ANALİZ

Rivayet Ve Tarihi Malzemeye Eleştirel Akılla Bakmak

Yasin AYDOĞAN

 

Bir haberi, bir olayı, bir sözü aktarma, taşıma, nakletme manasına geliyor rivayet.

Rivayet ve tarihi malzeme hususunu mütalaa ederken en başa kaydetmemiz gereken tartışılmaz bir doğru (mütearife-aksiyom) var. Vahy rivayet değildir. Vahy eksiksiz, noksansız, fazlasız, ziyadesiz, şüphesiz, ikmal edilmiş, itmam edilmiş, Rabbani-İlahi bir sadık haber, sahih bildiri, sağlam mesaj, kat’i sunum ve mübeyyen üst gerçekliktir. Bu noktada kalın bir çizgi çekmek, Vahy’i imana konu en üst kelam-ı İlahi görmek bizim için tartışılmaz bir sorumluluktur. Bu manada her rivayeti mukayese edeceğimiz temel kriterimiz-referansımız Vahy’dir. Çok şahid olmuşuzdur rivayet konusunu münakaşa-müzakere ederken kendi argümanlarını savunan, tezlerini isbat için söz sarf eden bazı kimselerin diyalog-akış içerisinde bir noktaya gelip dayanarak Vahy’inde rivayet olduğu iddiasını dillendirmeleri acınası vahim bir durumdur.

Vahy kuşkuya yer olmayan, şüphe bulunmayan (La Raybe Fih) mesajdır. Önce bu kesin-kat’i gerçeği önümüze koyalım sonra konuşalım, müzakere edelim.

Vahy, pergel örneği üzerinden bir teşbih yaparsak, merkezde çivimiz-sabit ayağımız olsun, sonra diğer ayağımız muhiti dolaşsın, düşünelim, arka planına bakalım, anlamaya çalışalım, perspektifler geliştirelim, medeni müzakere-muhavere ortamları oluşturalım, kolektif akılla üretelim, mukni değerlendirmeler yapalım. Tabii burada müzakere hukuku gözetilmeli, münazara adabı-ahlakı mutlaka devreye girmeli, bu medeni tavrı ortaya koymalıyız. Fanatik tavırlara izin vermemeli, yorumlarımızı mızrakların ucuna takmama erdemini göstermeliyiz.

Tarih boyunca mütekellim bir varlık olan insanın konuşarak, diyalog kurarak, dili kullanarak, meramını ifade ederek, ihtiyaçlarını arz ederek, karşısındakine cevap vererek atmosfere saldığı ses molekülleri elbette yazılı müktesebat ile kıyas dahi edilemez. Hayat içerisinde sözlü beyan-kültür her zaman yazılı-kayıtlı, satırlanmış beyanı-kültürü çok aşmıştır ve bu hep böyle devam edecektir. Hayatı konuşarak dizayn eden insanın, tüm konuşmalarını-konuştuklarını yazıya dökmek, ses kayıtlarını çözümlemek ve kitabi hale dönüştürmeye ne zaman ne de imkan yeter. Böyle bir şeye ihtiyaç da yoktur. Lakin semai (işitsel-kulağa dayalı) kültür her zaman daha baskındır bunu en başta ifade etmek lazım gelir. Hayatın bir gerçeği olarak bunu da teslim etmeliyiz.

Rivayet kültürü denilince hemen aklımıza İslam-Kur’an bütünü içinde çok mühim bir yer tutan Hz. Peygamber’e (a.s) isnad edilen sözler (hadis) gelir-geliyor. İmana konu, Rabbimizce kendisine itaat istenen bir Peygamber(ler)in elbette sözleri, davranışları, hayatı, ahlakı her yönüyle bizim için çok kıymetlidir. Bu açıdan rivayet bir ihtiyaç-gerekliliktir. Kıymeti haiz, özel misyon sahibi Peygamberi (a.s) iman eden hiç kimse tahfif-tezyif etmez-edemez. Bu tavır imanı zedeler. Burada bahis mevzu edilen-ettiğimiz rivayetin aslı astarının ne olduğuna dairdir, hakikatiyle nereye istinad ettiği İslam bütünü içinde nereye oturduğu ya da nereye konulması gerektiğidir.

