A- Şehâdet-Şâhid

Sözlükte şehâdet/şehîd

Şehîd kelimesinin aslı ‘şehide’ ve onun masdarı olan ‘şehâdet’ fiilidir. Bu da sözlükte; “bir olaya şahid olmak, bildiğini söyleyip tanıklık etmek, bir yerde hazır bulunmak, bir şeyin iç yüzünü bilmek, haber vermek, muttali olmak, sözle ifade etmek ve bilmek.” anlamlarına gelir. (R. el-Isfehânî, el-Müfredat: 392).

Şehîd, bu fiilin fail-özne kalıbıdır. Kesin olarak bilen, bildiğini haber verme konusunda kendisine güvenilen, şehâdeti güçlü kimse demektir. Aynı kökten gelen şâhid de fail/özne kalıbındadır ve ‘şehide’ fiilindeki anlamların hepsini yapan demektir.

Arapça gramerinde feîl kalıbı, sıfat-ı müşebbehe kalıbı olmakla birlikte bazı kelimeler mübalağalı ism-i fâil kalıbında kullanılabilir. Bu da çokluğu, yoğunluğu, daha fazlalılığı ifade eder. Özellikle Allah’ın bazı isimleri bu kalıptan gelir. Mesela, er-Rahîm, el-Kerîm, el-Kadîr, el-Alîm, el-Habîr, el-Azîz, eş-Şehîd, gibi.

Şâhid, bir şeye tanık olan, bir olaya tanıklık eden, bir şeyin yanında hazır olan ise, şehid, bütün bunları daha güçlü bir şekilde yapan demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab: 8/151-153).

Kur’an’da şehâdet

Şehide fiili Kur’ân’da fiil ve çeşitli türevlerde 160 defa geçmektedir. Bu türevlerden en çok kullanılanı, ‘şehîd’ (çoğulu: şüheda) ve ‘şâhid (çoğulu: şahidîn/şahidûn: tanık olan, gözleyen), ‘meşhûd’ (gözlenen, tanık olunan), ‘istişhad’ (tanıklık, gözleme, görerek bilip öğrenme) kelimeleridir.

‘Şehâdet’ kelimesi farklı kullanım yerlerine göre Kur’an’da, hazır olma, açık belirti, bizzat görme, şahidlik yapmak, yardım etme manalarında kullanılmıştır. Türkçede kullanılan ‘şâhid/tanık olmak’, ‘şehâdette bulunmak’ bu anlamdadır.

Said Havva’ya göre Kur’an, “şehide” kökünden türeyen farklı kelimeleri üç temel anlamda kullanmıştır. Bu kelimenin ilk anlamı gözlemek ve algılamaktır. Mutaffifîn Sûresi’nin 21. âyetinde bu anlamda geçmektedir. İkinci anlamı, şehâdet etmek, tanıklık yapmaktır. Pek çok âyette bu anlamda kullanılıyor. Üçüncü anlamı ise yemin etmektir. Münafıkûn Sûresi’nin 1. âyetinde olduğu gibi. Bu her üç anlamın arasında sıkı bir ilişki vardır. İnsanlık şâhidlik ederken yemin eder ve bir şeyi görünce de şâhidlik eder. Bir kimse Kelime-i Şehâdeti söylerken (eşhedü derken) şu üç manayı kastetmesi gerekiyor:

Allah’tan başka Tanrı olmadığını hem aklı hem de kalbi ile algılamak ve görmüşçesine bilmek. Bu bilgi ve algıyı dille ifade etmek. Bu ifadenin, tıpkı hakkında yemin ettiği şeyler gibi kesin ve tereddütsüz olması kastetmek. (S. Havva, İslâm 1/32).

‘Şehâdet ve şuhûd’ Kur’an’da ‘ğayb’ın karşıtı olarak kullanılıyor. ‘Şehâdet’ veya ‘şuhud’; bir şeyi yerinde ve yanında gözlemektir. Bu gözlem kafa gözüyle olabileceği gibi kalp gözüyle de olabilir.

Mü’min bir kimse bünyesine yerleştirilen şuur ve kabiliyetle elde ilim ve düşünce sayesinde varlığı/eşyayı tanır. Bu eşya ister şehâdet âleminde olsun, isterse gayb âleminde olsun, fark etmez. Zira bu tanıma (ma’rifet) onu Yaratıcıya götürecektir. Bu da bir ‘şehâdet’ olayıdır. Yani Allah’ın kendi varlığının delili olarak yarattığı eşyanın ve onun üzerindeki Allah’ın tasarrufuna/müdahalesine ‘şâhidlik’ etmektir.

Güçlü bir iman marifeti, marifet de mü’mindeki basireti artırır. Basireti artan bir iman sahibi, âlemdeki Allah’ın ‘şâhidlerini’ daha iyi anlar. Varlıktaki ‘şâhidlerin’ farkına varmak kişiyi gerçek ‘şehâdet’ etmeye ulaştırır. Mademki âlemdeki canlı cansız, yerde ve gökte olan her şey, kendi lisan-ı haliyle kendini yaratanı ve sahibini tanıyor, O’nun Rabliğine şâhidlik ediyor; öyleyse aklı başında, şuurlu bir varlık olan insana düşen de tıpkı evrendeki şeyler (eşya) gibi şâhidlik mertebesine ulaşmaktır. Onlarla birlikte ‘şâhidler’den olmaktır. (Mâide 5/83, Âl-i İmran 3/53).

