Kimliğimizin oluşmasında Kur’ân’ın önemli rolü vardır. Kur’ân öğretileri milletimizin adeta iliklerine işlemiştir. Günlük hayata geçirilen değerlerin, ahlâk normları vb. ilkelerin kaynağı, dolaylı da olsa Kur’ân’dır. Türklere tek bir düşünce sistemi ve tek bir edebî dil kazandıran, Kur’ân-ı Kerim’dir.

Müslümanlar ürettikleri sanat eserlerini dinî ibarelerle süslemişlerdir. Okul, kütüphane, sebil, su bendi, çeşme, mezarlık, türbe, mescit/cami, imaret, dergâh, mesken, işyeri, resmî kurumlar vb. dinî–dünyevî hemen her yapı ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bezenirken, hâkim amaç olarak; (i) İlahî kelâmın kudsiyet ve bereketinden yararlanma, (ii) Yapıyı süsleme ve (iii) Eğitim-öğretim öne çıkmaktadır. (iv) Kur’an menşe’li duâlar, dua maksatlı hıfz ve bereket ayetleri ile (v) İdeolojik/siyasî mâhiyetteki iktibaslar da önemlidir. Yine, (vi) Fazileti hakkında nebevî bir müjdenin bulunduğu Ayete’l-kürsî, Fâtiha, İhlâs, Hüvallāhüllezî, Âmene’r-rasûlü vb. pasajlar belli bir bağlantı aramaya gerek olmaksızın, hemen her yerde görülebilir.

Askerî araç-gereçler de Kur’an iktibas geleneğinden nasibini almıştır: Bu bağlamda iktibas edilen ayetler zafer, fetih, ilahî yardım, görevlerin ehline verilmesi, komutana itaat, korkunun ecele faydası olmadığı, Allah’a güvenme, niçin savaşıldığı, savaşın farz oluşu, savaşta gevşeklik ve ölümden kaçmanın mümkün olmayışı çerçevesindedir.

Seçilen ayetlerin temel özelliği, -kuşak yazılarını bir tarafa bırakırsak- kısa, özlü ve vurucu olmaları, yüce Allah’ı veciz bir şekilde tavsîf etmenin ötesinde, Kur’ân’ın özeti oluşları ve İslâm’ın temel inançlarını özlü biçimde yansıtmalarıdır. Herhangi bir ayetle (i) eserin -veya eserdeki herhangi bir unsurun/birimin- fonksiyonu ve (ii) eseri yaptıran -veya orada medfûn bulunan- kişi arasında hoş bağlantıların kurulduğu bu gelenekte, ayetlerin asıl mânalarında alınma şartı yoktur.

Yapılardaki nakış ve yazıların zamanla belirsizleştiği, silindiği, üzerlerine başka şeylerin nakşedildiği ya da yazıldığı göz önüne alınacak olursa, İslâm mabetlerinde hangi ayetlerin yazılı bulunduğunun tespit edilip tarihe kayıt düşülmesinin önemi anlaşılır.

Müslümanların Kur’ân’la ilişkilerinde elbette aksayan noktalar bulunmakta; Müslümanlar Kur’ân’dan gerektiği gibi yararlanamamaktadır [Türk Toplumunun Kur’ân-ı Kerim Kültürü‘nde (Ayışığı, 2005) ve Kur’ân Kılavuzu‘nda (Ensar, 2007) bunları eleştirerek Kur’ân’ın nasıl okunması gerektiğini belirttik]. Ancak sanat eserlerini ayetlerle bezeme geleneğine; “Bu ayetler taşa-metale işlensin, süs olsun diye mi indirildi!” şeklinde yaralayıcı genellemelerle yaklaşmak yerine, bu geleneğin arka-plânını anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bu; sanat tarihçileri tarafından şimdiye kadar çoktan kotarılmış olması gereken bir işti. Ancak sanat eserleri tavsif edilirken, ayetlere salt süsleme unsuru olarak yaklaşılması bu geleneğin felsefesinin ortaya konmasını engellemiş gözükmektedir.