Rivayet müktesebatı oluşmasında çok emeği olan-geçen muhaddislerin de emeğini, hassasiyetini, cehdini, samimiyetini, titizliğini teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. İmana konu bir kurumun ve temsilcisi Hz. Peygamber’in (a.s) çok değerli hayatının ayrıntılarını, sözlerini, fiillerini zayi olmasın için müdevven hale getirme mevzuundaki gayretlerini tebrik ile hayr duanın da bizim için bir borç olduğuna kaniyim. Muhaddislerin oluşturdukları usul çerçevesinde ravilerde aranacak şartlara dair adalet sahibi olması, zabtı-hıfzı güçlü olması, güvenilir olması, akil, amil, teslimiyet ehli kul olması gerektiğine dair şartlar öngörmeleri de bir kenara not edilmelidir.

Sözün burasında vurgulamamız gereken mühim bir husus var. İslam ümmeti olarak Rabbimiz tarafından bazı vasıflar ile tavsif edilmişiz.

Bu vasıfları anlamak-öğrenmek için Kitab-ı Kerim’e müracaat edelim:

“İşte böylece sizin dengeli bir ümmet (Ummeten vasaten) olmanızı istedik ki, insanlığa örnek ve model olasınız ve Rasul de size örnek ve model olsun. Elçi’ye uyanların arasından topukları üzerinde geri dönenleri seçip ayırmak için, senin daha önce yöneldiğin yönü kıble olarak tayin ettik. Hiç şüphesiz bu olay Allah’ın yol gösterdikleri hariç, herkes için çok zor bir sınavdı; Allah sizin imanda ısrarınızı kesinlikle zayi etmeyecektir: Elbette Allah insanlara karşı sınırsız bir şefkat, sonsuz bir merhamet sahibidir”. (Bakara 2:143)

Bu Ayeti Kerimenin girişinde geçen vasat ümmet terkibi, konumuzun anlaşılmasında ehemmiyeti yüksek bir noktaya ve haizi olmamız gerekli vasfımıza temas ediyor, vurgu yapıyor.

Vasat ümmet olmak. Dengeli, mutedil, orta yolu tutan, muvazeneli, ölçülü, uçlarda gezmeyen, fanatizme kapı aralamayan bir kimliği kuşanmak. Tabir caizse üzüm yeme derdinde olmak, bağcıyı dövme anormalliğine girmeyen bir kimlik kazanmak.

İşte Rabbimizin muradına uyan kimlik budur, Allah Teala’da bunu irade buyurmuş ve bize kuvvetle emreylemiştir. Tevhid-İslam ümmetinin vasıflarını öğrendiğimiz bir başka ayette de mümeyyiz kimliğin nazara verildiğini görüyoruz.

“O kullar ki, sözün tamamını dinlerler ve en güzeline uyarlar: İşte Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır; ve işte onlar, akletme yetilerini kamil manada kullananlardır”. (Zümer 39:18)

Bir kere altyapımız sağlam olmalı, Vahy’in bize sunduğu perspektifi elde etmiş olmalıyız, elimizde bir ölçü olmalı, onun için Vahy (Kur’an) ile dirsek temasımız çok güçlü olmalı, her aktarıma Vahy nokta-i nazarından temyiz ederek yaklaşmalıyız. Rivayet odur ki diye başlayan her sözü dinlemeye, telif edilmiş her yazılı metni okumaya önce dua ile giriş yapmalıyız. Doğru anlama hususunda El Mucib (Duaları, istekleri kabul eden) Rabbimizden yardım taleb ederek kulak vermeli, okumaya başlamalı, tamamını dinlemeli-okumalı ve seçip ayırmalıyız. Bu haslet, oturmuş kimliğin, bilgiyi sindirmiş kemal ehli kişiliğin de muktezasıdır.

Bir bütün halinde konuşmak, meramımızı iyi anlatmak, beliğ bir hitaba sahip olmak, söyleneni bir bütün olarak dinlemek, yazılanı bütünlük içinde okumak da okuma ya da dinlemenin hakkını vermek açısından önemlidir.

