toplum, İslamın öngördüğü İslam toplumu değildir. Bunu anlamak için Ensar ile Muhacirler arasında kurulan kardeşliğe ve yapılan paylaşıma bakmak yeterlidir. (bkz.Haşr, 59/7-10). Karun kıssasında Yüce Allah, Karun’a iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran müminlerin diliyle bu sorumluluğu “Allah sana iyilik yaparak verdiği gibi sen de iyilik yaparak ver” diyerek belirtmiştir.

5-Kur’an, ayırımcı ve dayatmacı kader anlayışını telkin etmez:Yüce Allahın Karun’a çok mal vermesi, kişiye özel bir verme yahut tahsis etme anlamında ayırımcı kader değil, herkesin kazanmasına açık olarak yarattığı ortak maldan Karun’un haklı-haksız yollarla çalışıp çok kazanması anlamındadır. Bu kural, rızkın darlığını veya genişliğini anlatan bütün ayetler için geçerlidir.

Kişi imkan ve fırsatları ölçüsünde çalışıp çabalar, yaratılan ortak maldan az veya çok kazanır. Bu fırsatlar ve imkanlar, bazıları tarafından haksızca bozulmuş ve kullanılmış olabilir. Onun için insanların elleriyle yaptıkları sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıkmaktadır. (bkz. Rum, 30/41). 

Örneğin, nice insan sabahtan akşama kadar çalışarak helalinden evine ancak  ekmek götürebilirken, niceleri de elde ettiği haksız, adaletsiz, ahlaksız fırsatları ve imkanları kullanarak bir telefonla milyarlar kazanır. Bu, Yüce Allahın birilerini kayırması, ona haksız imkanlar ve fırsatlar vermesi yahut onun için önceden takdir edip yazması değil, insanların Karun gibi haklı-haksız yollarla kazanması ve halkın aleyhine kullanması sonucudur.  Bunun önüne geçerek sosyal adaleti sağlayan toplumlar yardımlaşarak kardeşçe ve adam gibi yaşamaya devam ederken, bunu sağlamayanlar yaptıklarının cezasını çekmektedirler. Çünkü bir toplum kendi  durumunu/yapısını değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez. (bkz.Ra’d, 13/11). Bunu anlamak için Firavun’un nasıl tağutlaştığını anlatan “Firavun, kavmini horladı, onlar da kendisine itaat ettiler, şüphesiz onlar fasık bir toplumdular”(Zuhruf, 43/54) ayetinin dile getirdiği gerçeğe bakmak yeterlidir.

Etrafındakiler Emevi halifelerinden zulmüyle meşhur Haccac’a “Ömer gibi adeletli olamaz mısın?” diye sorlar. Haccac’ın onlara “Siz Ömer’in etrafındakiler gibi olursanız ben de onun gibi adeletle yönetirim” dediği anlatılır.

6-Nimetler, haksızlık yapmayı değil, şükretmeyi gerektirir:

Yüce Allahın yarattığı maldan kazanmak ve zengin olmak, şımarmayı ve başkalarına zulmetmeyi değil, onu veren Allaha şükretmeyi ve kulluk yapmayı gerektirir. Çünkü hiçbir şeye sahip olmayan insana bunu veren Allahtır. Onun için Yüce Allah, “Ey iman edenler! Allaha kulluk ediyorsanız size verdiğimiz rızkın temizinden yiyin ve ona şükredin”(Bakara, 2/172), “İman eder ve şükrederseniz Allah sizi niçin cezalandırsın”(Nisa, 4/47), “Rabbin, şükrederseniz daha çok veririm, ama nankörlük ederseniz bilin ki azabım çok çetindir, demişti”(İbrahim, 14/7) buyurur. Karun gibi kapitalist zalimlerden elbette Allaha şükretmeleri beklenmez.

7-Mal, ahiret hayatını kazanmak için olduğu kadar, insanca ve Müslümanca yaşamak içindir de: İslam anlayışında fakirizmin bir erdemi veya üstünlüğü olmadığı gibi, pozitivist veya materyalist yaşamanın da hiçbir geçerliliği yoktur. Onun için kültürümüzde Hint fakirizminden gelen fakirliği öven, fakirlerin zenginlerden şu kadar sene önce cennete gideceklerini söyleyen anlatımların İslamla hiçbir ilgisi yoktur.

