Ra’d (Gökgürültüsü): Umut Ve Korku Simgesi

Sûrede ilk olarak yeryüzü ve gökyüzü olaylarına dikkat çekilerek, bunların hayret ve şaşkınlık verici işleyişine ve insanlar üzerindeki etkilerine değinilmektedir.

Tarih : Mart 07, 2016
Sayı : Mayıs-Haziran 2014
Konu : İrfan
Yazar :Kadir CANATAN

Bu sûrenin hangi dönemde vahyedildiği konusunda farklı görüşler ve rivayetler olmakla birlikte, sûrenin içeriği, ele aldığı konular ve muhatap aldığı kesimler bakımından Mekkî olduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen Mekke döneminin son günlerinde gelmiştir. Çünkü bu sûrede Allah elçisinin karşıtlarına meydan okuyucu bir dille hitap edilmektedir. “Gök gürültüsü” anlamına gelen sûrenin adı, başka sûrelerin başlıklarında gördüğümüz gibi, içinde geçen konu ve meselelerle ilgilidir ve bu kelime 13. âyette geçmektedir. Bu sûre, başından sonuna kadar gökyüzü ve yeryüzü hadiselerine dikkat çekmektedir. Ra’d kelimesinin sözlük anlamının ötesinde, ne tür bir simgesel anlama sahip olduğunu anlayabilmek için ilgili âyetlerin bağlamına biraz daha yakından bakmak gerekmektedir.

İlk âyet, Mevdudî’nin de belirttiği gibi bu sûrenin ana fikrini beyan etmektedir: “Elif Lâm Mîm Râ. İşte bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabb’inden indirilen gerçektir, fakat insanların çoğu inanmazlar.” (Ra’d 13/1). Bu âyetlerin Mekke döneminin sonuna doğru geldiğini düşünürsek, Hz. Muhammed’in onca yıl tebliğ ve davet çalışmalarına rağmen fazla bir yol alınamadığı ortadadır. Hâlâ insanların çoğu, “Allah’ın Peygamberi”ni peygamber, “Kitab’ın âyetleri”ni de gerçek delil olarak kabul etmekte direnmektedir

Sûrenin genel yapısı ve ana fikri bu olmakla birlikte, burada şaşırtıcı iki olayla mesele derinleştirilmektedir. İlk olarak yeryüzü ve gökyüzü olaylarına dikkat çekilerek, bunların hayret ve şaşkınlık verici işleyişine ve insanlar üzerindeki etkilerine değinilmektedir. “Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra arşa kurulan, Güneş’i ve Ay’ı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür, âyetleri ayrı ayrı açıklar ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. O, yeri yayıp döşeyen, orada dağlar, nehirler meydana getiren, orada her türlü meyveden (erkekli-dişili) iki eş yaratandır. O, geceyi gündüze bürüyor. Şüphesiz bunlarda, düşünen bir kavim için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır. Yeryüzünde birbirine komşu kara parçaları, üzüm bağları, ekinler; bir kökten çıkan çok gövdeli ve tek gövdeli hurma ağaçları vardır ki hepsi aynı su ile sulanır. Ama Biz ürünleri konusunda bir kısmını bir kısmına üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır.” (Ra’d 13/2-4).

Bu üç âyetten sonra, diğer şaşırtıcı olan olay resmedilmektedir: “Eğer şaşacaksan, asıl şaşılacak olan onların, “Biz toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız?” demeleridir. İşte bunlar Rablerini inkâr edenlerdir. İşte onlar boyunlarına demir halkalar vurulanlardır ve işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bir de senden, iyilikten önce kötülüğün acele gelmesini istiyorlar. Oysa onlardan önce ibret alınacak birçok azap gelip geçmiştir. Şüphesiz Rabbin, insanların zulümlerine rağmen bağışlama sahibidir. Bununla beraber Rabbinin azabı pek şiddetlidir. İnkâr edenler, “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavim için de bir yol gösteren vardır.” (Ra’d 13/5-7). Bu üç âyette de Mekkeli paganların diriliş gerçeğine ayak diremelerinden bahsedilmekte ve sıkça dile getirdikleri mucize talepleri bir kez daha yinelenmektedir.

Pekiyi burada şaşırtıcı olan nedir?

Mekke toplumu, her gün gökyüzü ve yeryüzünde gözlemledikleri Allah’ın kevnî (ontolojik) âyetlerine gözlerini kapadıkları, burada meydana gelen şaşırtıcı olayları ve süreçleri umursamadıkları gibi, Allah’ın peygamberi vasıtasıyla gönderdiği kitabî âyetlere ve bu âyetlerde bildirilen gerçeklere de duyargalarını kapamışlardır. İşte, şaşırtıcı olan budur. Burada çifte bir inkâr ve ilgisizlik söz konusudur. Hiçbir âyet ya da gösterge onları, atıfta bulunduğu gerçeğe; yani Allah’a ulaştırmıyor. Oysa “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır.”