Evet, sanat eserlerinin niçin ayetlerle bezendiği hususu Kur’an kültürümüz açısından son derece önemlidir. Müslümanlar ürettikleri her tür sanat eserini ayet ve hadislerle süslerken; (i) inanç ve düşüncelerini taşa, mermere, ahşaba, çiniye, metale, alçıya… kazıdıkları gibi, (ii) onları san’atkârâne hatlarla güzelleştirmiş, (iii) bereket ve kudsiyet kazandırmış, hatta (iv) -başta gayrımüslimlerden aldıkları olmak üzere- İslâmlaştırmış, (v) bir tür pano ve tabela görevi üstlenen sanat eserleri ile kitlelere belli mesajlar iletmişlerdir.

İşte, Sanat Eserine Vurulan Kur’ân Mührü (Kaynak, 2006) adlı eserimiz, bu geleneğin felsefesini ortaya koymaktadır. Kur’ân Mührü ile bu alandaki büyük boşluk doldurulmaya çalışılmış ve ağırlıklı olarak tarihî yapılardan oluşan eserler incelenerek “hangi ayetin, nereye, niçin yazılmış olabileceği”ne dair ciddî bulgular elde edilmiştir.

Peki,

(i) Medeniyetimizin Kur’ân-ı Kerim’le ne kadar irtibatlı olduğunu gösteren; (ii) Sanat eserlerini süsleyen ayetler aracılığıyla duygu ve düşüncelerin ne kadar ârifâne ve zarîfâne dile getirildiğini nefis örneklerle belgeleyen; (iii) İslâm sanatında öne çıkan ayetleri vermesi hasebiyle Kur’ân-ı Kerim’in genel mesajını yansıtan; (iv) araştırmaya dayalı, kapsamlı bir belge niteliğindeki Sanat Eserine Vurulan Kur’ân Mührü nasıl hazırlandı?

İstanbul vb. illerde tarihî mekânları gezme fırsatı bulanlar, başta camiler olmak üzere çeşme, türbe vb. binalarda eski yazılarla karşılaşmış olmalıdırlar. Bu yazılar ortalama bir bilgi ve meraka sahip olan herkesin dikkatini çeker ve şöyle sorar:

– Bu yazılar buraya niçin yazılmış olabilir?

– Hep aynı yazılar mı yazılmaktadır, yoksa yazılar mekâna göre farklılaşmakta mıdır? Vs.

İşte, küçüklüğünden beri İslâm kültürüyle haşırneşir ortalama bir vatandaş olarak ben de zaman zaman bu sorulara cevap aradım. İzmit “Yeni Cuma” Camii kuşağındaki enfes istifli “Cuma” suresi ile Gebze Çoban Mustafa Paşa Camii’nin “farklı” yazıları daha 11-13 yaşlarımda iken belli-belirsiz zihnime kazınmıştı. Sonraki yıllarda, İlâhiyat tahsili de buna eklenince, ilgim biraz daha artmış olabilir. Ancak beni bu çalışmaya esas iten, şu oldu:

Galiba 96 yılında bir cuma günü trenle İzmit’ten gelirken, Bostancı Tren İstasyonu’ndaki Kuloğlu Camii’nde cuma namazı kıldım. Hutbe sırasında, caminin -şu an orta kısımda kalan- kapısının üzerindeki fe-eynemâ tuvellû fe-semme vechullah ayeti dikkatimi çekti… Ayet “Nereye yönelirseniz yönelin, Allah’ın zatı oradadır” demekteydi… Allahallah, bu ayet buraya niçin yazıldı acaba, derken, -branşımın da Kur’ân yorumu olması hasebiyle- “Şu camilere yazılan ayet-i kerimelerin dökümünü çıkarıp bunlar üzerinde bir çalışma yapsam çok iyi olacak” dedim.

