1988-89 yıllarıydı, İstanbul-Ümraniye Bir Mayıs (yeni ismiyle Mustafa Kemal) mahallesinde geçici olarak ikamet etmekteyim. Doğunun … kentinin bir köyünde yaşamakta olan annemle ankesörlü telefon ile konuşuyoruz. Hal hatır soruyoruz. Doğal olarak duygularımızı tarif etmek için, annemin kendisini rahat ifade edeceği Kürtçe ile konuşuyoruz. Dahası onun, çocukluğumda bana öğrettiği dil ile annemle, anamın dili ile gurbet özlemimizi gidermeye çalışıyoruz.

Hal ve vaziyetimize dair konuşuyorken araya santralden bir görevlinin huzurumuzu kaçıran soğuk buyruğu girdi:

–Beyefendi, telefonda Kürtçe konuşuyorsunuz. Kürtçe konuşmak yasaktır. Devam ederseniz telefonunuzu keserim.

–Beyefendi, siz kimsiniz? Ne hakla telefonumu kesiyorsunuz? Aradan çekilir misiniz? Ben annemle nasıl anlaşacağım?

–Beyefendi, onu bunu anlamam Kürtçe konuşmak yasak. Devam ederseniz, telefonunuzu keserim.

–Bunu yapamazsınız. Başka çarem yok. Konuşmaya devam edeceğim. Kesiyorsanız, kesin.

Ve telefon kesildi.

Yapabilmişti. Annemle aramıza girmişti. Kürtçe konuşmamızı engellemişti, devletin vazifesine sadık memuru.

Bugün gibi hatırlıyorum, Türkçesi düzgün, ifadesi nazik o memurun hayatımıza vurduğu darbeyi. Ne de olsa bir devlet geleneğiydi darbe; hayata, yönetime, siyasete, özgürlüklere, dile, kılık kıyafete… İşte o da bu törenin görevlisiydi.

Aradan yaklaşık yirmi sene geçti. Bugün demokratik açılım çerçevesinde Kürtlere birtakım hakların verilmesinden bahsediliyor. İnsanın kendi başına bela alması bu olsa gerek. Tarihin beraber yaşamaya başladıkları döneminden itibaren sayılır ki sorunsuz bir şekilde yaşamış olan kardeşlerden biri ötekine sınırlamalar koyuyor, hayat alanını daraltıyor. Sonra umursamıyor, görmezden geliyor. Asimile ediyor, yok sayıyor. Bu çerçevede ayak uydur(a)mayanı küçümsüyor, hakaret ediyor, olmadı çeşitli şekillerde imha etmeye çalışıyor.

Derken zaman geçiyor ve 80 sene boyunca uygulanan bu inkâr ve Türkleştirme politikasının fayda vermediğini, beklenen sonuç yerine uyguladıkları yanlış politikalarla, sadece bu kardeşlerin arasını açtığını ve nerdeyse kitlesel ölçekte birbirlerine düşman kesildiklerini gören toplum mühendisleri, çaresizlikten olacak, bu kez kendileri arka planda durarak sorunun çözümünü siyasilere terk etmiş gözükmektedirler. Çok da isabet etmektedirler. Dahası herhangi bir tarafından hiçbir surette müdahil olmamalıdırlar. Hâlihazır durumda çözüm, siyasiler eliyle Meclis’te olmalıdır. Lakin geleneğimizde örneği çokça görülen; iki adım ileri beş adım geri misali değil elbette.

Zira bu durum, yakmalara, yıkmalara, cinayetlere neden oldu. On binlere varan canlara, bir o kadar faili meçhullere, sürgünlere ve envai türlü mağduriyetlere sebep oldu. Hem bu sebepten ve hem de nerdeyse dünyanın küresel ölçekte tek merkeze dönüştüğü, değişimin önünde hemen hiçbir şeyin duramadığı, totaliter uygulamaların zorlaştığı günümüzde fiili durumun devam edemeyeceği gerçeği ciddi manada bir açılımı gerektirmektedir.

Ne oldu?