Elbette mutlak olarak fakirlik bir ayıp veya günah değildir. Kişi çok çalıştığı halde zengin olmayabilir. Mutlak olarak zenginlik de bir erdem değildir. Çünkü nice zenginlerin Karun gibi hareket ettiği ve Allahın nefretini kazandığı bir gerçektir. İslamın istediği, her iki kesimin de Allahın öğrettiği şekilde  çalışması, kazanması ve sorumluluğunu yerine getirmesidir.

Ayette bu gerçek “Allalın sana verdiği servetle öncelikle ahiret yurdunu kazanmaya çalış, dünyadan da nasibini/payını unutma, Allah sana iyilik yaparak verdiği gibi sen de iyilik yaparak başkalarına ver…”(Kasas, 28/77) şeklinde ifade edilmektedir.

İslam, dünya hayatı ile ahiret hayatı dengesini kurmuş ve her birine hak ettiği önemin ve değerin verilmesini istemiştir. Dolayısıyla ahiret hayatını kazanmak için fakir olarak yaşamak İslama göre gerekmediği gibi, bütün zenginlerin de cehenneme gideceğini İslam adına hiçbir kimse söyleyemez. Aksine Allahın verdiği maldan her türlü iyiliği yaparak onun rızasını kazanan ve cenneti hak eden zenginlere ne mutlu!  Bunu görmek için Hz. Ebu Bekr’in malını sırf Allah rızası için harcaması üzerine indiği anlatılan şu ayetlere bakmak yeterlidir: “Allah yolunda malını vererek arınan ve Yüce Rabbinin rızasından başkasını aramayan, kimseden de bir karşılık beklemeyen kişi ise o ateşten uzak olacak ve Allahın verdiklerinden memnun kalacaktır”(Leyl, 92/17-21).

Mal ve zenginlik yukarıdaki ayette anlatıldığı gibi kullanılırsa, özellikle hemen her işin para ile döndüğü veya görüldüğü günümüz toplumunda mümin için en büyük imkan ve güçtür. Onun için müslümanın gerektiği kadar dünya hayatına, gerektiği kadar da ahiret hayatına önem vererek çalışıp kazanması ve güçlü olması gerekir. Malın Kur’an’da hayr/iyilik olarak anılması (bkz. Bakara, 1/180) önemini göstermeye yeterlidir.

“Ey müminler! Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…”(Enfal, 8/60)ayetinin emri namaz, oruç, hac, zekat, infak, cihad vd. kadar farzdır. Başka etkenlerin yanında, meşhur İbrahim bin Edhem masalında olduğu gibi dünya hayatını kötüleyen ve Hint fakirizmini erdem olarak sunan tasavvuf kültürünün yönlendirmesiyle[1]   Müslümanların dünya-ahiret dengesini kuramadan birkaç yüzyıldan beri bu farzı ihmal etmesi bugün gördüğümüz gibi gücü eline geçiren Batı’nın karşısında hezimetler yaşamasına ve sömürgeleşmesine yol açmıştır.

Emredilen kuvveti hazırlamak ancak maddi imkan/para ile olabilir. Çünkü kuvvet, silah ve araç gereç demektir. Bunlar da  ancak yatırım ve üretimle sağlanır. Yatırım ve üretim de  ancak para ile olabilir. Bütün bunlar Müslümanca yaşayabilmek için müminlerin dünya hayatında nasıl çalışması gerektiğini herhalde ortaya koymaktadır.

8-Mala sahip olmak yükümlülük ve sorumluluk getirir: 

Kazanılan servetinyükümlülüğü ve sorumluluğu büyüktür. Bunun başında, neredeyse imandan söz eden ayetler kadar infaktan söz eden çok sayıdaki ayette gördüğümüz zekat ve infak sorumluluğu gelmektedir.  Geleneksel din anlayışında zengin Müslüman zekat ve sadaka borcunu ödeyince sorumluluğunun kalmadığı şeklinde bir anlayış vardır. Oysa bu doğru olmayıp zekat ve sadaka dışında Kur’an’da yeri, zamanı ve miktarı sınırlandırılmadan infak emredilmektedir. Bunu görmek için mesela orduyu donatmak amacıyla gereken infakı yapmayan toplumun kendi eliyle kendisini tehlikeye attığını söyleyen Bakara, 2/195. ayete bakmak yeterlidir. Onun için alimler, Zekat’tın dışında da malda hakkın olduğunu kararlaştırırlar[2].

İnsana malı Allah verdiği halde bunu görmeyerek Karun’un  ‘Kendi bilgimle/emeğimle kazandım, ondan kimseye  zırnık koklatmam” dediği gibi mala bakmak, nankörlüğün, isyanın ve materyalizmin kendisidir.