Ve İstanbul, Edirne, Bursa, Konya gibi eski merkezlerimizde, bu geleneğin felsefesi hakkında bana doyurucu bir fikir verecek ne kadar mabet, türbe, medrese, saray vs. varsa, bizzat gidip inceleyerek yüzlerce “farklı” ayet ve sure tespit ettim. -Bu arada, konuyu Marmara Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu’na sunmuştum. Sağ olsunlar, bir bilgisayar ve analog kamera sağlayarak bana yardımcı oldular. Gittiğim mekânlardaki yazıları kameraya kaydedip daha sonra deşifre ediyordum.-

Aslında konuya, mabetlere yazılmış ayetleri tespit edecek bir makale çalışması olarak başlamıştım. Yani, bu alanda derli toplu bir makale yazılabilir, diye düşünüyordum. Fakat işin içine girdikçe, mabetler dışında kalan kütüphane, çeşme, medrese, darüşşifa, imaret vb. tarihî mekânlarda da bu geleneğin yaşatıldığını gördüm.

Yine, baştan, Türklerin Kur’ân kültürü çerçevesinde günlük hayatımızda çeşitli vesilelerle karşılaştığımız ayetleri konu alırken, zamanla Topkapı Sarayı, Harbiye’deki Askerî Müze ve Türk-İslam Eserleri Müzesi gibi merkezlerde inceleme fırsatı bulduğum yeni malzemeler ufkumu biraz daha açtı. Böylece, önceleri sadece taş, mermer, çini yüzeylere nakşedilen ayetlerle ilgilenirken, zamanla kılıç, zırh, sancak, zırh altlığı (tılsımlı gömlekler) gibi savaş araç-gereçleri, porselen kap-kacak, Kâbe örtüleri, Kâbe anahtarları, hat levhaları vb. malzemeler de işin içine girdi. Son olarak; bizzat gidip inceleyemesek de Buhara, Semerkant, Delhi gibi merkezlerde bulunan abidevî mekânlara ait fotoğraflarla bilhassa medrese ve türbelere dair örnekleri artırarak yeni bulgular elde ettik.

Haliyle, mabetlerle başlayan çalışma, başka sanat eserlerini de kapsamına almış oldu. Bu sebeple de çalışmanın adını Sanat Eserine Vurulan Kur’ân Mührü koydum.

Kur’ân Mührü gibi bir kitap aslında bir ekip çalışmasıyla kotarılabilecek bir eserdir. Kitabın hazırlanması yaklaşık 10 yıl sürdü. Belli başlı merkezlerdeki sanat eserleri -gâh bizzat, gâh sanat tarihi kitaplarındaki fotoğraflardan- incelenerek bu geleneğin felsefesini ortaya koymaya yetecek kadar bilgi-belge ve örneğe ulaşıldı. Bu çerçevede, sadece Türkiye sınırları içinde bulunan eski Türk başkentlerinden (Konya, Bursa, Edirne, İstanbul) birindeki sanat eserlerinin, hatta bunların içinde sadece cami ya da türbelerin, bunların içinde de sadece hanedan türbeleri ya da selâtîn camilerinin, hatta Topkapı Sarayı, Edirne Selîmiye, Bursa Ulu Cami veya Sultanahmet’ten sadece birinin incelenmesi bile başlı başına bir iştir [Bu gibi yapılar farklı açılardan tez konusu yapılabilir, ancak, bu tip dar kapsamlı çalışmalar resmin tüm yönleriyle görülmesini engeller]. Topkapı Sarayı Müzesi’nde müze müdiresi Filiz hanıma projemi anlatırken, Bursa’dan gelen bir hoca hanım konuya ilgi duyarak kendilerinin de Bursa Yeşil Cami yazılarını çalıştıklarını, ama girişteki ilk kubbe geçişlerindeki yazıları okuyamadıklarını söylemişti. Ben de; “Efendim, orada kûfî hatla biteviye ‘İzzü’d-dünyâ bi’l-mâl ve ‘izzü’l-âhirati bi’l-a’mâl (Dünyadaki izzet mal sayesinde; ahiretteki izzet ise ameller sayesinde elde edilir) yazıyor, demiştim de şaşırmışlardı.

