SORU-YORUM

 

YUSUF ÖZKAN ÖZBURUN İLE SORU-YORUM

 

 

Değerli okuyucu; Kur’ani Hayat ailesi olarak okuyucularımızla interaktif bir dil oluşturmayı hedeflediğimiz yepyeni bir köşe ile sizlere merhaba demek istiyoruz. Bu köşemizde Sosyolog ve Eğitimci Yusuf Özkan Özburun Hocamız engin tecrübesiyle siz okuyucularımızdan gelen soruları cevaplandıracaktır.

 İnsana ve hayata dair merak ettiklerinizi bizlere soru olarak ulaştırabilirsiniz. Teveccühünüzle renklendireceğiniz yeni köşemize yapacağınız katkıları heyecanla bekliyoruz..

İletişim:[email protected]

 

Son zamanlarda çocuk istismarı üzerine hem basılı hem görsel medya da yürek burkan haberlerle karşılaşıyoruz. Bir yandan yüreğimiz yanıyor, bir yandan kendi evlatlarımız için kaygılanıyoruz. Bu durum, toplumsal ve bireysel ilişkilerimizde güven merkezini sarstı. Bir ötekinin hal, tavır ve davranışlarına karşı nasıl tepki vereceğimizi bilemez durumdayız. Bu bağlamda ‘güven’ kavramını yeniden tarif etmek gerekecek? Güvenmiyor muyuz?

 

Yaradılışın her sahasında ’ilahi yasalar’ olduğu gibi toplum hayatında da cari, dinamik, esaslı yasalar vardır. Bunlardan biri de “aile krizi”nin hemen başucunda beliriveren “ahlak krizi”dir. Yani aileyi koruyan kalkanlar delinirse ve kalkarsa, ortaya çok yoğun bir ahlak sorunu çıkar ve bu bir kriz halini alır. Aile ortamı “nasılsak o olduğumuz”, ünlü terapist Virginia Satir’in dediği gibi ‘doğal spontanlık ihtiyacımız’ı giderdiğimiz en güvenli liman, bir sığınak, yaraları altında sağaltacağımız bir saçak olma özelliğini haizdir. Eğer bu limanda fırtınalar oynaşıyorsa, saçak çökmüşse, insanın temel varoluş ihtiyacı olan güven ve emniyet duygusu örselenir. Ortaya tedirgin, kaygılı, anksiyetesi yüksek, bağımlılığa yatkın bir psikolojik profil çıkar. Bu düşük bir profildir ve azıcık güven duygusu temini için pek çok şeyi göze alabilir, kendi yumurtası pişsin diye ormanı yakabilir, ‘benden sonra tufan’ histerisine kapılabilir. Anlık hazların kucağında tekinsiz bir varlığa dönüşebilir. Küçük bir yavrunun çığlıklarından anlık menhus haz devşirmeye çalışan insan bozması canavarlar bu çarkın, ‘sistemik aile yapısının’ mahsulüdür.

 

Güvensizliğin psikolojik sebepleri olduğu gibi kuşkusuz toplumsal nedenleri de var.  Hangi nedenlerden dolayı güven merkezimiz bu denli yara aldı?

 

Aileyi koruyacak (dolayısıyla ahlakiliği temin edecek, sağlıklı psikolojik zeminler hazırlayacak) kalkanlar ise, günlük siyasete ayarlı hakikat bilgisinden kopuk zihinlerimizin bugünlerde tukaka ettiği müstakim, sıcak, işlevsel, kurucu “cemaat”lerdir. Menfaat ve siyasetten ziyade hakikat, merhamet, muhabbet, dayanışma, yıkıcı bencillikten uzak organik ‘cemaat’ ilişkileri insanda biriken zehirleri alır, insanın yıkıcı enerjisine yapıcı bir istikamet verir. İkincisi, ilme dayanan din hissinin akıl ve vicdanlarda kökleşmesidir. Ücüncüsü, maddi unsurlardan ziyade manevi değerlerin revaç gördüğü bir toplumsal algı sistemidir. Gerçek ‘güven toplumu’na giden yol buradan geçer…

 

İlişkilerin en büyük 3 düşmanı, şüphe, güvensizlik ve kaybetme korkusudur diyebilir miyiz? Tüm bunların arasında dengeyi nasıl kuracağız?