9-Maldan infak etmemek, toplumda bozgunculuk çıkarmaktır: Sosyal adaletin gerçekleşmesi için maldan harcama yapmamak zengin ile fakir sınıflarının oluşmasına, aralarında hasedin, nefretin, kin ve düşmanlığın, kamplaşma, çatışma ve savaşın çıkmasına yol açmaktadır. Tarih boyunca ve özellikle kapitalizm ile sosyalizm-komünizm ideolojilerinin şekillendiği son iki yüzyılda zengin ile fakir sınıfları arasındaki kıskançlık, nefret, kin, düşmanlık ve savaşın sebebi budur. Çağımızda sosyal adaletin gerçekleşmediği toplumlarda halkların kapitalizm ile komünizm arasında gidip gelmesinin, birinin  adaletsizliğinden kurtulmak için diğerinin kucağına kendisini atmasının sebebi budur. Arap ülkelerinde Mısır diktatörü Cemal Abdunnasır eli ile sosyalizmin  yayılmasının, halkların kapitalizm ile sosyalizm arasında gidip gelmesinin sebebi budur. Çünkü kapitalizm serbest girişim ve kazanma hürriyeti gerekçesiyle sınırsız özel mülkiyet hakkını tanırken, zıt kutbundaki sosyalizm ve komünizm sosyal adalet gerekçesiyle bunu fertlerin elinden alarak devlete vermekte ve insanlar ömür boyu karın tokluğuna çalışmaya mahkum olmaktadır.

10-Dünya malını kim istemez ki!:“Kadınlar, çocuklar, yığılmış altınlar, gümüşler, soylu atlar, sağmal hayvanlar, bağlar bahçeler insanlara cazip gelmektedir. Halbuki bütün bunlar fani hayatın gelip geçici nimetleridir. Asıl nimetler ve güzellikler Allah katındadır”(Ali İmran, 3/14) ayeti ve benzerlerinin belirttiği gibi bu şeyler insana süslü ve cazip gelmektedir. Afrası tafrasıyla Karun’u karşılarında  gören, ama bütün bunların dünya hayatının gelip geçici olduğunu, asıl nimetin Allahın müminlere vereceği mükafat olduğunu bilmeyen cahil halkın ona imrenmesi, onun gibi zengin olmayı temenni etmesi doğaldır. Çünkü ihtiyaç içinde olan insanın bolluk ve refah içinde yüzen kişilerin yaşantısını görüce bu tür duygulara kapılmaması zordur. Günümüzde eleştirilen, mücahit olanların zamanla müteahhit olması, masa-kasa-nisa peşinde koşması bu cazibenin etkisiyle olmaktadır. Onun için dünya ve ahiret hayatında işin gerçeğini bilmeyenlerin, güzel akibetin kimlere olacağını düşünmeyenlerin Karun’a imrenmesi, onun gibi zengin olmayı, bolluk ve refah içinde yaşamayı temenni etmesi çok görülmez.

Gerçekten Ali İmran/14.ayette sayılanlar karşısında haktan sapmadan ve harama bulaşmadan sabrederek yaşamak, güçlü bir iman ve kararlılık gerektirir. Kur’an’a göre en büyük cihad, cephede düşmana karşı yapılan savaş olduğu halde, kişinin nefsine/arzularına karşı mücadele etmesinin en büyük cihad olarak seslendirilmesi boşuna değildir[3].

11-İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak müminlerin görevlerindendir:Sahip olunan bütün mal varlıklarının geçici dünya hayatının süsü ve geçimliği olduğunu düşünmeden kapitalist, şımarık, sorumsuz, zalim, adaletsiz ve merhametsiz davrananlara karşı müminlerin emri bilmaruf ve nehyi anilmünker yapması kadın ve erkek her mümin üzerine farzı kifaye değil, farzı ayn olan bir görevin yerine getirilmesidir. İşin gerçeğini bilenler Karun’a infak etmesini söyleyerek iyiliği emrettiği, ülkede bozgunculuk yapmaması gerektiğini söyleyerek münkerden sakındırdığı gibi, ona imrenenlerin  tavrının da yanlış olduğunu, Allaha ve ahiret gününe iman edenlere Allahın bütün bunlardan çok daha mükemmel mükafatlar vereceğini hatırlatarak uyarmış, göz kamaştıran maddenin/malın baskısı karşısında haktan sapmadan sabretmek gerektiğini ve bunun büyük bir zafer olduğunu hatırlatmışlardır.

