SAD: “GÜÇ VE ADALET” SİMGESİ

Kadir CANATAN

Kur’an’da anlamı belirsiz kelimelerle ya da harflerle başlayan bazı sureler bulunmaktadır. Sad Suresi, bunlardan birisidir. Bu sure adını başlangıçtaki ilk harfinden almaktadır. Sure şu üç ayetle başlar: “Elif Lâm Mîm Sâd. Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. Rabbinizden size indirilene uyun. Onu bırakıp başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”

Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan bu gibi harflere “Hurûf-i mukattaa” veya “Mukatta’ât” (Arap alfabesindeki adlarıyla, tek tek okunan harfler) denir. Anlamlarını kesin olarak bilmediğimiz bu harfler üzerinde tefsir bilginleri çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Kimilerine göre bu harfler anlaşılmaz, Allah ile peygamber arasında bir şifredir. Kimileri ise, bu görüşe şiddetle karşı çıkarlar ve Allah’ın anlaşılmaz şeylerin kitapta bulunmasını caiz görmezler. Ancak bu görüşe sahipleri olanları net bir fikir içinde bulmak imkânsızdır. Müfessir Fahreddin Razi, toplam 22 adet görüş bildirmektedir. Bizim kanaatimiz odur ki, bu görüşler çıkmaz bir sokaktır. Günümüzde bu görüşlere yenileri de eklenmektedir.

Bilindiği üzere surelerin çoğu zaman birden fazla isimleri bulunmaktadır. Biz Sad Suresi’nin simgesel anlamını belirlemek için bu yoldan gitmeyi tercih ediyoruz. Ama önce Sure hakkında birkaç genel bilgi vermek gerekir: Sad Suresi Mekke’de nazil olmuş ve toplam 86 ayetten oluşan orta-uzunlukta bir pasajdır. Bu pasajın ana mesajı, Mekke’de zorlu bir sınavdan geçen Hz. Peygamber ve arkadaşlarına manevi bir destek vermek ve hatadan dönmekle hatada ısrar etmek arasındaki farkı ortaya koymaktır. Bu konu, geçmiş toplumların ve peygamberlerin hayat hikâyeleri üzerinden anlatılmaktadır.

Yukarıda aktardığımız ilk üç ayetten sonra gelen ayetler konu akışını vermektedir. “Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar da feryat ettiler, ama artık kurtuluşun vakti çoktan geçmişti.” Bu ayet, bundan sonra anlatılacak geçmiş kuşakların durumuna ve çıkmazlarına işaret etmektedir. Onlar helakı hak ettiler, çünkü söz dinlemediler, helak ayan beyan olunca da imdat dilediler, fakat kurtuluş vaktini çoktan kaçırmışlardı.

Bu bağlamda Sûrede Süleyman, Eyyüp, İbrahim, İshak, İsmail, el-Yesa’ ve Zülkifl peygamberlerin kıssaları anlatılmaktadır, fakat merkezde Davud peygamber ve onun hikâyesi yer almaktadır. Bu özelliği sebebiyle Sad Suresi, aynı zamanda “Davud Suresi” olarak da bilinmektedir. Pekiyi, bu surede onun isminin ve hikâyesinin geçmesinin özel olan yanı nedir ve surenin simgesel anlamıyla ne alakası bulunmaktadır?

Davud’un kıssasına giriş, şöyle başlamaktadır: “Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla. O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi. Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi. Biz Davud’un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.” (38:17-20). Hz. Peygambere hitaben anlatılan bu kıssada Davud’a verilen nimetler ve imkânlar sayılmaktadır: Kuşların emrine verilmesi, mülkünün güçlendirilmesi, hikmet ve söz verilmesi.

İlerleyen bölümlerde bu kez Davud muhatap alınarak, şu sözler söylenmektedir: “Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır.” (38:26).

Burada da, bir önceki ifadeleri güçlendiren ve başka biçimlerde dile getiren sözler yer almaktadır. Yeryüzünde halife olmak, insanlar arasında adaletle hükmetmek ve nefsin arzularına uymamak, onun uyması gereken kriterler olarak hatırlatılmaktadır.

