İlk günlerinde hicret bütün meşakkatine rağmen, bolluk, bereket, hareket, rahmet, imanın ve tevekkülün imtihanıydı. Şirk ve sömürü tarihinde onarılmaz bir kırılmaydı. Hicret, mümin bir insanın, kendisini yaşadığı coğrafyaya bağlayan tüm tabii ve beşeri bağlarından kopuşudur. Hicret, bir vicdan ayaklanmasıdır; eğer imanımın hayat hakkı yoksa, burada yaşamamın ne anlamı var? Belki de bu, bir vicdanın yaşama arzusu ile inanma isteği arasındaki tercihi veya empati yapmasıdır.

İlk nesil Müslümanlar’ın, Kur’an’ın indiriliş tarihine, Bedir gününün zaferine, Mekke’nin fethedildiği güne rağmen, Hicret’i takvimlerinin başlangıcı kabul etmeleri, ona verdikleri önemi ortaya koymaktadır.

Hicret’in 21. yılında Hz. Ömer’e (r), üzerinde şaban ayı yazılan ama hangi yılın şabanına ait olduğu bilinmeyen bir senet getirilmişti. Bu ve buna benzer başka olayların ve ihtilafların vukua gelmesinden olacak ki, bir tarih veya takvimin kabulü zaruri olmuştu. Meselenin görüldüğü gibi basit olmadığı, alınan kararın büyüklüğünde hissedilmektedir.

Hicretin aslı olan ‘Hecr ve hicran’ kavramları, insanın bedenle, dille veya kalp ile başkasından ayrılmasıdır: Kur’an’ı Kerim’de:

1.‘…onları yatakta yalnız bırakın’(Nisa; 4/34) âyeti, bedenle terk etmeye,

2- ‘Peygamber der ki: Ey Rabb’im! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk ettiler’ (Furkan; 25/30) âyeti, kalp ve dil ile terk etmeye,

3- Onların (müşriklerin) söylediklerine katlan ve onlardan güzellikle ayrıl’ (Müzzemmil; 73/10), ‘Kötü şeyleri terk et’ (Müddessir; 74/5), ‘ (Babası:) Ey İbrahim! dedi, sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!’ (Meryem; 19/46) âyetleri de beden, kalp ve dil ile terk etmeye örnek olarak verilebilir.

Muhaceret; başkasından ayrılmak ve onları terk etmektir (Enfal; 8/74, Haşr, 59/8, Nisa; 4/100).

Hicret, ‘bir yerin terk edilerek başka yere göç edilmesi’ anlamında kullanılır. Terim olarak genelde gayrımüslim ülkeden (dârulharp) İslam ülkesine göç etmeyi, özelde ise, Hz. Peygamber’in ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göçünü ifade eder. Medine’ye göç eden Müslümanlara Muhacir, onlara yardım eden Medineli Müslümanlara da Ensar denilmiştir (bkz. DİA).

Mekke’den Medine’ye hicret; sadece bir göç hareketi değildir. Bu kerteye gelinceye kadar geride Hicret’i besleyen bir sürecin olduğunu görüyoruz.

Hicret’i üç ana bölümde incelemek uygun olsa gerektir:

  • Hicrete hazırlık dönemi,
  • Hicret ibadetini yerine getirme esnasında karşılaşılan olaylar ve Müslümanlar’ın ortaya koydukları tavır,
  • Hicret’in sonuçları.

Tarihçiler, eğitimciler, mürşitler, siyasetçiler daha çok son iki bölüm üzerinde durmaktadırlar. Yapılan analizler, değerlendirmeler ve varılan sonuçlar pekâlâ doğrudur. Ancak tarihi yeniden mecrasına irca eden bu hareketin evveliyatı gözden kaçmaktadır. Halbuki Mekke’nin fethinden sonra Peygamber (s), ‘Muhacir, Allah’ın nehyettiğini terk edendir’ buyurarak Hicret’in ahlaki mahiyetine dikkat çekmiştir.