Kıyamette kulak, göz, dil, el, ayak ve derilerin kişinin aleyhinde konuşmalarına, yaptığı kötülükleri söylemelerine (Fussilet 41/20-21, Nûr 24/24, Yâsîn 36/65), kâfirlerin küfürlerini ikrar etmelerine de (En’âm 6/130) şehâdet denilmiştir.

Kur’an’da şâhid kavramı

Şâhid, bir olayın meydana gelişini gören kimse, tanık demektir. Şâhid, Kur’an’da tekil ve çoğul olarak (şahidûn-şahidîn) 16 âyette geçmektedir. Bu kullanımların çoğu Türkçede kullandığımız şahidlik/tanıklık anlamındadır. (Hud 11/17, Yusuf 12/26, Ahkaf 46/10, Kasas 28/44, Saffât 37/150).

Şâhid aynı zamanda şehadet getiren, Allah’tan gelenlerin hak olduğuna yürekten tanıklık eden ve kabul eden, ‘eşhedü’ diyen mü’mindir. Onlar tıpkı Hz. İsa’ya inanan havariler gibi dua ederler. (Mâide 5/83, Âl-i İmran 3/53).

Hz. İsa’dan gökten bir sofra indirmesini isteyen Havariler, bunun gerekçesini “Şâhidlik yapanlardan olalım” şeklinde açıkladılar. (Mâide 5/113).

Hz. Muhammed’in peygamberliğini hem daha önceden gönderilmiş tahrif edilmemiş Tevrat hem Kur’an hem de diğer şâhidler (mucizeler) desteklemektedir. (Hûd 11/17).

Kâfirler inkârlarına kendileri bizzat şâhidlik ederler. (Tevbe 9/17).

Hz. İbrahim kavmine, Rablerinin gökleri ve yeri yaratan Allah olduğunu söyledikten sonra: “… Ben buna şâhidlik edenlerdenim” diyordu. (Enbiyâ 21/56).

Bir âyette Hz. Muhammed’e, Hz. Musa’ya vahiy gelirken bu olaya bizzat şâhid olmadığı, onunla ilgili sadece Allah’ın bildirdiğinden başka haber kaynağı bulunmadığı hatırlatılıyor. (Kasas 28/44).

Kur’an şahidlik olayına ‘şehide’ fiilinin çeşitli kalıplarını kullanarak yer veriyor. Bu kullanımların hemen hepsinde insanın şehâdetinden, tanıklık yapmaktan, bir şeye bizzat şâhid olmaktan, bir şeyin doğruluğundan emin olmaktan söz ediliyor.

Hz. Muhammed’in şâhid oluşu

Kur’an Hz. Muhammed’i (sav) de ‘şehîd’ veya ‘şâhid’ sıfatıyla anıyor. O, hem kendi ümmeti için, hem bütün insanlar için bir ‘şâhid’ olarak gönderilmiştir. Hz. Muhammed’in insanlığa bir şâhid olarak gönderildiği üç âyette vurgulanıyor.

 “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şâhid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” (Ahzab 33/45. Bir benzeri: Fetih 48/8).

“Bakın [ey insanlar!] Firavun’a bir elçi gönderdiğimiz gibi size de karşınızda hakikate şâhidlik yapacak bir elçi gönderdik.” (Müzemmil 73/15).

Hz. Muhammed nasıl bir ‘şâhid’ ise, O’nun ümmeti de insanlar üzerine bir şehîdler (tanıklar) topluluğudur. Kur’an bunu ‘şehîd’in çoğulu olan ‘şühedâ’ kelimesiyle ifade ediyor. (Bakara 2/143).

Şâhid, tanık anlamına, hayatını imanına şahit kılan ve çağına şâhid olan” anlamına geldiği gibi, ‘örnek, model’ anlamına da gelir. (M. İslâmoğlu, Meal: 54).

Allah’ın şâhid olması

Allah kendisini ‘şâhid’ olarak da niteliyor.

“Ve Davud ile Süleyman[ı da an]. Hani bu ikisi, bir topluluğa ait koyun sürüsünün geceleyin girip otladığı bir ekin hakkında hüküm vereceklerdi ve Biz de onların bu hükümlerine tanık (şâhid) idik.” (Enbiyâ 21/78).

“Ve O [her şeye] tanıklık eden (şâhid) ile [O’nun tarafından] tanıklık edileni (meşhûd)!” (Burûc 85/3).

Bu âyette geçen ‘şâhid’ kelimesini tefsirciler çok farklı anlamışlardır. Kimilerine göre buradaki şâhid Allah, meşhûd yaratıklardır. Kimilerine göre şahid Hz. Muhammed, meşhûd onun ümmetidir. (Taberî, Tefsir: 12/522 Kurtubî, Tefsir: 3287, İbnu’l-Cevzi, Zâdu’l-Mesîr: 1531).

Allah kendi varlığına bizzat kendisi ‘şehâdet’ ediyor. Aynı şehâdeti melekler ve ilim sahibi kimseler de yaparlar. Diğer insanların da bu şehâdete katılmaları işin tabiatı gereğidir. (Âl-i İmran 3/18).

