SİNEMA

 KUR’AN’DAN KOPUŞUN ACI HİKAYESİ: RECM VE SORAYA’YI TAŞLAMAK

Cuma OBUZ

Soraya, Özgecan, Ferhunde, Emine Bulut ve tarih boyunca katledilen, şiddete maruz kalan tüm kadınların anısına…

 

Soraya’yı Taşlamak; bir filmden daha ötesi… Yaşanmış bir hikayenin acı ve acıtan tüm yönlerini derinden hissedeceğiniz bir yapıt.

 

Tarih, din veya tanrı adına işlenmiş cinayetlerin her dönem yaşandığı bir süreç olmuştur. Bu cinayetlerin şekli veya referans noktaları değişiklik gösterse de yaşanan zulümler, her dönemin kendi içinde sorgulanması gerektiğini ortaya koyuyor.

 

Özellikle din adına işlenen cinayetlere en güncel örnek; yaşadığımız toprakların önemli sorunlarından biri olan recm cezasıdır. Kur’an’da herhangi bir referansı olmayan bu cezanın uygulamada nasıl bir vahşete dönüştüğünü Soraya’yı Taşlamak filminde görebiliriz.

 

Öncelikle recm cezasının tarihi arka planına bir gözatalım…

 

Recm cezası; Yahudi literatürünün tarihe armağan ettiği önemli vahşetlerden biridir. Muhtemelen ilk olarak Antik Doğu toplumlarında yaşayan Yahudiler tarafından uygulanan bu ceza, soyun karışmasının önüne geçmek için benimsendiği bilinen bir durum. Gerek ataerkil yapı, gerekse toplumların ortak dini metinlerindeki sapmalar, bu cezayı acımasız şekilde uygulayarak nesilden nesile taşımıştır.

 

İslam literatürüne ilk olarak Medine döneminde Yahudilerle girilen diyaloglar sonucunda yerleşen  bu ceza, bugün dahi tartışmalı konular arasındadır.

 

Kur’an’da dayanak noktası yoktur

 

Şunu açıkça söylemek gerekirse birçok fıkıh aliminin tartıştığı recm cezasının Kur’an vahyinde hiçbir dayanak noktası yoktur. Aksine Kur’an zinanın cezasını birçok ayette net bir şekilde ortaya koymuştur. Bunun yanından ilim dünyasının hadislerden yola çıkarak ortaya attığı bu cezanın hadis kaynaklarındaki farklı ve çelişkili versiyonlarının olması şüpheleri ve tartışmaları daha da alevlendirmektedir. Son olarak İslam Hukukundaki “Şüpheli durumlarda had cezası uygulanmaz” ilkesi üzerinden bu vahşete kapı aralayan cezanın İslam ile bağdaşan hiçbir yanının olmadığını vurgulayalım ve Soraya’yı Taşlamak filmine mercek tutalım…

 

Filmin konusunun yaşanmış bir hikaye olması belki de en önemli özelliği… Çünkü özellikle bu toprakların insanını derinden etkileyen en önemli şeylerden biri yaşanmış gerçek hikayelerdir.

 

Soraya, henüz 14 yaşında iken ailesinin baskıları ile evliliğe zorlanmış bir çocuktur. Çocuk yaşta çocuk sahibi olan Soraya aslında ülkemizde de bir dönem yaşanmış olan ve halen yaşanan çocuk yaşta evliliklerin en acı hikyesi olmuştur.

 

İran’da yaşanan molla devriminin nasıl bir ataerkil yapı oluşturduğunu gözler önüne seren hikayenin kahramanı Soraya’nın hayatı, nihayetinde kendisinden nafakasız kurtulmak isteyen kocasının iftirası ile feci şekilde sona erecektir.

 

İran’ın bir köyünde geçen hikayede Soraya’nın iftiraya uğramasının ardından yaşanan yargı süreci de azgınlığın ve sapmanın boyutlarını gösterecektir. Bu filmde İslam’ı temsil makamında addedilen mollaların gücü ele geçirdiklerinde bırakın İslami değerleri en basit insani değerden bile nasıl uzaklaşacağını izleyeceksiniz.