Bu yazımızda Hicret öncesi hazırlık dönemi üzerinde durmaya çalışacağız. Bu dönemi de birkaç başlık altında ele almak mümkündür:

a) İnanç ve ahlaki açıdan,

b) Eğitim ve terbiye zaviyesinden,

c) Davetin siyasi tavrı açısından.

a. İnanç ve Ahlaki Açıdan Hicret

Kur’an’ın ilk inen âyetlerinde Hicret’in emredildiğini görüyoruz:

‘Ey bürünüp sarınan (Resûl’üm)! Kalk ve (insanları) uyar. Sadece Rabb’ini büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeyleri terk et. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabb’inin rızasına ermek için sabret’ (Müddessir;1-7) âyetleri inanç ve ahlakın temellerini atmaktadır.

Her türlü tarifin üstünde bir etkinlik ve güzellikle gelen bu emir ve nehiylerin içinden biri de ‘ver-rucze fehcur’ âyetinde buyrulduğu gibi, ‘her türlü pisliği/er-ruczu’ terk etmektir. O halde  ‘rucz’ nedir, onu terk etmek ne anlama gelmektedir?

Rağıb’ın; ‘R-C-Z’ maddesinde kaydettiklerini şöyle özetlemek mümkündür: Rcz kelimesinin asıl anlamı titremektir. Rucz; puttur. Bazıları ise onun günahtan kinaye olduğunu söyler. Yüce Allah günahı, varacağı sonuçla isimlendirmiştir.

‘Ricziş-şeytan‘ ise; şehvettir. Bazıları bununla şeytanın çağırdığı küfür, iftira ve fesat gibi şeylerin kastedildiğini söyler (Rağıb, Müfredat).

İbnul-Munzur ise ricz’i; maddi, manevi pislik ve azap, rucz’u da putlara kulluk etmek yani şirk koşmak şeklinde ifade eder (Lisanu’l-Arab).

Müfessirler bu kelimeye şirk, put, putlar, anıtlar, heykeller, azap ve pislik anlamı da vermişlerdir.

Kur’an’da bu kavram; Lut’un (as) kavmini helak eden azaba (Ankebût; 29/34), Firavun ve kavminin üzerine çöken felaketlere (Araf; 7/134-135), İsrailoğulları’nın içindeki zalimlerin Allah’ın kelimelerini değiştirmelerinden dolayı uğradıkları azaba (Bakara; 2/59, Araf; 7/162), Allah’ın âyetlerini inkâr eden (Casiye; 45/11) ve Allah’ın âyetlerini âciz düşürmeye çabalayanların başına gelecek pislik azabı (Sebe; 34/5) anlamlarında kullanılmıştır. Dikkat edilirse suçluların, inanç ve eylemlerinin cinsinden bir ceza ile cezalandırıldıklarını görüyoruz.

‘Her türlü pisliği terk et’. Razi; bu âyetin her türlü ma’siyetten sakınmanın farz olduğuna işaret ettiğini, aynı zamanda ‘mekarim-i ahlak/güzel huylar’ hususunda efradını câmi, külli ve genel bir ifade olduğunu vurgular (Tefsir-i Kebir).

Mevdudi ‘her türlü pisliği’ şöyle açıklar:  ‘Akidedeki pislik, düşüncedeki pislik, ahlaki pislik, ameldeki pislik, beden ve elbisedeki pislik ve yaşantıdaki pislik vs. yani çevrende, toplumda her türlü pislik yaygın haldedir, işte bundan kendini temiz tut. Kimse,  ‘Bu, başkasına bir şey anlatıyor ama kendisi bile yaşantısında bu pisliklerden arınmış değil’ dememelidir. Bu yüzden senin yaşantında bütün bunlardan hiçbir iz bile bulunmamalıdır’ (Tefhimu’l-Kur’an).