Peygamberlerin kendilerine yüklenilen görevi kabul etmeleri üzerine … Allah: O halde şâhid olun; ben de sizinle birlikte şâhidlik edenlerdenim.” buyurmuştu. (Âl-i İmran 3/81).

B- Şehîd Kime Denir?

‘Şehîd’ kelimesi Kur’an’da otuz altı yerde tekil, bir yerde ikili (şehideyn), on sekiz yerde de çoğul olarak ‘şühedâ’ şeklinde geçmektedir. Tekil olarak Allah, peygamberler, Hz. Muhammed ve bazı insanlar hakkında kullanılıyor. ‘Şüheda’ şeklinde çoğul olarak gelen yerlerde şâhid, bir yerde hazır bulunan, yardımcı ve hakikate bütün benliği ile şâhid olan mü’min manasında kullanılıyor. Değil mi ki mü’min, Kelime-i Şehâdete/vahiyle gelen hakikate bütün benliği ile şâhidlik eden, doğruluğundan emin olan demektir. (Nisa 4/135, Mâide 5/8, Bakara 2/133, 282, Nûr 24/4, 6, 13, Kehf 18/51).

Şehîd, iki âyette de tıpkı şâhid gibi model örnek anlamında kullanılıyor. (Bakara 2/143, Hac 22/78).

Önceki toplumlardan aşırı suçlu olanlara hak ettikleri cezaların verilmesinde aklını kullananlar için ibretler, dersler vardır. (Kaf 50/36-37). Âyette ‘şehîd’ kelimesi kullanılıyor. Bunu, “konuya bütün dikkatini veren” şeklinde anlamak mümkün. Çünkü selim bir akla, sağlıklı bir gözlem ve bilgiye sahip olanlar şüphesiz bunlardan kendileri için ders çıkarırlar. Şâhid ve ğayb birbirinin karşıtıdır. Vahye kulak verip onu anlayanlar, onun haber verdiği gaybi bilgileri görür gibi olurlar. Bu da onları şâhid (şehîd) kılar. Tefsirci Mücahid; “Akleden kalbin şehîd olması onu anlamasıdır.“ der. (M. İslâmoğlu, Meal: 1037).

Buna göre şehîd aynı zamanda şâhidlik yaptığı vahyi bilgileri anlayan demek olur. Zira o, onların doğruluğundan emindir ve buna benliği ile şahadet emekte, onu selim aklıyla kavramaya çalışmaktadır.

Allah’ın ismi olarak şehîd:

Allah’ın güzel isimlerinden (Esmau’l-Hüsna’dan) biri de ‘eş-Şehîd‘tir. Kendisinden hiç bir şey saklanamayan, her şeye şâhid ve hiç bir şeyi unutmayan demektir.

Şâhid olma, bir şeyin bizzat yanında hazır olmayı hatırlatır. Allah ğaybı ve gizli-açık her şeyi bilmesiyle ‘el-Alîm: bilen’, her şeyden haberdar olmasıyla ‘el-Habîr-haberi olan’, açık ve ğayb olan şeylere şahit olması açısından da ‘eş-Şehîd’tir.

Aslında Allah her şeyi bilir ve her şeye mutlak anlamda şâhidtir. İnsanlar bir şeyi ancak ona ulaştıkları, o şey kendileri için hazır olduğu zaman bilirler, ona şâhidlik ederler. Allah ise, insanlar için hazır olmayan, insanların bilmediği her şeye ‘şâhid’ olan, onları olduğu gibi bilendir.

‘Şehâdetin’ en büyüğü Allah’a ait olandır. Bu, O’nun tarafından yaratılan ve bilinen ya da O’nun bildirdiği şeylerdir. (En’am 6/19). Allah hem ‘şehâdet’ alemini hem de ‘ğayb’ alemini bilir. O, hepsinin şâhididir. (Secde 32/6, Zümer 39/36, Haşr 59/22).

Kur’an’da yirmi âyette çeşitli formlarda Allah’ın eş-Şehîd olduğu vurgulanıyor.

Altı âyette; “Allah her şeye ‘şehîd’tir/şâhidtir.” (Hac 22/17, Sebe’ 34/47, Nisa 4/33, Ahzab 33/54, Mücadele 58/6, Burûc 85/6).

Bir âyette “Rabbinin her şeye şehîd (şâhid) olması yetmez mi?” (Fussilet 41/53).

Beş âyette “şehîd’ olarak Allah yeter.” (Nisa 4/79, 166, Yunus 10/29, Ra’d 13/43, Fetih 48/28).

Dört âyette “Allah benimle sizin aranızda şehîdtir. (En’am 6/19, İsra 17/96, Ankebût 29/52, Ahkaf 46/8).

Bir âyette “Allah onların yaptığı her şeye şâhidtir.” (Yunus 10/46).

Ve bir âyette “Allah sizin yaptıklarınıza şâhid iken…” (Âl-i İmran 3/98) şeklinde geçmektedir.

Allah bir âyette de kendisi hakkında çoğul olarak ‘şâhidîn: şahitler’ demektir. “Biz onların hükümlerine ‘şehîd-şâhid’ler idik.” (Enbiyâ 21/78).
Allah, insana göre gayb olan âlemin de, insanın algılayabildiği veya ulaşabildiği âlemin de şehîdi’dir. Her şey O’na göre bilinendir. Zira zaten her şeyi O yarattı. O her şeyi bilir ve görür. (Bakara 2/181, 224, Âl-i İmran 3/34, 121). Âlemde hiç bir şey O’na gizli değildir. (Âl-i İmran 3/5). Bu, O’nun eş-Şehîd oluşunun varlık üzerindeki tecellisi, yansımasıdır.