Kardeşler, Osmanlı’dan itibaren birlikte yaşadıkları Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet’ten sonra ilan ettikleri Cumhuriyet döneminde de yan yana eşit statülerde yaşayacaklarını sanırken bunlardan biri, ötekinin bir gün bağımsızlık gibi bir düşünce ile başına bela olacağı vehmine kapılarak, onu gösteren ve ona işaret eden her şeye yasak koydu. Esasen bu kuruntunun da nedeni yine kendisi idi. Çünkü teoriler üreterek kendinden menkul yüceliğini, eşsizliğini ilan ediyordu.

Uzun zaman onların yaşadıkları bölgeye hizmet götürülmedi; bu paranoya dolayısıyla yatırım yapılmadı. İşte bu durumda bile Kürtler, Türklere itaatlerini sürdürmede, sevgilerini ızhar etmede geri durmadılar. Onlara özendiler ve onlar gibi olmak istediler, yerlerine yurtlarına bir Türk geldiğinde ilaveten izzet ve ikramda bulundular, yeter ki bu gelen Türk kardeşleri kendilerine sıcak davransın, yakın dursundu. Ama ne mümkün, özellikle asayişle görevli olarak gelenler ile bir kısmı dindar kafatasçı eğitimciler, halk ve halkın çocuklarına olabildiğince mesafeli, buyurgan ve sindirmeye ant içmiş gibi bakıyorlar(dı).

Burada şunu belirtmekte fayda vardır: Cumhuriyet tarihinden bu yana uygulanan seküler ve radikal evrimci eğitim sistemi dolayısıyla dinî anlayış ve yaşantıdan uzaklaşan insanların, biraz da küçülen dünyadaki değişim dalgası ile bilinç düzeylerinin yükselmesi ve olaylara lâdinî bir pencereden bakmaya başlamalarıyla kendilerine, ırklarına ve yörelerine yönelik artık tahammül edemedikleri muamelelere tepki koymaları, derken bu tepkilerini bütünleştirip çeşitli olaylarla ispat-ı vücut etmeye çalışmaları esas konumuz değildir.

Burada, Türk’üyle, Kürt’üyle hayatlarını dinî duygularla sürdüren insanların, Kürtlerin maruz kaldığı bu serüvene dair tutumlarını değerlendirmeye çalışacağız.

Cumhuriyet’in kurulmasını müteakip toplumun ekseriyeti, kurucu kitlenin dayattığı anlayış ve öngördüğü hayat biçimine mesafeli durdu. Devraldığı geleneksel dindarlığıyla hayatını sürdürmeye çalıştı. Geleneksel dindarlık çok da dinî esaslarla uyuşan bir yapıda değildi elbette. Hurafelerle dolu salt kültüre dönüşmüş bir halde idi, ancak yine de içinde ırkçılık rengi veya şu ırkın ötekine tahakküm ve tahkiri düşüncesini barındırmıyordu.

Halk karşılaştığı baskılara çoğunlukla ilgisiz kalarak göğüs geriyordu; ancak bu arada dini öğrenme kaynakları tükeniyor ve dini öğreneceği zevat yok oluyordu. Kendilerine, din eğitimi almamış, sermayesi kültür İslam’ından ibaret insanlar vaziyet etmeye başlıyordu. Hem kültür İslam’ının yozlaşmaya ve empozelere açık olması ve hem de kimisi kendinden vazife bilerek iyi niyetle, kimisi de statükonun tayin ve yönlendirmesiyle önde giden insanların risk almadan istediklerini rahat yapmak adına devletle uyum içersinde çalışması dolayısıyla, bilerek veya bilmeyerek halkın zihnine, devlet ricalinin aşıladığı dışlayıcı, ırkçı ve asimile edici felsefesi, belki de farkında olmadan rahatlıkla yerleşti.

Haliyle bununla daha çok formatlanan, Türk kardeşlerim oluyordu. Ruhlarına sinen bu Türklük mefhumuna çoğu zaman İslam anlamı yükleyerek müsterih de oluyorlardı. Kürtlerden de etkilenen olmuyor değildi; onlar da çoğunlukla Türkleşerek ve bazen ilaveten Hanefileş(tiril)erek aynı duruşa sahip oluyorlardı.