Kutub âyetle ilgili şunları kaydetmektedir: ‘Peygamber (s), peygamberliğinden önce bile müşriklikten ve azaba çarpılmayı gerektiren iğrençliklerden uzak durmuştur. Sağlıklı fıtratı, bu tür sapıklığı, böylesine lekeli bir inanca kapılmayı, bu çeşit ahlaki bozuklukları ve kirli gelenekleri reddetmişti. Onun hiçbir cahilliye uygulamasına katıldığı görülmemiştir. Neden öyleyse o’na bu direktif veriliyor? Amaç barış ve uzlaşma kabul etmez bir farklılığı, bir saf ayrımını açık açık duyurmaktır. Çünkü İslam ile müşriklik hiçbir noktada buluşmayan iki ayrı yoldur. Bunun yanı sıra bu direktifle söz konusu iğrençliğin kirinden uzak durma yönünde duyarlı bir bilinç oluşturma amacı güdülmüştür (Fi Zilali’l-Kur’an).

Esed de Hicret’le ilgili âyetlere düştüğü dipnotlarda ısrarla Hicret’in ahlaki yönüne dikkat çeker. Ona göre Hicret’in iki anlamı vardır: Biri tarihi, yani Hz. Peygamber’in ashabıyla hicreti, diğeri de dini ve ahlaki muhtevası olan hicrettir. Mekke’nin fethinden sonra Hicret, kötülük yurdundan iyilik yurduna ruhsal göç olarak devam etmektedir. Başka bir deyimle ‘Şeytandan Allah’a hicret etmeyen’ mümin olamaz’ (Kur’an Mesajı). Yazımızın başlığını üstadın bu yaklaşımından aldık.

Ayrıca Bedir günü için, ‘ O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu’ (Enfal; 8/11) buyurulmaktadır.

Şeytanın pisliği, başlayacak savaş nedeniyle şeytanın onların zihinlerinde yaratmaya çalıştığı korku ve karışıklıktır. Şeytanın insanı davet ettiği her türlü günah ve fesattır…  Müslümanlar, Kureyş’in ordusu yerine kervanını istiyorlardı. Evlerinden de bu maksatla çıktıkları için sayı ve teçhizatlarının yetersizliğini ileri sürüyorlardı.

Bedir kuyularını Kureyş işgal etmişti. Susuzluk nedeniyle maruz kaldıkları maddi ve manevi kirlerini gideremedikleri için şeytan onlara vesvese veriyordu.

Hicret öncesinde ve sonrasında ‘ricz’in devam ettiğini görüyoruz. Bunu terk edebilmenin en güzel vesilesi, Müddessir Sûresi’nde emredilenlere sarılmak, nehyedilenlerden sakınmaktır.

Ali Şeriati, hicretin diğer türlerinin dışa yönelik olmasına karşılık bu hicret türünün tamamen içe dönük olduğunu kaydeder.

Kendisinden Hicret ile ilgili bir yazı yazması istenen Şeriati, Kur’an’da hicret âyetlerini inceledikten sonra, hicretin sadece bir göç olmadığını, tersine namaz, cihat, hac gibi eyleme dönük dini bir hüküm olduğuna inandığını dile getirirken, beş çeşit hicret olduğunu tespit eder. Özetle bunlar:

1-Sorumlu, misyon yüklü insanın hicreti. İnancın ve insana ait olanın yok edildiği kapalı ve gayri insani bir toplumdan azınlık bir grubun hicretidir.Özgür bir coğrafyada güç kazanıp dönmek üzere Hz. Peygamber’in ve ashabının hicretidir.

2-Toplumdan yana ümidi olmayanların hicretidir. Mevcut koşullarda kalmaya devam ederlerse sapmak ya da mevcut koşulların elinde bir alete dönüşme endişesiyle Ashab-ı Kehf’in hicretidir.