Aslında Soraya; evinde, mahallesinde, köyünde ve çevresinde azgın ve sapkın dindarların çevrelediği ve yalnız başına olan bir kadın. Soraya’nın filmin finalinde yüzüne yediği her taş parçası, bu topraklarda kadın olmanın bedelidir. Soraya, sadece İran’ın bir köyünde değil, tarih boyunca dünyanın dört bir yanında haksızlık, zulüm ve işkence gören kadınların, kadın olma bedelini bir kez daha ödemiştir.

 

Tıpkı filmde Zehra’nın Muhtar İbrahim’e söylediği “Mut’aların (İran’da yaygın geçici nikah ile alınan kadınlar) kölelerden farkı yoktur. Bir canavarın geçici eşi olmak gibi…”

 

Zira filmde Soraya’ya mut’a nikahı dahi teklif edilmiştir. Fakat Soraya bunu kabul etmediği için lince uğramıştır. Eğer Soraya, Molla’nın veya başkasının tekliflerini kabul etmiş olsaydı; yaşayacaktı ama bir meta gibi kullanılarak… İşte Soraya, bu zihniyet ile mücadelenin de bedelini ödedi.

 

Hikayenin en can alıcı noktalarından biri de İslam adına yapılan recm cinayetinin ilk taşını Soraya’nın bizzat çocuklarına attırılmaya çalışılmasıdır. Daha da acı olan ise ilk taşı bizzat babasının atmasıdır. Soraya’nın çocuklarından birinin nefret dolu bakışları diğerinin ise merhametinden sürekli ağlaması bölgedeki eğitilmiş azman erkek ve bu erkek modelinin baskısından dolayı sessizleşen nispeten vicdanlı erkek modelini ortaya koymaktadır.

 

Filmin sinematografik açıdan eleştirilecek çok noktası olmasına rağmen hikayenin duygusal yoğunluğu ve karakterlerin orjinalliği bu eleştirileri ikinci plana itiyor. Özellikle oluşturulan tipolojiler ve karakterler, hem bir dönem İran toplumunu hem de hikayenin gerçek kahramanlarını bir hayli etkili bir şekilde yansıtmayı başarmıştır. Bu açıdan filmi, bir cast harikası olarak adlandırmak abartı sayılmaz.

 

Karakterlerin duyguyu yansıtmasındaki başarının altında yönetmen Cyrus Nowrasteh’in de payı büyüktür.

 

Şimdi filmin karakterlerinden bazılarını tek tek ele alalım;

 

Soraya Manutchehri: Henüz 14 yaşında evlendirilmiş, masumiyeti, iyi niyeti temsil eden bir tipoloji. İyi niyetinin ve çocukları için adanmışlığının bedelini canıyla ödeyen bir kadın.

 

Soraya’nın eşi Ali: Zevkine düşkün, para ve kadın zaafı olan bir koca. Eşinin taşlanarak öldürülmesi için elinden geleni yapan vahşi bir koca. Öyleki ilk taşı atamayan çocuklarının elinden taşı alıp kendisi atacak kadar gaddarlaşan bir insanlık garabeti. Film boyunca eşi Soraya’ya her türlü eziyeti ve baskıyı uygulayan bir erkek modeli. Ali karakteri, her toplumda yer alan bir tip…

 

Molla: İran’da yaşanan devrim sonrasında bir köye Molla olarak atanan bu tip, din adına yaşanan yozlaşmanın sembolüdür. Dini argümanları cürretkar şekilde kullanarak her türlü yolsuzluk ve cinayeti işleme yetisi olan bir karakter. Kur’an ile veya Peygamberin örnekliği ile zerre ilgisinin olmamasına rağmen siyasi yapıdan aldığı güç ile kitlelere hükmeden ve suni bir saygınlık kazanan din adamı tipolojisi. İran’daki mollalık sisteminin net eleştirisi bu tipleme üzerinden yapılmıştır. Aslında Kur’an’dan kopuşun toplumlara nasıl bir bela getireceğinini en net göstergesi. Her toplumda bulunan bu tip, dini kast sisteminin bir parçasıdır. Bu tipin kılık kıyafetine kadar aynısı birçok örneğini Türkiye’de de görmekteyiz.