Pekiyi Davud kimdir? Nasıl bir kişilik ve profil sergilemektedir?

Yahudi kaynaklarda Hz. Davud, Vaadedilen Topraklara giriş sırasında İsrailoğullarının başına kral olarak geçmiş bir kişidir. Yahudi kutsal kitabına göre onun peygamberlik görevi yoktur. Onun zamanında Natan gibi peygamberler görevlendirilmişti. Hz. Davud, Kudüs’ü fethedip orasını başkent yapar. Böylece İsrailoğulları kutsal toprakları ele geçirirler. Hz. Davud, Kudüs’te büyük bir mabet inşa etmek ister, fakat Tanrı bu işin oğlu Süleyman’a nasip olacağını söyleyerek vazgeçmesini sağlar.

Peygamber sayılmamakla birlikte, Hz. Davud’un bir kral olarak Yahudi tarihinde önemli bir yeri vardır. Onun zamanında İsrailoğulları en ihtişamlı dönemlerini yaşamışlardır. Tarih boyunca Yahudiler, hep onun zamanındaki ihtişamlı yaşamı özlemişler, onun soyundan bir mesihin gelip kendilerini kurtarmasını ve kutsal topraklarda o ihtişamlı krallığı kurmasını beklemişlerdir. 1948’de bağımsız İsrail devletinin kurulmasına rağmen dindar Yahudilerin hepsi hâlâ o mesihi beklemektedir. Hz. Davud’un ölümünden sonra yerine oğlu Hz. Süleyman geçmiştir. Nitekim Kur’an, Sâd Suresinde de Davud’dan sonra “Dâvûd’a Süleyman’ı bağışladık. O ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah’a çok yönelen bir kimse idi” (38:30) ifadesi gelmekte ve hemen onun hikâyesi anlatılmaktadır.

Kur’an, ona Allah’ın hitap ettiğini ve bazı nimetler verdiğini söylemektedir. Bu onun peygamber olduğunu göstermektedir. Kur’an, her bir peygambere bir özellik ve imkân verildiğini söylemekte ve bu bağlamda Davud’a verilen nimete işaret etmektedir: “Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?” (Enbiya, 21:80). Ona sadece iktidar ve savaşma gücü değil, aynı zamanda hikmet ve adaletle davranması da öğretilmiştir. Bu bakımdan o, yeryüzünde halifelik verilmiş hükümdarların tipik bir örneğidir. Bu örnekte, “güç ve adalet”in birlikteliği simgelenmektedir.

Bu hükümdar profilinin karşısında sadece güç ve keyfi yönetime dayanan bir model bulunmaktadır. Tarihte Firavun, Nemrut, Sezar ve Hitler gibi nice hükümdarlar bu modeli hep ayakta tutmak istemişlerdir. Onların siyaseti salt güç, kuvvet, terör ve şiddetin siyaseti olmuştur. Bu aynı zamanda seküler siyasetin kendisini dayandırdığı bir gelenektir.

Tarihte iki model yarışmaktadır: Nübüvvete dayalı siyaset ki, bunun temeli sadece güç değil, aynı zamanda adalete dayanır. Güç, adalet ve hukuk çerçevesinde kullanılır, meşruluk kazanır. Dünyevi siyaset ise, salt güce dayanır; güç ve iktidar hukukun değil, hukuk iktidarın emrindedir. Bu iki modelden biri zaman zaman diğerine dönüşmekte ve geçiş dönemlerinde saf formlar ortadan kalkmaktadır. Bu durum, elbette insanların akıllarını karıştırmaktadır. Çünkü din adına zorbalık ve despotizm meşrulaştırılmakta, hukuk adına hak ihlalleri yapılmakta ve bundan en büyük zararı din görmektedir. Bu durumlarda hükmedenleri ne söylediklerine göre değil, ne yaptıklarına bakılarak değerlendirmek gerekir. Çünkü “Kişinin ayinesi/aynası iştir, lafa bakılmaz.”

 

Kadir CANATAN