Demek ki, sadece Yeşil Cami’nin yazıları bile başlı başına bir çalışmadır. Oysa Kur’ân Mührü‘nde onlarca ülkedeki yüzlerce mekânda bulunan binlerce farklı hat deşifre edilmiş; meallendirilmiş ve sınıflandırılıp yorumlanmıştır…

Yalnız, sanat eserlerine işlenen ayetler şüphesiz bu çalışmadakilerle sınırlı değildir. Farklı coğrafyalarda farklı ayetlerin tercih edildiği görülebilir. Ancak söz konusu ayetlerin kahir ekseriyeti burada sunulmuş; bu geleneğin felsefesi örnekleriyle yansıtılmış ve kültür ve sanat başkentimiz olan İstanbul ağırlıklı fotoğraflarla zenginleştirilmiştir.

Yüzlerce mekândaki çok sayıda metni tek başıma ve nispeten kısa bir sürede deşifre edebilmemi Kur’ân-ı Kerim’i iyi tanımama ve gerek Arapçaya gerekse “hatt”a aşina olmama borçlu olduğumu belirtmek isterim.

Karşılaştığım sıkıntılara gelince, çalışmayı bitirdikten sonra, gerek fotoğraf çekimi gerekse baskıya hazırlık aşamasında yaşanan tatlı telaşları saymazsak, hiçbir sıkıntı yaşamadığımı söyleyebilirim. Bazen aynı mekâna defalarca gitmem gerektiği halde, hiç yüksünmedim. Her biri birer sanat eseri olan ayet-i kerime hatlarını hem tespit ederken hem de –daha sonra- deşifre ederken amatör bir ruhla, zevkle çalıştım. Çünkü Türk-İslâm medeniyetinin şaheserleri olarak şu güzelim toprakları vatan diye bizlere tapulayan abidevî yapılarda, kutsal mekânlarda çalışıyordum. Bir zamanlar, cihana hükmetmiş insanlarla aynı mekânları paylaşıyor; gâh saraylarında, gâh türbelerinde, gâh mahfillerinde onlara misafir oluyor, bu yazıları yazdırırkenki psikolojilerini belirlemeye, adeta, zihinlerini okumaya çalışıyordum.

Dünyada eşi-benzeri olmayan bu mekânlarda çalışabilmek için elbette ilgili makamlardan izin almak gerekti; fakat bu konuda da sıkıntı yaşamadım. Konuyu arz ettiğim hemen herkes gerekli alâkayı gösterdi.

Şunu da belirtmek isterim ki, araştırma ayetlerle sınırlı olmakla birlikte, gezi ve incelemeler esnasında tespit ettiğim hadis, dua vb. dinî ibareleri de sahih kaynaklarıyla birlikte sunmaya çalıştım.

Çalışmayı kurgularken, ne ayetleri ne de sanat eserlerini eksen aldım. Dolayısıyla, okuyucu sözgelimi “Sultanahmet” başlığı altında Sultanahmet’in bütün ayetlerini bir arada göremeyeceği gibi, Ayete’l-kürsî’nin bezendiği yapı ve objeleri de “Ayete’l-kürsî” gibi bir başlık altında bulamayacaktır. Bunun yerine, eklektik bir yaklaşımla: mekânın, yapının ya da objenin fonksiyonu ile ayetlerin anlam ve mesajları ekseninde bir metin inşâ ettim. Yani, yüzlerce ayet ve sureye ya da sanat eserine teker teker başlık açmak yerine, belli özellikleri itibarı ile birbirini andıran, aynı kategoriye sokabileceğim ayet ve sureleri ya da sanat eserlerini bir arada verdim. Metnin akışını bozabileceği endişesiyle, ayetlerin nakşedildiğini gördüğüm bütün sanat eserlerini metin içinde vermedim.