Bu âyetlerin hemen arkasında, içinde “er-ra’d” (gökgürültüsü) kelimesinin geçtiği şu âyetler geliyor. “Allah, her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin artırdığı şeyi ve eksilttiği şeyi bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. O, gaybı da, görülen âlemi de bilendir, çok büyüktür, çok yücedir. (O’na göre) içinizden sözü gizleyen ile açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüz ortaya çıkan eşittir. İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur. O, korku ve ümit vermek için size şimşeği gösterendir, yağmur yüklü bulutları meydana getirendir. Gök gürlemesi, O’nu övgüyle, melekler ise korkuyla tespih ederler. O, yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücadele ediyorlar. Hâlbuki O, azabı çok şiddetli olandır.” (Ra’d 13/8-13).

Açıktır ki, burada belirli bir Allah tasavvuru ve Allah’ın gökyüzünde cereyan eden bazı olaylarda nasıl tecelli ettiği ifade edilmektedir. Burada şimşek, yağmur taşıyan bulutlar, gökgürültüsü ve bu olayların yaratıklar üzerindeki etkisi hep birlikte zikredilmektedir. Yağmur taşıyan bulutlar insan açısından bir görüntüdür, bu görüntünün içinde gizlice taşınan yağmur bulunmaktadır. Yağmurlar, insanlar için bir bereket ve hayat kaynağıdır. Yağmurların gelişine bir ses (gökgürültüsü) ve bir ışık (şimşek) eşlik etmektedir. Hepsi de insan içinkorku ve ümit vericidir. Bu bakımdan bu sûreye adını veren gökgürültüsü, korku ve umudun simgesi olarak telakki edilebilir.

Kur’an’a göre tüm doğa olayları çift anlamlı ve çift fonksiyonludur. Sözgelimi yağmur, bir bereket ve hayat kaynağıdır; yeryüzünde onsuz hayat mümkün değildir. Hiçbir canlı (insan, hayvan ve bitkiler) onsuz yaşama imkânına sahip değildir. Gökyüzündeki olaylar, yeryüzüne tesir ederler ve bu ikisinin etkileşiminden hayat dediğimiz canlılık mümkün olur. Allah, Hayy’dır (yani diridir, yaşayandır); hayat O’nunla canlanır. Tüm ‘hayvan’lar (yani canlılar) O’nun Hayy isminin ve sıfatının bir tecellisidir. Fakat yağmur, aynı zamanda dereleri dolduran, derelerden taşan ve felaketlere sebep olan da bir olaydır. Allah, insanları onunla yaşattığı gibi onunla da öldürmektedir. Bu anlamda yağmur, neticeleri bakımından çift fonksiyonludur.

Gökgürültüsü, çakan şimşeğin arkasından duyulur. Önce ışık, sonra ses gelir. Fiziksel ve meteorolojik olarak gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım esnasında oluşan patlamaya benzer yüksek sestir. Şimşek sonucu meydana gelen yıldırım demetlerini çevreleyen havada şiddetli bir basınç ve sıcaklık yükselmesi görülür. Yıldırım demetlerini çevreleyen havada oluşan bu ani sıcaklık ve basınç değişimi havanın hızla genleşmesine neden olur. İşte, havanın bu ani genleşmesi sonik ses dalgası yaratır, ki bu da gök gürültüsünü meydana getirir. Gök gürültüsünün çeşitli sesleri vardır. Ağır ve derinden gelen bir ses, gök gürültüsünün uzaklardan geldiğini gösterir. Çatırtılı gök gürültüsü, yıldırımın birçok kollara ayrıldığında duyulur. Şimşek çakmasından sonra duyulan en kuvvetli sesi, yıldırımın asıl gövdesi; arkadan gelen sesi, ayrıldığı kollar meydana getirir. Ses hızı, ışık hızından çok küçük olduğundan, gök gürültüsü daima şimşek görüldükten sonra duyulur.

Şimşek ve ardından patlayan gökgürültüsü, içinde hem umut hem de korku taşır. Bir umuttur, çünkü ardından gelen yağmur yeryüzündeki canlı yaşam için hayati bir önem arz eder. Allah’ın hayat verici sıfatını her canlıya hissettirir. Ama şimşek ve gökgürültüsü, aynı zamanda insanlara korku verir, çünkü kimi ne zaman ve nasıl çarpacağı bilinmez. Gökyüzünden gelen bu korkutucu ses bir uyarı, bu ışık bir ceza olarak da tecelli edebilir. “O, yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücadele ediyorlar. Hâlbuki O, azabı çok şiddetli olandır.”