Bir başka vasfımızı daha nazara verir kitabımız okuyalım!

“Siz, insanlık adına çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz (Hayra ummetin); iyi ve doğru olanı teklif eder, kötü ve yanlış olandan sakındırırsınız; zira Allah’a güvenip inanırsınız. Eğer kitap ehli de güvenip inansaydı, haklarında hayırlı olurdu. Onlardan (Allah’a) güvenip inananlar varsa da, çoğunluğu yoldan çıkmıştır”. (Ali İmran 3:110)

“Öyleyse sizler hayra çağıran, meşru ve iyi olanı öneren, kötü ve yanlış olandan da sakındıran, bir ümmet olun! İşte onlardır ebedi saadete erecek olanlar”. (Ali İmran 3:104)

Hayırlı ümmet, hayra çağıran ümmet, hayr peşinde koşan ümmet, hayr üreten ümmet, hayrın yanında duran ümmet, hayrı prensip edinen ve hayrı yaşam biçimi haline getirmeye çalışan şahsiyetlerden oluşan ümmet, adaletten şaşmayan ümmet, vicdanı diri ümmet, şefkat-merhamet sahibi ümmet, örnek-model ümmet, insanlığa ana gibi kol kanat geren ümmet.

Maksad Rıza-i İlahi olursa insan hayra ulaşır Bi İznillah.

Rivayet ikinci ve üçüncü asırda müstakil bir İlmi disiplin haline getirilmiş ve tedvin edilen eserlerle bu sahada günümüze kadar yüzlerce cilde baliğ mükemmel bir edebiyat ortaya çıkmıştır.

Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Akaid gibi ilim dallarının her birinin rivayetlere bakışında-yaklaşımında ayrı sistemleri ve metotları olduğu da bir realitedir.

Bu zengin külliyatı, seçip ayıran bir aklın, muazzam bir düşünce-fikir imalatı-fabrikasına dönüştürme imkanına sahip olduğunu düşünüyorum.

Rivayet mevzuunu ele alırken kavramın sünnet ve hadis üzerinden İslam Peygamberi Hz. Muhammed (a.s) in söz, fiil ve davranışları ile takrirleri (görüp sükût ettiği fiiller) olduğunu yukarıda söylemiştik. Kendisini İslam’a nisbet eden Müslümanların 1439 yıldır oluşan müktesebata yaklaşımı genelde üç şekilde tezahür etmiştir.

1.Rivayetlerin tamamını alanlar

Bu tavrın sahipleri Kutlu Önderimizin (a.s) Risalet’inin ehemmiyetine istinaden bu görüşü serdediyorlar. Niyet elbette önemlidir ancak iyi niyet tek başına yetmez-yetmiyor.

İyi niyete müstenid bu yaklaşım tarzı çok oturmuyor, çünkü rivayet ehlinin-müelliflerinin birçok rivayetten eledikleri-eleştirdikleri, telif ettikleri eserlere almadıkları, tasnife tabi tuttukları rivayetler mübeyyen bir gerçektir. Müktesebat içerisinde birbirlerini ve rivayetleri eleştiriye tabi tutarak kabul etmeyenler var. Kendi geliştirdiği usul muvacehesinden bakarak bir başkasının usulünü tenkid ederek rivayeti kabul etmeyenler var. Bu açıdan rivayeti ele alırken İçtihada açık bir alandan bahsettiğimizi unutmamak lazım gelir. Biz kalbi Vahy’in üssü olan, elbette en doğru anlayan Hz. Peygamber’in (a.s) ağzından çıkanı değil, ağzından çıktığı iddia edilen rivayeti konuşuyoruz. Ki Allah Rasulü’ne ait olmayan rivayetlerin olması da muhtemeldir.