Ayet ve surelerin temaları, her şeyden önce, yazıldıkları mekânla bir şekilde irtibatlıdır. Zaten belâğat dediğimiz olgu “muktezâ-yı hâle göre, yani durumun gerektirdiği şekilde konuşmak” değil midir? İşte sanat eserlerinde ya da yapıların çeşitli yerlerinde o eserle ya da o yerle bir açıdan irtibatlı ayet ve sureler seçilmek suretiyle belâğate riayet edilmiş olmaktadır. Ayet tercihinde etkili olan bir başka faktör de yazı yazılacak mahallin darlığı-genişliğidir. Kur’ân’ın kalbi olmasına rağmen, YâSîn’e, -altı sayfalık uzunca bir sure olması dolayısıyla- fazla rastlanmaması bununla ilgili olsa gerektir. Başta selâtîn camileri olmak üzere, bazı ayetler üzerinde ittifak hâsıl olması, bazı harf ve kelimelerin daha güzel istif edilebilmesi, bânînin belli bir ayet ve sureyi özellikle istemesi, ayetlerin istiflerinin, şablonlarının hazır olması da ayet tercihinde önemli etkenlerdir. Öte yandan, herhangi bir ayetle yapının veya yapıdaki herhangi bir birimin fonksiyonu ve yapının bânisi veya orada medfûn kişi arasında hoş bağlantıların kurulduğu iktibas sanatında, ayetlerin asıl mânalarında alınma şartı yoktur.

Bu gelenekte, ayetlere farklı çağrışımlar yaptırılabileceği gibi, yeni anlamlar da yüklenebilmektedir. Sözgelimi insanlara şifa dağıtan hastahane ve dârüşşifâlara yazılan ayetlerden biri olan fî-hi şifâun li’n-nâs (Nahl 16/69) ifadesinin asıl konusu, “arının ürettiği balda insanoğlu için şifa bulunduğu” olmakla birlikte, o binada da insanlara şifa dağıtıldığına telmîhan yazılabilmektedir. Böylece, lâfız anlamdan soyutlanmış olmakla birlikte, sonuçta yazılan yine bir Kur’ân metni olmaktadır.

Sonuçta şunu gördük ki; Türk-İslâm medeniyetinin dinî–dünyevî hemen bütün ürünlerinde rastlanabilen ayetler sayesinde inanç ve düşünceler taşa, mermere, ahşaba, çiniye, deriye, kumaşa, metale, alçıya, cama… kazındığı gibi kitlelere belli mesajlar iletilmekte, yapılar bereket ve kutsiyet kazanmakta, süslenip güzelleştirilmekte ve –başta gayrımüslimlerden alınanlar olmak üzere- İslâmîleştirilmektedir.

“Ziyaretçi ya da okuyuculara mesaj verme” şüphesiz bu geleneğin en temel amaçlarından biridir. Nitekim insanları yetiştirmek ve yönlendirmek sanatın başlıca işlevleri arasındadır. Gazete, dergi, radyo, TV ve Internet gibi iletişim araçlarından yoksun devir ve toplumlar açısından, sanat eserlerini yazı ile dekore etmenin ne kadar önemli olduğu açıktır: böylece, okulundan kışlasına, camiinden çeşmesine kadar hemen her sanat eseri bir medya vazifesi görmektedir: Mabetler, çeşmeler, saraylar, kütüphaneler, okullar, sancaklar, kılıçlar, kandiller, sürahiler… üzerlerine işlenmiş çeşitli yazılarla dile gelmekte; Allah’ın son kitabındaki direktiflerini birer Kur’ân-ı nâtık olarak kitlelere iletmektedir.