Allah, âfakta (dış âlemde) ve enfüste (insan bünyesinde) bulunan âyetlerini insana göstereceğini belirttikten sonra, kendisinin her şeye şehîd (tanık) olduğunu haber veriyor. (Fussilet 41/53).

Allah’ın ‘eş-Şehîd’ isminin mü’minler üzerindeki tecellilerinden birisi de onlara ‘ihsan ve takva’ şuurunu kazandırmasıdır. Her şeye şâhid olduğunu söyleyen Allah, insana, onun şah damarından daha yakındır. (Kaf, 50/16). Öyleyse insan sürekli bu tanıklığın kontrolü altındadır. İman edenler bu gerçeği bilerek devamlı en iyi ameli, devamlı en güzel kulluğu yapmaya çalışırlar. Allah’ın insanı her an gördüğünün bilinmesi şuuru, ‘ihsan’ durumu, O’na karşı sorumluluk bilinciyle davranma takva anlayışıdır. Yaptığı her şeye Allah’ın şâhid olduğunu, O’ndan hiç bir şeyin gizli kalmayacağını düşünen bir mü’min daha dikkatli hareket eder. Allah’ın razı olmayacağı işlerden sakınmaya çalışır.

İnsanların şehîd olması

‘Şehîd’ ismi Allah hakkında kullanıldığı gibi insanlar hakkında da kullanılmaktadır. ‘Şehid’in çoğulu ‘şühedâ’ Kur’an’da daha çok ‘şâhidler’ manasındadır. Bu çoğul hali müşrikler hakkında kullanıldığı zaman, sahte tanrılar, müşriklerin yardımcı sandığı kimseler veya onların lehine şehâdet edecekleri umulan kimselere işaret edilmektedir.

Bir âyette geçmiş kavimlerin helâkinden ibret alanlar hakkında şöyle deniyor: “Şüphesiz ki bunda aklı olan veya pür dikkat bir şehîd (tanık) olarak kulak verenler için bir öğüt vardır.” (Kâf 50/37). Kur’an’ın haber verdiği bu olayları ancak onları bizzat görmüş gibi dikkat kesilenler anlarlar ve onlardan ders çıkarırlar.

Kur’an Ehl-i Kitaba; “…[Doğru olduğuna] bizzat kendiniz şâhid (şehîd) olduğunuz halde onu eğri göstermeye çalışarak, ona iman edenleri neden Allah yolundan alıko[ymaya çabalı]yorsunuz?” diye soruyor. (Âl-i İmran 3/99).

Allah, zafer ve hüzün günlerini insanlar arasında devredip durur. Bunun sebebi, Allah’ın insanlar arasından ‘şühedâ-şahidler veya şehîdler’ seçmek istemesidir. Bu şehâdet de elbette Hakikat’e ilişkin olacaktır. (Âl-i İmran 3/140).

Kur’an, “onu Muhammed uyduruyor.” diyenlere; “…eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın…” diye meydan okuyor. (Bakara 2/23). Bu âyetteki şühedâ’yı yardımcılar diye anlamak mümkün.

Tevrat’a muhatap olan Peygamberler onunla hükmetmişlerdi. Kendilerini Allah’a adamış samimi dindarlar da Tevrat’ın hak olduğuna şehîd idiler (tanıklık etmişlerdi). (Mâide 5/44).

Mahşer günü müşriklere Allah “Hani nerede ortaklarım?” diye soracak. Onlar buna şöyle cevap verecekler: “İtiraf ederiz ki, bizden hiç kimse (buna) asla şehîd (tanık) olmamıştır.” (Fussilet 41/47. Bir benzeri: Kasas 28/75).

İnsanların bir kısmı Allah’a karşı nankördür. Şükretmeyi bilmezler. Onlar bu nankörlüklerine kendileri de tanıklık ederler. Âyet bu tanıklığı ‘şehîd’ kelimesiyle anlatıyor. (Âdiyat 100/6-7).

Peygamberlerin şehîd olması

Bütün insanlar kendi şâhidleriyle diriltilir ve hesapları görülür. (Nahl 16/84).

 “Her can, kendisiyle beraber bir sevk memuru ve bir şehîd (tanık) bulunduğu halde gelir.” (Kaf 50/21).

“Şüphe yok ki Biz Rasullerimize ve iman eden kimselere, hem bu dünya hayatında hem de şâhidlerin dinleneceği günde (hasımlarına) karşı elbette yardım edeceğiz.” (Mü’min 40/51).

Bu şehîd(ler) (tanıklar) kimdir? Kişinin amel defteri mi? Kendi zamanının peygamberi mi? Organları ve cild mi? Çünkü insanın organları ve cildi, melekler tarafından kayıt altına alınmış amel defteri onun aleyhine şahitlik yapacaklar. (Yâsin 36/65, Fussilet 41/20-21, İsrâ 17/14, Nûr 24/). Bu şahidler yoksa melekler mi olacak?