3-İlmi hicrettir. 11’den fazla âyetin, ‘Yeryüzünde gezin, tarihin ve geçmişin kalıntılarını görün, geçmiş ümmetlerin öyküsüne bakın’ uyarısını düşünmek gerekir. Bilim adamları alışageldikleri kütüphane ve ders odalarını terk etmedikçe, ancak eskileri nakletmekle, bilinenleri tekrarlamakla meşgul olurlar.

4- Tebliğ ve iletişim maksatlı hicrettir.

5- İnsanın kendi benliğinden, benliğin bağından ben’e doğru hicret etmesidir. Bu hicret psikolojik, enfüsi, içe dönük ve zâtidir.

Hicret’i ve Muhacirler’i konu edinen âyetlerin genelde ‘iman-hicret ve cihat’ terkibinde geldiğini, hicretin iman ve cihadın ortasında gelmesinin hikmetini merak eden Şeriati, imandan sonra hemen cihadın emredilmediğine, cihadın Hicret’ten sonra emredildiğine dikkat çekmektedir (Şeriati, Hz.İbrahim’le Buluşmak).

Merhum Aliya İzzet Begoviç de Hicret’in hangi yanını özellikle ön plana çıkarmak gerektiğini sorgular.

Ona göre güneşin âleme doğması ne ise, Hicret de İslam tarihinde aynıdır. İslam Mekke’de tanyeri olarak doğdu ise de gün aydınlığı Medine’de ortaya çıktı. O zamana kadar manevi hareket olan İslam, Hicret’le beraber toplumsal birliğe dönüşerek, toplum, organizasyon ve devlet olmaya başladı.

Mekki ve Medeni âyetleri anlama açısından Hicret, Mekke ile Medine arasında bir bağ, bu yolda bir iz, ancak bu ikisi birden İslam dediğimiz şeyi yapan, bu iki dünyaya gözlem fırsatı sunan yüksek bir tepedir.

Mekke’yi terk ederken onlar manen güçlü, madden zayıftılar; Mekke’ye döndüklerinde artık fiziksel olarak da güçlüydüler.

Bu hadise üzerinde ne kadar dursak da dış ve tarihi tarafı kadar insani yönü de dikkatimizi çekmektedir (Aliya, İslam Deklarasyonu, 121).

Hz. Peygamber(as), ‘Müslüman, Müslümanlar’ın elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir, Muhacir ise, Allah’ın nehyettiği şeylerden uzaklaşan ve onları terk eden kimsedir’ (Buhari; İman, 4) buyurmaktadır.

Allah Teala münkerden, her türlü fahişelik ve fuhşiyattan, her türlü azgınlık ve haddi aşmaktan nehyediyor. Muhacirîn’i ve Ensar’ı en güzel şekilde izlemek de bu değil midir? Münkerin kirlettiği bir vicdana veya nefse muhalefet edip ondan ayrılmak gerekir. Hayata, dünyaya, geleceğe Muhacir gibi bakabilmelidir.

b)Eğitim ve terbiye açısından

Hz. Peygamber (as), daha vahye ilk muhatap olduğunda, Varaka b.Nevfel, kavminin onu şehrinden süreceğini haber verirken, bütün peygamberlerin siretinde hicretin olduğunu haber veriyordu.

‘ Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir’ (Hud; 11/120).

Kur’an, peygamberlerin hayatlarından çeşitli kesitler verirken amaçladığı hedefi de açıkça ortaya koymaktadır. Bu kesitlerden bir tanesi de hemen hemen bütün peygamberlerin hayatında hicretin -öncesi ve sonrasıyla- var olmasıdır. Ara başlıklarla şunları hatırlamakta fayda vardır.

Nuh’un (as) hicreti, akması da durması da Allah’ın emriyle olan gemiye binerek bulunduğu mekândan Cudiye olmuştu.

İbrahim’in (as) babası, inancından dolayı, kendisini uzun bir süre terk/fehcurni etmesini istemişti.