Bununla birlikte, bu geleneği mesaj verme kaygısıyla sınırlandıramayız. Bu iş için seçilen ayetlerin temel özelliği -kuşak yazılarını bir tarafa bırakırsak- (i) kısa, özlü ve net olmaları, (ii) yüce Allah’ı vecîz ve sahih bir şekilde tavsîf etmenin ötesinde, (iii) Kur’ân’ın özeti oluşları ve (iv) İslâm’ın temel inançlarını özlü biçimde yansıtmalarıdır.

Peki, gelenek devam ediyor mu?

Malum, sanatla hayat iç içedir. Her sanat eseri öyle ya da böyle hayatın belli yönlerini yansıtır. Sanatçı kendi toplumsal katmanının sorunlarını dile getirmeye çalışacağı gibi, kendisine ısmarlanan -sözgelimi mimarî bir- eserde, mensup olduğu inanç ve kültürü, hatta gününün hâkim ideolojisini de yansıtır.

Türk imparatorluklarının ihtişam devirlerinde resmî, sivil ve dinî hemen bütün yapıları ayetlerle bezeme geleneği, zamanla sadece sivil ve dinî mimarîyle sınırlanmış; dinî ibareler yerlerini başka vecîzelere bırakmıştır. Çünkü “Mârifet iltifâta tâbîdir / Müşterîsiz metâ’ zâyîdir.”

Sanatın nispeten pahalı bir uğraş oluşunu da eklersek, normal bir vatandaşın, evinde orijinal bir hat levhası bulundur-a-mayacağı ortaya çıkar.

Yaklaşık bin yıl İslâm’ın bayraktarlığını yapan bir milletin fertlerinin bu kültürden uzaklaşmış olduğunu da unutmamak gerekir. İzmit/Plajyolu’nda oturduğum sırada, komşumuz, elinde ters tuttuğu Arapça “Umar” yazılı bir duvar takvimini göstererek; “Hocam, bu levha duvarda asılı, ama burada ne yazıyor acaba?” diye sormuştu. Yani, bu öyle karmaşık bir yazı da değil, bildiğimiz “Ömer” levhası… Bu, bilgisizlikten olabileceği gibi, İslâm’a ait simgelerin bilinçli olarak dikkatlerden kaçırılmasıyla da ilişkili olabilir. Eski Türk filmlerinde, varlıklı kesimin evlerini gösteren sahnelerde, arka fonlarda güzel hat levhaları görülürken, şu an en çok izlenen TV kanallarının millî kültürümüzden uzak sitkom veya dizilerinde bu tür levhalar ya hiç gösterilmez ya da gösteriliyorsa, o evdekiler ya “kötü” karakterlerdir ya da kültür düzeyi düşük insanlardır.

Dolayısıyla, ülkemizin din-diyanet işlerine bakan kurumun yaptırdığı İstanbul’un medâr-ı iftihârı bir kütüphanenin girişine dinî bir ibare yazdırılamadığı bir ortamda, Boğaziçi Köprüsü’ne Arapça “MaşâAllah” hitabesi koymayı akıl edenleri ve bunun maddî külfetine katlananları kutlamak; rahmetle anmak gerekir.