Bazılarına göre kendilerine hak din ve peygamber gönderilen her ümmetin

davet ve tebliği açısından şâhidi kendi peygamberidir. (Taberî, Tefsir: 2/10). Kıyamette Allah bütün insanları toplayacak, herkese hayatının hesabını soracak ve kendi peygamberlerini onlara şâhid tutacaktır. Davetin gereğini yaptılar mı, yapmadılar mı diye.

Başka bir âyette insanların bütün şâhidlerle birlikte mahşer yerine geleceği söyleniyor. (Zümer 39/69).

Bu şâhidlerin amel defteri ya da insanın azaları veya peygamberler olması muhtemeldir. Tıpkı Hz. Muhammed’in İslâm ümmeti üzerine şâhid olarak gönderilmesi gibi. (Bakara 2/143).

Kur’an, günü gelince her ümmetten bir şehîd (tanık) çıkarılacağını söylüyor. (Nahl 16/84, 89).

Hz. İsa kendisini kavmi üzerinde şehîd (tanık) olarak niteliyor.

“… Ve onların arasında yaşadığım sürece yaptıklarına şehîd idim (şâhidlik ettim)…” (Mâide 5/117).

Mü’minlerin şehîd olması

İslâm ümmeti diğer insanlar üzerine ‘şühedâ – şâhidler’ olarak seçilmiştir. Kur’an şöyle diyor: “Böylece sizi, insanlara ‘şühedâ-şâhidler (ve örnek) olmanız için vasat (orta) bir ümmet kıldık: Peygamber de sizin üzerinizde ‘şehîd-tanık’ olsun…” (Bakara 2/143).

Hz. Muhammed’in hayat tarzı nasıl ümmet-i İslâm’a örnek-model ise, Müslümanların hayat tarzı da bütün insanlığa bir model olmalıdır. (M. Esed, Meal: 40).

Şâhid bir gerçeği ispat konusunda tanıklığına, yani bilgisine ve görüşüne dayanarak verdiği habere başvurulan verilecek hükme delil niteliğinde olan kimsedir. Şâhid, davacı ile davalı arasında ortada, tarafsız, adil ve yalnızca gerçeği söyleyen, sözü dinlenir ve sözüne itibar edilir bir kimse demektir. Bundan dolayı da gerek hareket ve davranışları bakımından, gerek diğer halleri bakımından örnek alınan kimselere de ‘şâhid’ denilir.

Allah, Muhammed ümmetini insanlar arasında böyle hakşinas, doğru sözlü, âdil, dürüst ve iyi ahlâk sahibi, ilim ve irfan ile seçkin, adaletli, şâhidlik yapmaya layık, imamlığa (önderliğe) uygun bir cemaat yapmak için, Hz. Muhammed’i görevlendirdi. Onun peygamberliği ile insanları doğru yola ulaştırdı. İslâm ümmeti bu misyonunu unutmamalı. Müslümanlar başkalarını taklidi bırakın, kendileri bizzat onlara örnek olmalılar. Böylece Peygamber de onlar için şâhid ve uyulacak, ardına düşülecek bir önder olsun. “Gerçekten de Allah Resulü’nde sizin için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21) âyeti de buna işaret etmektedir. Müslümanlar onu, söz ve davranışlarında, kulluğunda kendilerini şâhid tutar, bir örnek (nümûne-i imtisal) edinirlerse ve onun getirdiği sırat-ı müstakim üzerinde giderlerse; insanlar da onların arkasından gelir: Onları kendilerine imam (önder) tanır, hakkın açığa çıkması için onlara başvurur. (Elmalılı, Tefsir: 1/432).

Şehîd, tanık anlamına, hayatını imanına şahit kılan ve çağına şâhid olan anlamına geldiği gibi, ‘örnek, model’ anlamına da gelir. Ümmetin ‘şehîd’ olması, insanlığın imanına şahit olan ve insanlığı imanına şahit kılan ana yürekli toplum olması demektir. (M. İslâmoğlu, Meal: 54).

Allah, önderlik şerefiyle, insanlar önünde Hakk’a şâhidlik etme görevini aynı düzeyde tutmaktadır. Önderlik şerefli bir konum olmakla birlikte, yanında birçok şerefli sorumlulukları da getirmektedir. Bu görev peygamberin diğer insanlara şahidlik etmesi gibi, İslâm toplumunun da diğer insanlar önünde hakkın, doğruluğun ve adaletin yaşayan şahitleri olmalarını ve bunu tüm dünyaya göstermeleri demektir. (Mevdudi, Tefhim: 1/123).

Mü’minler öncelikle Kelime-i Şehâdeti söyleyerek Allah’tan gelen Vahyi kabul eder. Bunun gerçek olduğuna insanlığın karşısında şâhidlik ederler ve şehîd olurlar. Sonra da hayatlarını kabul ettikleri bu şehâdete şâhid tutarlar. Böylece onlara İslâm’ın somut birer temsilcisi olurlar. Bu temsilcilik de insanlık için bir modeldir, bir örnekliktir. Onlar tıpkı Hz. İsa’nın mü’minleri (Havâriler) gibi derler:

“Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve Peygamber’e uyduk. Şimdi bizi (birliğini ve peygamberlerini tasdik eden) şâhidlerden yaz…” (Âl-i İmran 3/52, Maide 5/111).