Kavmi putlarına sahip çıkabilmek için onu ateşe atarak kurtulmak istediler, ancak Allah ateşi İbrahim’i yakmaktan menetmişti. Bu olaydan sonra İbrahim: ‘Ben Rabb’ime muhacirim’ demiş ve yola çıkmıştı. Allah kendi rızası için yollara düşenlere bol ve bereketli yerler hazırlamıştı. Ona salih evlatlar ve torun vermişti. Mısır’a, Kenan’a, Filistin’e ve Mekke’ye hicret etmişti.

Yusuf (as), saraydan zindana hicret etmişti. Çünkü saray ortamı onun dini ve ahlaki duygularını buharlaştırmak istiyordu. Sarayla beraber her türlü konforu da terk ediyordu. Allah ona yetki verdi; bu vesile ile Yakup (as) ile çocukları Yusuf’a (as)/ Mısır’a hicret ettiler.

Musa (as), Mısır’dan önce Medyen’e hicret etmiş, sonra da Harun (as) ile Mısır’dan Tih çölüne hicret etmişti.

İsa (as) da, israiloğulları’nın red ve inkârını iyice hissedince havarilerine, ‘Allah’a giden yolda yardımcılarım kimlerdir?’ diye sormuştu. Onlar da, ‘Biziz Allah’ın yardımcıları’ demişlerdi.

Nuh (as) gemiye binerken, İbrahim (as) ‘Ben Rabb’ime muhacirim’ derken, Musa (as) Mısır’dan çıkarken, İsa (as) ‘Allah’a giden yol’ derken, Allah Teala’nın kendisine hicret edenler için daima bir sığınak olduğuna dikkat çekiyorlardı. Bu çıkışı kimse kapatamaz, O’nun muhacirlere vaat ettiği maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi ihsanını da kimse engelleyemez. Bu Allah’ın koyduğu bir yasadır: ‘Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde çok yer de bulur, genişlik de bulur. Ve kim Allah’a ve Peygamber’e hicret etmek maksadıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, muhakkak ki onun mükâfatı Allah’a aittir, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir (Nisa; 4/100).

Hicretlerinden sonra her bir peygamber ve ashabı bu vaadi, hak ve gerçek olarak buldular.

Ashab-ı Kehf, kralın baskıları altında eriyip yok olmamak için mağaraya hicret etmişlerdi.

Birçok peygamber de kavmi tarafından sürülmekle tehdit edilmiş, inkârcılara azap gelmeden önce orayı terk etmişlerdir.

Bütün bu misaller bize şunu öğretmektedir: Kitabın birçok sûresinde parça parça anlatılan bu tecrübeler, o gün Müslümanlar’ı hicrete hazırlıyordu. Büyük hicretten önce de Hz. Peygamber’in (s), ashabını Habeşistan’a hicrete yönlendirdiğini görmekteyiz.

Hz. Peygamber’in de dini tebliğ edeceği güvenli bir mekân arayışında olduğunu, civardaki kabile reislerine bunu teklif ettiğini, hiç kimsenin bu sorumluluğu yüklenmeye yanaşmadığını, böyle bir ümit ile Taif’e gittiğini, oradan da hüsnükabul görmediğini kaynaklarda okumaktayız.

c) Davetin siyaseti açısından

Müzzemmil Sûresi’nin ilk âyetleri de hicrete hazırlamak üzere Hz. Peygamber’in ve ashabının iç dünyasına ve dış çevresine karşı sürekli hicret halinde olmasını emretmektedir: ‘ Ey örtünüp bürünen (Rasûl’üm)!  Birazı hariç, geceleri kalk namaz kil. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt. Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı tane tane oku. Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz. Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraate daha elverişlidir. Zira gündüz vakti, sana uzun bir meşguliyet var. Rabb’inin adını an. Bütün varlığınla O’na yönel. O, doğunun da batının da Rabb’idir. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O’nun himayesine sığın. Onların (müşriklerin) söylediklerine katlan ve onlardan güzellikle ayrıl’ (Müzzemmil; 73/1-10).