Şüphesiz, bu gelenek farklı formlarda da sürdürülebilir: Yani, bilhassa mabetlere ve “özel” kurumlara ait binaların uygun yerlerinde, başta ayetler olmak üzere dinî içerikli ibarelerin insanlara kendi anladıkları dille ve okuyup yazdıkları harflerle iletilmesi şeklinde… Ancak bu durumda da Kur’ân iktibâsının tezyînat ve ‘mesajı sadece Türklere değil bütün Müslümanlara iletme’ fonksiyonları kaybolacaktır; çünkü Kur’ân iktibâsı tamamen ‘eğitim–öğretim amaçlı’ ve ‘mesaj iletme kaygısına bağlı’ değildir; aynı zamanda dekoratif bir özelliğe de sahiptir. “Latin harfleriyle süsleme yapılamaz!” diye bir kural bulunmamakla birlikte, Kur’ân harflerinin orijinalitesinin ve istif özelliklerinin Latin harfleriyle korunamayacağı aşikârdır. -Kaldı ki, ülkemize gelen gayrıTürk Müslümanlar Latin harfleriyle yazılanlardan hiçbir şey anlamayacağı gibi, muhtemelen, yapının cami olduğu bile anlaşılmayacaktır. Öte yandan, İmparatorluk topraklarında sadece Türklerin yaşamadığı düşünülürse, sanat eserlerine ayetlerin orijinali/Arapçası yazılarak farklı ırkların ortak Kur’ân paydasında buluşturulmasının daha akıllıca olduğu aşikârdır.- Ne var ki, bugün ‘İlahî mesajı kendi insanımıza iletebilme kaygısı’, ‘diğer milletlere iletme fonksiyonunun kaybolacağı endişesi’nden daha büyük önem arz ediyor. Bu durumda, en sağlıklı yol “uygun yerlere sanatkârane istif edilmiş ayetlerin altına ya da yanına, arı-duru bir Türkçesinin, yine sanatkârane, ustaca, kaliteli ve okunaklı bir yazı karakteriyle yazılması” ya da Adana Sabancı Merkez Camii’nde olduğu gibi “caminin girişinde ya da bir başka müsait yerinde, bütün yazıların yerlerinin bir şema ile gösterilerek meallerinin verilmesi” imiş gibi görünüyor. İnsanların görebilecekleri uygun yerlere konulacak dijital tahtalar aracılığıyla ayetlerin arı-duru meallerinin yansıtılması da güzel ve çağdaş bir uygulama olur, kanaatindeyim. Bu Türkçe metinler camilerin tamamen dinî içerikli yerler olmadığı, asıl fonksiyonlarının dünyevî olduğu gerçeğinin hatırlanmasını da sağlayabilir.

Şunu da hatırlatayım ki; “Ne tür mekânlara hangi ayetler yazılabilir?” diye merak edebilecekler için kitapta “Gelenek devam etseydi” başlıklı küçük bir kısma yer verdim…

Öte yandan, Kur’an Mührü hem tarihî bir belge hem de bir kültür hazinesi niteliği taşıyor. Çünkü Osmanlı devlet-i aliyyesinin cihana hükmettiği Topkapı Sarayı’ndan, Süleymaniye, Sultanahmet, Yeni Cami, Fatih, Laleli, Eyüp Sultan, Yıldız gibi şaheser mabetlerden beş yüz civarında hat fotoğrafı ihtiva ediyor ve yüzlerce sanat eserine işlenmiş; yazılmış, kazınmış, oyulmuş, kakılmış hatların dökümünü veriyor. Yani, ayetleri yorumlamakla kalmayıp tarihe kayıt da düşüyor. Yapılardaki bezeme unsurlarının zamanla belirsizleşip silinebildiği, restore edilirken başka nakış ve yazılarla değiştirilebildiği, hatta genişletme çalışmaları sırasında yapıya ait kapı vb. elemanların yıkılabildiği düşünülürse, dünya üzerindeki mabetlerin en görkemlileri arasında yer alan bu binalara işlenmiş yazıları tespit etmenin önemi daha açık ortaya çıkar.

Son olarak; Kur’ân Mührü‘nün neşredilmesiyle birlikte “tarihî yapılardaki yazıların ortalama vatandaşa hiçbir mesajının bulunmadığı” iddiası geçersiz hâle gelmiştir. Cami görevlileri ve millî kültürüne bağlı rehberler başta olmak üzere, tüm vatandaşların kitaba göstereceği ilgiyle bir yanlış anlayış düzeltilmiş olacaktır.

Murat SÜLÜN