2.Rivayetlerin tamamını atanlar

Bu tavır da diğer uçta yer tutuyor. Refleksif-tepkisel tavır ilmin talibine yakışmaz. Zümer suresi 18. Ayet üzerinde çokça düşünmek gerekiyor. İçinde tartışılır rivayetlerin olması gerekçesi ile tüm müktesebatı atmak da itidal çizgisini yer ile yeksan etmektir. Bu uç tavır 23 yıl boyunca Vahy’e muhatab Hz. Peygamber’in (a.s) hiç konuşmadığı sadece gelen hak mesajı ilettiği ve sustuğu izlenimi veriyor ki bu da makul bir tavır değildir. Tepkisel bu tavrın sahiplerinin kendileri ile çeliştikleri kanaatindeyim. Sonuçta Müslümanlar olarak her birimiz Kur’an’ı anlama çabası ortaya koyuyor, görüş beyan ediyor, saatlerce ayetleri müzakere-mütalaa ediyor, sesli düşünüyor ve üretmek hayata taşımak için samimi gayretler içine giriyoruz. Bu düşünsel çabayı elbette beyan yetkisine sahip Hz. Peygamber de sahabe de yapmıştır. Ayrıca bu uç tavır sahipleri bırakın sahabe dönemini Hz. İsa’dan (a.s) 300-400 yıl önce yaşamış eski Yunan filozoflarından ya da çağımızda düşünce üreten bazı fikir adamlarından iktibas etmekte de bir sakınca görmüyorlar.

3.Rivayetleri tahlil-analiz edenler

Mümeyyiz bir akıl ile bakmak eleştirmek, anlamaya çalışmak, makul değerlendirmelerle meseleyi ortaya koymak, gerekçeli bir yöntem üzerinden ele almak en adil-mutedil tavır olacaktır.

Rivayetin lafzına veya metnine analitik yaklaşmanın, kasdın ne olduğunu anlamaya çalışmanın, sebeb-i vürudunu (söyleniş sebebi, hangi hadise üzerine söylendiği) dikkate almanın, sosyal arka plana göz atmanın, kapsamlı-kuşatıcı okumalar yapmaya çalışmanın en sağlıklı yaklaşım olduğuna inanıyorum.

Her zeminde-platformda tartışılan bu konunun Hz. Peygamber’i (a.s) daha iyi anlamaya, sahih bir bakış açısı ortaya koyma çabasına müstenid olduğuna dair birbirimiz hakkında hüsnü niyetimizi ihsas ve ihtar etmeliyiz.

Mesele üzüm yemek olmalı bağcıyı dövmek değil.

Eğer biz rivayet külliyatını hikmetle ele alabilirsek, ulaşan lafız ya da manadan hikmet damıtma çabasını samimiyetle ortaya koyabilirsek, hayırlı sonuçlara vasıl olacağımızı düşünüyorum.

Hikmetin öğreteni, yaratanı, bildireni El Hâkim olan Rabbimizin hikmet dolu kelamının ölene dek okuyucusu olalım!

Hikmetin baş öğretmeni Allah Rasulü’nün (a.s) güzel örnekliğine-ahlakına dayanarak örnek bir kimlik ortaya koyalım!

Rivayet müktesebatından rafine edilecek değerleri, günümüzün diline aktararak yaşadığımız çağın hakikatten bi haber insanlarına taşıyalım!

 

 

Spot:

Vahy rivayet değildir. Vahy eksiksiz, noksansız, fazlasız, ziyadesiz, şüphesiz, ikmal edilmiş, itmam edilmiş, Rabbani-İlahi bir sadık haber, sahih bildiri, sağlam mesaj, kat’i sunum ve mübeyyen üst gerçekliktir.

Vasat ümmet olmak. Dengeli, mutedil, orta yolu tutan, muvazeneli, ölçülü, uçlarda gezmeyen, fanatizme kapı aralamayan bir kimliği kuşanmak. Tabir caizse üzüm yeme derdinde olmak, bağcıyı dövme anormalliğine girmeyen bir kimlik kazanmaktır.

Rivayet ikinci ve üçüncü asırda müstakil bir İlmi disiplin haline getirilmiş ve tedvin edilen eserlerle bu sahada günümüze kadar yüzlerce cilde baliğ mükemmel bir edebiyat ortaya çıkmıştır.

Eğer biz rivayet külliyatını hikmetle ele alabilirsek, ulaşan lafız ya da manadan hikmet damıtma çabasını samimiyetle ortaya koyabilirsek, hayırlı sonuçlara vasıl olacağımızı düşünüyorum.