Mü’minler, Mahşer meydanında şehâdet sahibi kimseler (şühedâ) ile beraber olmayı isterler. (Âl-i İmran 3/53). Zaten Allah’a ve Rasulüne itaat eden kimseler her zaman peygamberler ve ‘şühedâ ‘hakikat’e gönülden şâhidlik yapanlar’ ile beraberdirler. (4/Nisa, 69). Bu âyette geçen ‘şühedâ’; hakk’a ve hakikate şâhidlik edenler olabileceği gibi, Allah yolunda canlarını feda eden ‘şehîd’ler anlamına da gelebilir.

Hz. Muhammed’in şehîd olması

Kur’an’da Hz. Muhammed ‘şehîd’ sıfatıyla da anılmaktadır. O, hem kendi ümmeti için, hem bütün insanlar için bir şehîdtir. İslam ümmetinin vasat (dengeli) ümmet yapılmasının sebebi Hz. Muhammed’in onlar üzerine bir ‘şehîd-tanık’ olmasıdır. (Bakara 2/143).

“… Size bundan önce Müslüman ismini O verdi. Bunun sebebi, Rasûl sizin üzerinize, sizler de insanlar üzerine ‘şehîd’ (tanık/örnek) olasınız diye…” (Hac 22/78).

Allah, her şeyin şâhidi (veya şehîdi) olduğu gibi, aynı zamanda Peygamber de hakikatin ve insanların hakikat karşısındaki duruşlarının bir şâhididir. (Taberî, Tefsir: 2/10-13).

Şehîd ve şâhid’in bir anlamı da ‘temsil eden, şahsında gösteren’ demektir. Peygamberler Allah’ın irade ve rızasını temsil eden, onun dilediği, beğendiği, hoşnut olduğu kulluğu kişiliklerinde gerçekleştirmiş kâmil insanlardır. Bir manada tebliğ ettiklerinin canlı şâhidleridir. (Kur’an Yolu: 2/52).

Kur’an şöyle diyor:

“O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şâhid göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şâhid olarak getireceğiz…” (Nahl 16/89).

 “Asıl her toplumdan bir şâhid (şehîd) getirdiğimiz ve seni de onlar aleyhine şâhid gösterdiğimiz zaman ne olacak (onların hali).” (Nisâ 4/41-42).

Burada zımnen: Peygamberlik ‘bir toplumsal şâhidlik’ kurumudur deniliyor. (M. İslâmoğlu Meal: 159). İyi ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş, hak dinin değişmez esaslarını yeniden tebliğ etmiş ve uygulamış, kıyamete kadar hükmü geçerli olacak bir din ve hayat nizamı getirmiş olan Son Peygamber, hem kendi ümmetinin hem de bütün peygamberin şâhidi olacaktır.

Şehîd, hayatını imanına şahit kılan

İnsan, gerek aklıyla, gerekse duyularıyla bir şeyin doğru olduğunu anlarsa ya da o şeyin doğru olduğundan emin olursa, onu itiraf eder, onun öyle olduğuna tanıklık eder. Tanıklık ettiği şeyin var oluşundan asla şüpheye düşmez. O şey önündedir, bilgisi dâhilindedir, ispatlıdır, delili vardır, kabul edilebilir durumdadır.

Şehâdet; Vahyin hak olduğuna şâhidlik etmek, yani İslâm’a iman etmektir. Kur’an’ın bildirdiklerinin doğruluğundan emin olmak, onun hakikat olduğuna şâhid olmak demektir. Burada duygularla bir şeyin doğruluğu gözlenmiş, emin olunmuş ve bu doğrulayıcı tavır bir ‘şehâdetle/tanıklıkla’ ortaya konulmuştur.

Mü’min bu doğrulama işini sözüyle ve özüyle yapabilen şehîd’tir. Müslümanlar, aslında Hakikatin canlı şehîd/tanıklarıdır.

 “Allah’a ve Peygamberine iman edenler (evet) işte onlar, Rabbleri yanında sözü özü doğru olanlar ve şehîdlik mertebesine erenlerdir. Ödül de onların, nur da onların olacaktır…” (Hadid 57/19).

Onlar iman sözünü özleriyle ve fiilleriyle tasdik edip sıddîk (doğruluk ve dürüstlük sembolü) olurlar, bütün benlikleriyle Allah’tan gelen gerçeğe şâhidlik ederler. Bu tasdik ve şehâdet, Haktan geleni alıp kabul etmek, inanmak ve hayat haline getirmektir. Bu hem iman iddiası açısından hem Hakikati başkalarına ulaştırma açısından model olmayı kapsar.

İnsanın yaratılış sebebi bir anlamda bu ‘şehâdeti’ ikrar etmesi içindir. Yerde ve gökte olan her şey zaten buna şâhidtir. (Âl-i İmran 3/83, Ra’d 14/15). Bazı mü’minlerin “Yarabbi! Bizi şâhidlerden yaz.” diye dua etmeleri bu gerçeğe ve bu samimiyete işaret etmektedir. (Âl-i İmran 3/52, Maide 5/111).

Gerçek mü’minler, böyle bir ‘şehâdeti’ hakkıyla yerine getiren, bunu ifadeleri, fiilleri ve tercihleriyle ortaya koyan kimselerdir. “Onlar ki, şâhidlik görevinin hakkını verirler.” (Meâric 70/33). Buradaki şâhidlik, hakkın ortaya çıkması için yapılabilecek şâhidlikleri kapsadığı gibi, Kelime-i Şehâdet’in gereği de olabilir.