12-Mal, yalnız başına kurtarıcı değildir: Malı innsanların ortak mülkiyeti olarak yaratan ve herkese ondan kazanıp geçinme hakkını tanıyan Yüce Allah’ı gözardı ederek elde ettiği servetle halkına zulmeden, infak ederek Allahın hoşnutluğunu ve ahireti kazanmaya çalışmayan Karun bu tavrı ile Allaha karşı savaş açmış ve sarayıyla beraber kendisi de yerin dibine girerek cezasını bulmuştur. Bütün servetine ve barbarlığına karşın ne kendisini kurtarabilmiş, ne de başkaları onu kurtarabilmiştir. Ülkesinde ilahlık iddia eden Firavn bütün gücü ve ordusuna karşın suda boğulup gebermekten kendini kurtaramamışken, attığı kemik karşılığında kendi halkına bile zulmederek ona yalakalık yapan Karun mu kurtulacaktı?!

Aynı zihniyete ve tavrıa sahip bütün zalimlerin sonu er ya da geç budur. Çünkü mülkün sahibi olan, bir ve kahhar olan Allah’la savaşan bütün zalimlerin sonu budur. Tarihin çöplüğü bunlarla doludur. Kur’an kıssaları, onların yolundan gidenlerin  bunlara bakarak ders alması içindir. Peygamberlere savaş açarken gerçekte onları görevlendiren Allahla savaşan kavimlerin helak olmasının sebebi de budur. Kulluğunu ve insanlığını gözardı eden böyleleri tarihin çöplüğüne atılırken niçin helak oldukları bile sorulmaz.

13-Kur’an kıssaları ders almak/vermek içindir:

Belirttiğimiz gibi Kur’an kıssaları insanların gerçekleri görmesi, bilmesi ve ders alıp doğru yola gelmesi için anlatılır. Nitekim servetini kullanarak halkına zulmeden, ama cahilliklerinden yine de onun yerinde olmak isteyen zavallıların Karun’un sarayı ile beraber yerin dibine geçirildiğini görünce, rızkın darlığının veya genişliğinin Allahın elinde olduğunu, kafirlerin iflah olmayacağını anlaması, acıdığı için Allahın kendilerini de yerin dibine geçirmediğini düşünmesi, gerçeği kabul etmenin ve yanlıştan dönmenin bir örneğini ortaya koymaktadır.

Evet, kişi ne kadar büyük imkânlara ve yetkilere sahip olursa olsun dünya hayatı geçici olup kurtuluşun ve mükafatın bulunduğu ahiret yurdunu, yer yüzünde üstünlük taslamayan, yetkileri ve mallarıyla bozgunculuk yapmayan, kısaca Allahın azabından korkarak onun öğrettiği şekilde yaşayan kişilerin ancak hak ettiğini bilmek gerekir. Bu da her ikisi de Allahın vergisi olan vahyi insanlara bildirerek onlara kurtuluş yolunu göstermek ve malı onun öğrettiği şekilde infak ederek muhtaçlarla paylaşmak, yardımlaşmak ve hayırlarda yarışmakla olur.

“İşte o ahiret yurdunu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara veririz.  Bu mutlu sona kavuşmak/akıbet elbette Allah’tan korkanlarındır”(Kasas, 28/783).

 


[1]Bunun örneklerini tasavvuf kitaplarının hemen hesinde görmek mümkün olduğu gibi neredeyse her ailede Kur’an kadar bulunan İmam Gazali’nin İhya, Kimayı Saadet, Kalplerin Keşfi kitaplarında çokça görmek mümkündür.

 

[2]-Bakınız. Yusuf Karadavi, İslam Hukukunda Zekat (Fıkhu’z-Zekat), 2/469-502, çeviri, İbrahim Sarmış, Kayıhan Yayınları, İstanbul , 1984

 

[3]-Keşfu’l-Hafa, 1/424, ra-ca-a maddesi. İbni Hacer, Tesdidu’l-Kavs kitabında bunun hadis değil, İbrahim b. Ayle/Able’nin sözü olduğunu belirtmiştir. Aynı yere bakınız. Rivayetin uydurma olduğunu detaylı olarak görmek için yine bakınız. Harun Ünal, Uydurma Hadisler, 6/150-155, Mirac Yayınları, İstanbul, 2007; Enbiya Yıldırım, Hadiste Metin Tenkidi, 436-437, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2009.