Hecr-i Cemil, kalben ve fikren onlardan uzak durup yaptıkları işlerde onlara uymamakla beraber kötülüklerine karşılık vermeye kalkışmayıp hoşgörü, idare ve güzel ahlâk ile güzel bir muhalefet yapmaktır. Bunun benzeri, “Onun için sen kendilerine aldırma, onlara öğüt ver” (Elmalılı Tefsiri).

Rağıb; ‘c-m-l’ maddesi için “‘cemal’ çok güzel olmaktır” der. Bu da iki şekilde olur:

Birincisi, insana mahsus olup gönlünde, bedeninde veya işlerinde sergilenen güzelliktir.

İkincisi, kendisinden başkasına ulaşan güzelliktir (Rağıb, Müfredat).

‘Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma’ (En’am; 6/68).

‘ O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir (Nisa; 4/140).

‘Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) “Selam!” derler (geçerler) (Furkan; 25/63).

‘(O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karsılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler’ (Furkan; 25/72).

Beşeri münasebetler zaviyesinden burada zikrettiğimiz birkaç âyetin bize telkin ettiği hareket tarzı, insanlardan uzaklaşıp inzivaya çekilmek değildir, tam tersine onurlu bir tavırdır. Muhatabımızın inancı, sosyal ve ekonomik düzeyi ne olursa olsun tavır hep aynı olmalıdır. Karşımızdaki kişinin/kişilerin seviyesizliği bize soylu tavrımızdan irtifa kaybettirmemelidir. Kavgalı ve alıngan bir şekilde ayrılmak davamızın ve davetimizin ilkelerini enaniyetimize feda etmek olur. Hz. Peygamber (sav), bütün beşeri münasebetlerinde bu ilkelere en güzel şekilde uyduğu gibi onun Medine’ye hicreti de farklı olmuştu.

Hz. Ömer (ra), hicret edeceği zaman; kılıncını, yayını kuşanmış; tavaftan sonra Kureyş’e, ‘Kim karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak istiyorsa şu vadide karşıma çıksın’ diyerek meydan okumuştu. Hz. Peygamber’in (as) cesareti binlerce Ömer’in cesaretinden daha fazla olduğu halde, o en güçlüsünden en zayıfına, kıyamete kadar her seviyedeki insanın örnek alacağı bir insan gibi hicret etmişti.

Bu kısımda üzerinde durulması gereken husus, Allah’ın âyetlerinin ciddiye alınmadığı meclislerde tavır almaktır. Hiçbir şey olmamış gibi durumu idare etmek, haksızlığın karşısında dilsiz kesilmek, malayani ortamları paylaşmak imanın onuru ile bağdaşmaz. Ancak bu ortamlara tavır koyarken İslam’ın ilke ve esaslarını kişisel zaaflarımıza feda etmemeliyiz. Vakar ve cesaretle yanlışın adını koymak ve ‘hakka’ şahitlik etmek gerekir.

Müslüman, imanının refleksi ile günah ve isyan ortamına eliyle veya diliyle müdahale edemediği takdirde en azından orayı terk etmelidir. Böyle bir durumda ortam değiştirerek hem muhalefetimizi belirtmeliyiz hem de nefsimizi daha büyük terklere/hicretlere hazırlamalıyız.

Sonuç

Her yıl yeniden idrak etmekte olduğumuz hicret mevsimini bütün bir ömrümüze yayarak, hem nefsimizin derinliklerine doğru hem de benliğimizden çevremize doğru sürekli hicret halinde olmalıyız. Bunu başarmak için de güç ve iktidar sahiplerinin ‘mahcur’ bıraktığı kitabın rehberliğinde Kitab’ın Sahibi’ne hicret edelim: ”Şu halde, kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ardından ona kavuşan kimse, (sırf) dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (azap için) huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?” (Kasas; 28/61).

RAMAZAN BEYHAN