Kur’an, insan bünyesindeki ve kâinattaki kevnî (varoluş) âyetlerine dikkat çekerek, o âyetlerin ifade ettiği gerçeğe şâhidliğe çağrı yapıyor. Zira bu şâhidlik (şehîd olma) bir mahkemedeki bir olayla ilgili, ya da iki kişi arasında yapılabilecek tanıklık değildir. Bu şehîdlik (şehâdet); ciddi bir karar, önemli bir adım, insanın bütün bir hayatını kuşatacak bir seçim, insanla ilgili her şeye yön veren bir tercihtir. Bununla kişi nasıl bir yaşayacağını kendine ve çevresine kararlılıkla duyurur.

Bu şehîdlik (şehâdet) ne yaptığının farkında olmak, neyi kim adına yapacağını karar vermek, yapması veya yapmaması gerekenleri anlamak, hangi değerleri kuşanacağını bilmek, kime ve niçin söz verdiğinin farkında olmaktır. Neye ve nasıl şâhidlik yaptığını, kimin için model olduğunu bilmek ve bu temsil görevini hakkıyla yapmaya hazır olmaktır.

‘Şehâdet’ ilimle ve yaşantı ile Hakk’a şâhidlik etmek olduğu için, bunun göstergesi olarak Allah yolunda can vermeye de ‘şehâdet-şehîd-şehîdlik’ kelimeleri kullanılır. Bu şehîdlik, şehâdetin bir başka şekilde ifade edilmiş halidir.

Ancak asıl ‘şehâdet/şehîdlik’ yakîn bilgi (ilim), adalet, takva ve İslâmî yaşayışla Hakk’a şâhid olmaktır. Bu manada bütün mü’minler birer şehîd’tir. Onlar tıpkı şöyle demiş olurlar: İman ettiğim ilkeler/esaslar doğrudur. İşte ben bunu onları hayatıma uygulayarak ispat ediyorum.

Yaşayan şehîd: Hayatını imanına şâhid yapan. O yaptığı hayırları, işlediği salih amelleri/ibadetleri, arkada bıraktığı sadaka-i câriyeleri, iyilik ettiği kişileri, insanlık kubbesine bıraktığı hoş sedaları imanına şâhid kılar.

Mü’min, kendi zamanında, insanlar arasında hakkın ve hakikatin şâhididir. O bunu diliyle ifade ettiği gibi, yüreği ile tasdik eder, amelleriyle (yaşantısıyla) de kuvveden fiile, batından zahire, iddiadan ispata, fikirden eyleme, imandan hayata aktarır. Böylece insanlık için bir model olmaya çalışır.

Şehâdet getirerek şehîd/şâhid olmak aynı zamanda mü’mine bir emanettir. Ona düşen bu emaneti hakkıyla korumaktır.

Allah yolunun şehîdleri

‘Şehîd’ kavramı Kur’an’da bir kaç anlamda kullanılmasına rağmen, şehîd deyince akla daha çok Allah yolunda öldürülen kimseler gelmektedir. Kavram (ıstılah) olarak ‘şehîd’; Allah yolunda, O’nun dini uğrunda çalışırken ya da cihad ederken canını veren, bu uğurda ölen kimse demektir. Bunlara ‘fiilî şehîdler’ diyebiliriz. Hadis kaynaklarında bu manada bol bol geçmektedir. (bkz: el-Mu’cemu’l-Müfehres: 3/ 198-202).

Bu gibi kimselere ‘şehîd’ denmesinin sebebi, onların cennetlik olduğuna şâhidlik edilmesi, Allah’ın huzurunda her zaman diri olmaları, ölümleri anında meleklerin onlara şâhid olmaları veya doğrudan cennete giderek Allah’ın onlar için hazırladığı çeşitli nimetlere şâhid olmalarıdır. (V. Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslâmî 2/487).

Kur’an onlar hakkında ‘şehîd’ kelimesi yerine “Allah yolunda öldürülenler.” ifadesini kullanmakta, onların Allah katında diri olduklarını ve Allah’ın verdiği şeylerle rızıklandıklarını açıklıyor. (Bakara 2/154, Âl-i İmran 3/169-171). Allah, kendi yolunda ölenlerin ücretini vereceği gibi, onların bütün günahlarını da affedecek ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. (Âl-i İmran 3/195, Nisâ 4/74).

Peygamberimiz de birçok hadisinde Allah yolunda mal ve can ile çalışmanın, malı ve canı Allah yolunda fedâ etmenin faziletini, Allah katındaki değerini anlatmaktadır.

Onlar, şehâdetlerini canlarıyla ortaya koyan, hakikatin fedakâr şahidleridir.

Onlar, şehâdeti/şehîdliği yürekten dile, dilden bedene, bedenden de cana, candan ümmete taşıyan; en cesur şahîdlerdir.

Onlar, yüreklerinde kökleşen şehâdet/şehidlik iddiasını can vererek ispat eden sadıklardır. (Ahzâb 33/23).

Onlar, sürekli diri kalabilmeyi, şehâdetlerinin bir mükâfatı olarak hak eden ölümsüz şâhidlerdir.