 

Aslında ilişkilerin en büyük düşmanları öncelikle Yaratıcı ile ilişkilerin bozulmasıdır: yani ‘Yaratanla aran nasıl?’ sorusuna ezbere ve donuk cevaplardan başka izahların yokluğudur. İkincisi, doğa (tabiat, kâinat, kün emrine muhatap olan oluş alanı) ile bağların kopması, insanın doğal olana mensubiyetinin kaybolması, bendenizin tabiriyle ‘doğal nesebsizlik’tir. İnsanoğlu ‘sarı çiçek’le söyleşisini keseli beri rabbiyle söyleşisinde ketum ve kekemedir. Üçüncüsü, insanın bizzat kendisiyle ilişki ve iletişiminin kopması, kendinden kaçmak, içinin sesine kulak tıkamak üzere bir hayat stili geliştirmesidir. Bugün kendinden kaçmak için türlü narkozlara müptela bir insan tipiyle karşı karşıyayız. Dördüncüsü, diğer insanlarla olan ilişki ve iletişim fukaralığıdır ki bu bir sonuçtur, diğer üç mahrumiyetin doğurduğu bir sonuç. Ünlü şair Hölderlin’in dediği gibi ‘Biz bir söyleşiye tutuşalı beri, anladık birbirimizi dinlemeyi’… Denge dediğimiz çatı bu dört esas üzerinde yükselir kanaatimce…

 

Basın ve medyada yer alan olumsuz içerikler, ortaya paranoyak ebeveynler çıkartıyor. Özellikle her gün ana haber programlarını izleyen bir birey, şiddetin tanımından ziyade gerçekliğine şahit oluyor. Bu durum bir süre sonra şiddet olgusunun normalleşmesine ve sıradanlaşmasına sebep olur mu?

 

Aşırı korumacı anne-babalık ve paranoyak ebeveynlik sendromu, sadece medyanın olumsuz içeriklerine indirgenemez. Birinci soruya verdiğim cevapta da olduğu gibi, ‘heykel destek üstünde benim ruhum desteksiz’ diyen şairin isabetle işaret ettiği gibi Allah’tan, doğadan, cemaatten, kendinden ve aslında diğerlerinden kopuk bir insanın ‘tedirgin varoluş’a mahkûm olmaması, paranoyaklaşmaması mümkün gözükmüyor. Bir başka açıdan, tek güvencesi maaşı olan, topraktan ve üretimden uzak, vahşi rekabet ortamında çocuklarını bu rekabetin avantaj sağlayan aparatları olarak gören, gelecek fikri ebede uzanmadığı için dünyada kurtuluş ve  istikbal arayan bir anne-baba için çocuklar bir dua ve terbiye vesilesi değil, birer dünyevi projedir. Projeler her an akamete ve zaafa uğratılabilir. Bu korku, aşırı korumacı, paranoyak ebeveynlerin psikolojik zeminidir, medya bu arsaya gecekondu yapan bir algı işgalcisidir. Bu tip ebeveynler ‘tatlı su balığı çocuklar’ yetiştirir. Bunları dereye salarsın ve anında boğulurlar. Sorumluluk verilmeyen çocuklar, pasif eğlence kültürünün köleleridir. Yokluğu, zorluğu bilmeyenler; sabrı, tahammülü, merhameti, paylaşmayı bilemezler. Bu durum acizlik, yetersizlik, can sıkıntısı gibi duyguları besler ve şiddete kapı aralayan duygular da bunlardır. Medya tek başına şiddet öğretmez, şiddete yatkın kişilik özelliklerine malzeme sunar, yol gösterir. İçteki cerahate neşter vurur ve pislik dışarı püskürür ve bu çıkan pislik etrafa bulaşır.

 

Toplumlar da hastalanır mı?

Bu sualiniz uzunca izahı gerektirdiği için, sizi iki esere yönlendirmekle iktifa ediyorum:

  1. Hasta Toplumlar, Robert B. Edgerton
  2. Sağlıklı Toplum, Erich Fromm

Selam ve dua ile…