Fakat bu duruma genel manada Kürtlerin cevabı daha farklı olmuştu. Bir kısmı, ateist zeminde neşvünema bulan bir hareket başlatıp sürdürdü. Bu hareketin bütün Kürtleri temsil ettiği zannı külliyen yanlıştır. Ne var ki Kürtlüğünü inkâr eden veya unut(turul)muş olanların dışında kalan Kürtler, genel olarak karşılaştıkları haksızlıklara binaen ya az bir kısmıyla o harekete katıldı veya kahir ekseriyet kerhen destek verdi. Bunun istemeyerek olduğunun alameti, dertlerine deva olacağı zannıyla Ak Parti’ye ilk seçimde verdikleri destek idi. Nitekim yaşadıkları hayal kırıklığı son seçimde, hâlâ ümitli olanların dışındakilerin desteğini çekerek DTP’ye dönmüş olmalarıdır. Görüyor ve inanıyorum ki bu insanların, PKK’nın felsefesini benimsediklerinden değil, başka bir şefkat eli bulamamış olmalarından kaynaklanan bir beraberlikleri söz konusudur. Zira kendilerini, içinde buldukları bir sorunla karşı karşıyadırlar. Zaten PKK denilen de bu sorunun bir sonucu değil miydi?

Şimdi, bu şefkat elinin, Türk din kardeşlerinin oluşturduğu cemaat ve cemiyetlerden gelmiş olmasını bekleyen diğer Kürtlerin cevabına sıra geldi.

Yanılmıyorsam 1984 yılıydı, okuduğum ilahiyat fakültesinde Arapça dersimize giren Karadenizli bir hocamız vardı. Bugün gibi hatırlıyorum; sınıfımızın ekseriyetinin Kürtlerden oluştuğunu hocamız da fark etmiş olacak ki derslerde gözlerimizin içine baka baka Kürtlere adeta küfrediyordu. Arapça yerine, kendisini Kürt sananların hizaya gelmek adına yapmaları gerekenleri ve neden yapmadıklarını ise tahrik edici küfürlerle anlatıp duruyordu.

Çok sıradan ve basit bir örnek olan bu anekdot, Kürtlerin hayatları boyunca çeşitli türevleriyle bolca maruz kaldıkları bir durumdu. Böylesi iğrenç durumlara bu defa tersinden Kürt milliyetçiliği/ırkçılığı yaparak tepki gösterenler olmuştur. Nitekim bu nedenle şimdi hâlâ dağda bayırdalar.

Irkçılığın doğru olmadığına kanaat eden diğer Kürtler ise bu tür muamele ve söylemleri görmezden, duymazdan gelmeye çalışıyorlardı. Netameli bir konuydu, rahatlıkla ırkçılık damgası yiyebilirlerdi. Bu sebepten, hoşlarına gitmese bile, sükût ediyorlardı. Oysa kendilerinden bu tür ithamlara maruz kalacakları kimi Türk kardeşleri, çoğunlukla daha ileri düzeyde ırkçılık boyası ile boyanmışlardı. İşin kötü yanı ekseriyeti bunun farkında bile değildi. Değil mi ki çocukluklarından itibaren kanıksamış oldukları Türk Devleti, Türk Ordusu, Türk Lirası, Türk Hava Yolları, Türk Dil Kurumu, Ne Mutlu Türküm Diyene vs. nevinden yığınla etnisiteyi işaret eden ifade ve slogan bombardımanına maruz kalmışlardı. Nitekim ülkede yaşayan Laz’ıyla, Çerkez’iyle diğer bütün etnik unsurlar hemen tamamıyla asimile edilebilmişti. Sorun biraz da bunları İslam’ın kendisi olarak algılayan geniş bir dindar kitlenin varlığıydı.

Yanlarında bir sebepten Kürtçe konuşması icap eden Kürt kardeşlerini, ikinci kanala geçmekle kınayan, hayat hakkı tanımayan bu Türk kardeşler ne yazık ki bu kardeşlerinin ikinci kanal dedikleri dilini değil öğrenme, tanıma lûtfunda dahi bulunmadılar. Geniş coğrafyamızda muazzam nüfusu teşkil eden insanların hepsi için konuşmak mümkün değil elbet. Lakin laik ve sol tandanslı olanlar dâhil Doğu’ya yolu düşen, Doğuluyla teşrik-i mesai eden insanların çoğu bu dil ve kültür ile ilgilenmeyi abes görmüştür.