‘Şehâdet/şehidlik’ olayı, Allah’a ve iman ilkelerine güçlü bir tanıklıktan sonra, bu şâhidliğin bir gereği olarak O’nun dinine infak, salih amel ve cihadla yardım etmenin ve bu uğurda canı feda edebilmenin bir sonucu ve mükâfatıdır.

Hadislere göre şehîdler acı çekmeden ölür. Kul hakkı dışındaki günahları affedilir. Kabir azabı çekmezler. Akrabalarına şefaat ederler. (Tirmizi, F. Cihad/25, 26 – 1663). Cennete ilk girenlerdendir. (Müslim, İmare/143 4913- Ebu Davud, Cihad/27-2522). Hiç kimse dünyaya dönmek istemediği halde şehidler dünyaya dönüp yeniden Allah yolunda cihad etmek isterler. (Buhari, Cihad/6 (2795), 21 -2817). Müslim, İmare/109 (4867) Tirmizi, F. Cihad/13 (1643), 25 -1661).

Bu kadar yüce derecelere ulaşacak olan “şehid kimdir?” sorusu sorulabilir.

Şu hadis bize bu konuda bir ipucu vermektedir. “Kim Allah yolundadır?” diye sorulan bir soruya karşılık Peygamber şöyle buyurdu: “Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.” (Buharî, Cihad/15 (2810). Müslim, İmare/149-150 (4920). İbni Mace, Cihad/13 (2783). Nesai, Cihad/21. Tirmizi, F. Cihad/15 -1645).

Allah, kendi yolunda çalışanları ve bu uğurda canlarını cennet karşılığı seve seve verenleri bilmektedir. Bazı ölüler hakkında bizim ne dediğimiz değil, Allah’ın o ölüye nasıl muamele edeceği önemlidir.

Şehîdlik İslâm’a ait bir değer ve ayırt edici bir sıfattır. Çağımızda ‘şehîdlik’ kavramı da diğer bir takım değerler gibi yıpratıldı, biraz da ucuzlatıldı. Şehîd ve şehâdetin ne olduğu bu kadar açıkken, İslâmî ölçülere göre yaşamayanların, hatta İslâmî değerlere karşı olanların, kendi kutsalları uğruna ölenler hakkında İslâm’a ait bu kelimeyi kullanmaları doğru değildir.

Şehîdlerin Çeşitleri

Şehîdleri bir kaç gruba ayırmak mümkündür. Çünkü hadislerde farklı şekillerde ölenlere ‘şehîd’ denmektedir.

1- Hükmen şehîd: Bunlar, İslâm uğruna savaşırken ölen kimselerdir. Kur’an bunlara “Allah yolunda öldürülenler.” demektedir. (Bakara 2/154. Âl-i İmran 3/169). Allah yolunda öldürülen şehîdler yıkanmaz ve kefenlenmez. (Neseî, Cenâiz/82 no: 2004 V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî 2/491). Bunlara dünyanın ve âhiretin şehîdi denilir. Çünkü dünyada Müslümanlar onlara şehîd muamelesi yaparlar, âhirette ise zaten şehîd kabul edilirler.

2- Âhiret şehîdi: Bunlara Ahirette şehîd muamelesi yapılması umulur. Bazı hadislerde Allah yolunda öldürülenler dışında bazı kişilerin de şehîd sayılacağı söyleniyor. Mesela, can, malı, namusu uğrunda (Tirmizî, Diyât/21 (1418-1421), yaygın bulaşıcı hastalık sebebiyle (Buharî, Cihad/30-2829 Müslim, İmâre/164-165, 4940-4944) ölenler.

Müslüman olarak vatanını düşmanlara veya eşkıyaya karşı savunurken öldürülenler, malı uğrunda ölen kimse hükmüne girebilir. Tabii bunun için o kimsenin herhangi bir devletin memuru değil, Müslüman olması şarttır.

“Kim samimi bir şekilde şehitliği istese, yatağında ölse bile Allah onu şehitler menziline ulaştırır.” (İbnu Mace, Cihad/15 (2797). Müslim, İmâre/156, 157 (4929-4930). Neseî, Cihâd,/36 (3164). Tirmizi, Fedailu’l-Cihad/19 (1653).

Doğumdan dolayı vefat eden kadın, boğularak, yanarak ölen mü’minler de şehit sayılıyor (İbnu Mace, Cihad/17 (2803-2804).

Bazı kaynaklarda, hata yoluyla ölenler, Allah yolundaki savaşta yaralanıp da sonradan ölenler, çocukken ölenler, yanarak, boğularak, göçük veya çığ altında kalarak ölenler, doğum yaparken ölen kadınlar, gurbette veya ilim yolunda ölen Müslümanların da bu gruba girdiği söyleniyor. (Buhârî, Cihâd/30 (2830). Müslim, İmâre/164 (4940). Tirmizî, Cenâiz/65 (1063), Fedâilu’l-Cihâd/14 (1644). Nesaî, Cihâd, 36 (3165-3166).

3- Dünya şehîdi: Allah yolundaki bir savaşa katılmasına rağmen Allah rızası için değil de başka bir amaçla savaşıp ölenler. Ya da İslâmî ölçülere uymadığı halde insanların şehîd dedikleri kimseler. Bunlara dünyada insanlar şehîd dese bile onların sehîd olup olmadıklarını sadece Allah bilir. (V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî 2/492, DİA 38/429, Şâmil İA 6/22).

Hüseyin K. ECE