 

Muhtar İbrahim: Devrim öncesi dönemde demokrat olan fakat mollaların yönetiminde kendi çıkarları gereği yapılan birçok haksızlığa göz yuman bu karakterin bazı bölümlerde vicdan muhasebesi yaptığı görülüyor. Bu tipoloji birçok toplumda var olan “hakikati bilen ama çıkarlarını hakikate önceleyen” karakterin yansımasıdır.

 

Zehra: Filmin en önemli karakterlerinden biri olan Zehra, zulme karşı başkaldırıyı, dini gerekçelerle yapılan haksızlıklara kafa tutmayı temsil ediyor. Tam da bu yüzden Molla tarafından deli veya meczup olarak adlandırılıyor. Zehra, film boyunca Soraya’nın en büyük destekçisi olmasına rağmen recm edilmesine engel olamıyor. Büyük bir acıya şahit olan Zehra, son çareyi köye gelen bir gazeteciye tüm hikayeyi anlatmakta buluyor. Gazeteciye tüm yönleriyle bu büyük vahşeti aktaran Zehra, Soraya’nın acı sonunu tüm dünyanın duymasına vesile oluyor. Zehra’nın film boyunca özellikle Molla’ya karşı verdiği mücadele Soraya’yı kurtaramasa da belki de yeni vahşetlerin olmasına engel olmuştur.

 

Köy halkı: Tüm yaşananlar gözlerinin önünde cereyan etmesine rağmen köy halkının Molla’nın din adına sarf ettiği sloganik namus söylemleri ile hareket etmesi ve bir kadını toprağa yarısını gömmek suretiyle taşlayarak katletmesi, o toplumun kitle/kütle psikolojisi ile hareke ettiğini gösteriyor. Köy halkının tutumu insanları bilgisiz/eğitimsiz bıraktığınızda vicdanlarının da nasıl kullanılabilir ve körelebilir olacağını ortaya koymuştur.

 

Bunların yanında Hashem, Muhsin ve gazeteci karakterleri de filmin önemli tipolojilerinden…

 

Sonuç yerine;

 

Başından sonuna kadar İran’da şeriat adı altında yaşanan haksızlıkları ve yozlaşmayı anlatan film, aslında İslam ümmetine ayna tutan bir yapıt. Şeriatın yanlış algılanması, Allah’ın hakkı olan hükümlerin keyfi nedenlerle gasp edilmesi, sonu vahşi bir ölümle biten bir cezanın Kur’an’da hiçbir dayanağının olmaması ve Kur’an’ın Meryem üzerinden mücadele ettiği ataerkil mantıkla kadınların İslam yönetiminde dahi ikinci sınıf varlıklar olarak görüldüğü bir portreyi acı bir hikaye ile birleştiren Soraya’yı Taşlamak, gerek senaryosu, gerek hikayesi, gerekse kurgusu açısından önemli bir yere sahip.

 

Ve bu film, Kur’an’dan daha Peygamber sonrası ilk dönemde başlayan kopuşun günümüzde nasıl bir  sapmaya dönüştüğünün en güncel örneği… Kur’an’ı veya dini argümanları kullanarak cinayetlerin işlendiği IŞİD de bu kopuşun ve sapmanın sadece bir ürünü…

 

Günümüzde yaşanan kadına şiddet olayları veya kadın cinayetleri de aslında Soraya’yı linç eden yanlış dini bilgi, sloganik inanç ve güç zehirlenmesinin birer sonucudur. Türkiye’de de sık sık karşılaştığımız kadın cinayetleri ne gerekçe ile olursa olsun vahşete kapı aralayan birer sebep… Bu açıdan çocuklarının gözleri önünde taşlanarak katledilen Soraya ile kızının “Anne lütfen ölme” çığlıkları arasında ölen Emine Bulut arasında pek bir fark yoktur. O gün İran’da vahşeti izleyen ve bizzat ortak olan kitle toplum ile bugün Emine Bulut “ölmek istemiyorum” derken yardım etmek yerine kamera görüntüsü alan kitle toplum arasında da hiçbir fark yoktur.

 

Sonuç olarak vahşet ve cinayet, tanrı veya din adına da olsa vahşettir cinayettir.