Oysa bu hem anadilin yasaklanmasının ne ağır bir cürüm olduğunu düşünmeye ve hem de anadillerinin yanında başka bir dili rastgele, kırık dökük öğrenmeye mecbur kalan bu insanların gerek eğitimlerinde gerekse mesela hastane gibi resmi dairelerde çektikleri eziyeti anlamalarına vesile olurdu. Daha önemlisi resmi dayatmanın dışında halk olarak içten bir kaynaşmaya neden olabilirdi.

Gerçi Türk kardeşler Kürt kardeşlerinin çektiği bu eziyeti yakinen görüyorlardı. Evde Türkçe bilmeyen ana-babadan önce anadillerini öğreniyorlardı. Daha sonra zorunlu olarak gelişigüzel bir Türkçe ve bununla hayatlarının sınavlarına (SBS, ÖSS vs.) giriyor, beyaz insanlarla yarışmak durumunda kalıyorlardı.

Aslında örnekleri çoğaltarak apaçık olan durumu detaylarda kaybetmeye gerek yoktur. Demeye çalıştığım şudur: Maalesef bu açılım sürecinden önceki dönemde bu durumu kendine dert edinen herhangi bir dinî cemaat ve dinî cemaat önderi veya dindar yazar çizer, kanat önderi yahut ilahiyatçı olmamıştır. Kıyıda köşede istisnalarının olabileceği doğrudur. Fakat burada kastım daha çok ülke çapında yaygın, çeşitli medya olanaklarına sahip dinî gruplardır.

Yapmaya çalıştığım içerden bir özeleştiridir. Dindar Türk ve Kürt aydınlarının mesafeli duruşunu ya da hiç umursamayışlarındaki garabeti eleştirmektir. Çünkü aynı çevrelerin, dünyanın muhtelif yerlerindeki benzer baskılara tepki gösterirken, burunlarının dibindeki bu halkın yaşadığı trajediyi göz ardı etmeleri, İslami ilkelerle ne kadar bağdaşır durumdaydı? Sözgelimi aynı çevrelerin Bulgaristan’daki Türkler için talep ettikleri haklardan, yanı başlarında yaşayan Kürtlerin yararlanamıyor olması hangi dinî umde ile izah edilebilir idi? Yoksa yine mesela birinciler seçilmiş milletten miydiler?

Bu anlattıklarımdan en az bir kısmının bugün artık ifade edilebilir ya da sağlanmış olduğu ve kimi dindar çevrelerin konuyu şurasından burasından sahiplenmeye başladığı söylenebilir. Ancak benim anlatmaya çalıştığım atı alanın Üsküdar’ı çoktan geçtiğidir. Demeye çalıştığım şudur:

Özelde biz Kürt dindar kişi ve çevreler, Türk kardeşlerimize uyarak dış dünyada olup biten benzerleriyle uğraşırken kimimizin de maruz kaldığı fiilî durumu es geçtik. Bu biraz da ırkçılık töhmetinden berî olmak adına sergilenen bir tutumdu. Ancak başat neden, aslında din kardeşliği edebiyatıydı. Elbette adil İslam’ın ve dolayısıyla nezih din kardeşliğinin sorunun üstesinden rahatlıkla gelmesi mümkündü(r). Ne var ki toplumun onu temsil kabiliyeti zayıflamıştı. Üstelik nesiller süren bir zihin yıpranması söz konusuydu. Kaldı ki esasen bir kaç yıldır başlamış olan bu açılım sürecinin öncesine kadar da Türk kardeşlerimize böyle bir sorunun varlığını ifade etmek ihanetle eş değer görülebilirdi.

Bu yaklaşımın sonucu olarak konuyla ilgilenmedik. Çözümüne dair bir projemiz olmadı. Bütün dediğimiz İslam, bu sorunları ortadan kaldırır vs. oldu. Ancak süreç o yönde işlemiyordu. İnsanlar sıkıntıdaydı ve kısa dönem için bu sıkıntılarına bir çözüm önerimiz söz konusu olmalıydı. İlgilenmeyince yaşadıklarıyla baş başa kalan halk, kendisine çözümmüş gibi gelen çağrılara, faaliyetlere ilgi duydu. İşte yazı boyunca söylemeye çalıştığım budur benim; mesafeli duruşumuz, çözüm önerimizin olmayışı ve yaşadıklarını adıyla ifade etmeyişimiz, halkı başka oluşumların kucağına itti. Şimdi dinî duyguları kabarık Kürtleri, başı yazmalı anaları can feda bir şekilde aslında ait olmadıkları etkinliklerde gördüğümde hep bunun vebalini düşünürüm.

Ne olmalı?

Hiç değilse bundan böyle analar ağlamasın diye Kürt halkının kendisini muhatap alan bir açılım olmazsa olmazdır. Nitekim “Demokratik Açılım” denilen, bunun iyi niyetli olduğu görünen bir adımıdır. Ancak bu açılımın salt bir Kürt açılımı ile sınırlı tutulması da yetersiz kalacaktır. Bu açılım çerçevesinde aynı zamanda diğer azınlık haklarının yanında mutlaka kangrene dönüşen başörtüsü sorunu da çözülmelidir. Çünkü Türk’üyle, Kürt’üyle Anadolu’nun en büyük azınlık grubu, bu soruna muhatap olan kitledir.

Buna göre, gözü yaşlı annelerin acıları üzerinden oy avcılığı yapan ve süreci bir rövanş ve tahrik havasına sokarak sabote edecek kesimlere prim vermeden ve ayrıca devlet gücünü kullanarak yeri geldiğinde PKK’nın varlığının besleyicisi olma zannı altındaki örgütlere de pabuç bırakmadan, en üst düzeyde özgürlükleri hedefleyen bir açılım esas olmalıdır. Bunun en ileri düzeyde destekçisi Türk’üyle, Kürt’üyle dinî kişi ve yapılar olmalıdır. Geçmişin vebalini belki böylece telafi etmiş olurlar. Bu hususta bölünme paranoyası yaşamaya ise hiç gerek yok. Artık değişimin yönü, ırk temelinde sınırlar belirlemek yerine AB gibi sınırların anlamını yitireceği milletler topluluğuna doğrudur.

Bu durumda ‘ya sev ya terk et’çiler aynı hikâyeyi okuyacakları yer bulmakta zorlanacaklardır. Ama böylece resmi ideolojinin üretip dayatmış olduğu en zayıf halka, halklar arasındaki en büyük bağlantı noktası haline dönecektir.

Türk ve Kürt halkının yine eskisi gibi aynı çatı altında kardeşler olarak, ama mutlaka eşit statüde, insani kardeşlik zemininde birlikte ve beraber yaşamalarını sağlamak adına ivedilikle yapılması gerekenler birkaç başlık halinde şöylece sıralanabilir diye düşünüyorum:

  • Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi.
  • Sosyal-siyasal bütün alanlarda Kürtçenin serbestçe kullanımının sağlanması.
  • Kamusal alan ve dairelerde Kürtçenin serbestçe konuşulabilmesinin sağlanması.
  • Bütün devlet okullarında Kürtçe ve bunun yanında Arapça ve Farsçanın da seçmeli ders olarak müfredata konması.
  • Başta ders kitapları ve diğer eğitim-öğretim araçlarının şoven içerik ve görüntüden arındırılıp, ilgili olanlarında Kürtlere ve Kürtçeye de yer verilmesi.
  • Alfabeye Kürtçede ve diğer Batı dillerinde kullanılan harflerin eklenmesi.
  • Her tür okulda başörtüsüne yönelik uygulanan yasağın kaldırılması.
  • Devlet dairelerinde uygulanan başörtüsü yasağının kaldırılması.
  • Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana değiştirilen bütün isimlerin iadesi.
  • Vaaz ve sohbetlerin Kürtçe verilebilmesi.
  • Kürt kökenli öğrencilere üniversitelerin bütün bölümlerinde ek kontenjan sağlanması, yani pozitif ayrımcılık.
  • Özel tv ve radyolarda Kürtçe programların yapılabilmesi.
  • Yasakçı zihniyetin her tür mağduru ve bütün mahkûmlarına iade-i itibarın sağlanması, verilen zararların telafi edilip, gerekiyorsa tazminat ödenmesi.

Mustafa AKMAN

makman64@gmail.com