Nitekim pek çok kültürde bu olaylar ve etkileri farklı farklı (yani çift fonksiyonlu, olumlu ve olumsuz) yorumlanmıştır. Müslüman kültürlerde suyun rahmet olarak görüldüğünü ve buna paralel olarak peygamberin de bereketli bir yağmura benzetildiğini Alman İslamiyatçı Annemarie Schimmel, “Tanrı’nın Yeryüzündeki İşaretleri” adlı eserinde şöyle resmeder: “Bugün hâlâ Türk ve Fars dünyasının bazı bölgelerinde yağmura rahmet denir. Dolayısıyla “rahmet yağmuru” ile Kur’an’da rahmeten li’l-âlemin, “âlemlere rahmet olarak gönderilen (Enbiya 21/107) arasında bir ilişki kurmak kolaydır. Ebu Hafs Ömer Sühreverdi’nin belirttiğine göre Muhammed de büyük bir değeri ve güzelliği olan yağmura düşkündü ve yağmurun bereketinden yararlanabilmek için yağmura doğru yönelip, “Bu, Rabbimin katından henüz gelmiştir.” derdi. Ümmetine hayat bahşeden bir mesajla gönderilen Peygamber, bereketli bir yağmura benzetilebilir mi? Bu fikir, özellikle İslam dünyasının doğusunda Peygamber’in şerefine yazılan kimi güzel kasidelere ilham vermiştir… Bununla birlikte bereketli yağmur ile tehlikeli şeyler olan sel veya taşkını birbirinden ayırmak gerekir. Kur’an’da şöyle denmektedir: “Uyarılmış olanların yağmuru ne kötüdür!” (Şuara 26/173); çünkü yağmurlu fırtınanın bahçelerdeki meyveleri tahrip etmesi gibi, İlahi gazap da onların kalplerini harap edebilir. İnsanın gönül bahçesini ya ihya ya da dehşetli bir dolu şeklinde yerle bir eden (Nur 24/43) manevi yağmurun bu iki türünü -büyük bir olasılıkla Arap edebiyatında ilk kez- güzel bir biçimde tasvir eden kişi Bağdatlı sufi Ebu Hüseyin en-Nûrî idi.” (2004:28-29).

Kur’an’da gökyüzünden kaynaklanan felaketlere birçok örnek verilir. Bunlardan en görkemlisi herhalde Nûh tufanıdır. “Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık. Âyetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.” (Enbiya 21/76-77). Nûh tufanı, sadece Ortadoğu toplumlarında değil, tüm dünya kültürlerinde dillere destan olmuş küresel bir felaket olarak bilinmektedir. Öte taraftan, Musa peygamberin gönderildiği Mısır toplumuna da gökten birçok felaket geldiğini Tevrat ve Kur’an birlikte haber vermektedir. Olay, Kur’an’da şöyle hikâye edilir: “Andolsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık. Fakat onlara iyilik geldiği zaman, “Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)” derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler. Dediler ki: “Bizi büyülemek için her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.” Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşarat), kurbağalar ve kan gönderdik. (Hiçbirinden ders almadılar.) Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular.” (A’râf 7/130-133).

Şüphesiz ki Mekke toplumu ve Araplar bu olayları, rivayet yoluyla bilmektedir ve kolektif hafızanın bir parçası haline getirmiştir. Kur’an, bu noktada kolektif hafızaya atıfta bulunarak ibretlik bir olay olarak nakletmektedir: “Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan? Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!” (Kamer 54/15-16).

Acaba bu iki şaşırtıcı olay arasında bir ilişki var mıdır? Kur’an, neden doğa tasvirleri yaptıktan sonra, Mekkeli paganların “Biz toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız?” söylemine yer vermektedir?

Anlaşılan o ki, Mekkeli paganlar Hz. Muhammed’in getirdiği “Kitabî âyetler”e itibar etmemiş ve onun haber verdiği gerçekler hakkında derin bir kuşku içindedirler. Yeniden diriliş, başka âyetlerden de anladığımız kadarıyla Mekkeliler’in rasyonel düşünüş biçimine ters düşmektedir. Nitekim onlar “Derler ki: “Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz.” (En’âm 6/29). Kur’an ise, onların bu konuda bir yanılgı içinde olduklarını sürekli olarak hatırlatmaktadır: “Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir.” (Âl-i İmran 3/185-186).

Araplar, doğada canlılık belirtisi gösteren her varlığın ölümlü olduğunu görüyorlar ve buradan hayatın geçici olduğunu da çıkarsayabiliyorlardı. Fakat asıl sorun, yeniden diriliş üzerinde yoğunlaşıyordu. Yeniden dirilişe inanmadıkları için dünyaya bir kez geldiklerini ve dünya nimetlerinden de azami oranda faydalanmak gerektiğini düşünüyorlardı. Ki bu tüm maddeci (materyalist) görüşlerin dünya hayatı hakkındaki telakkisidir. Fakat Kur’an yüzünü doğaya (yeryüzü ve gökyüzüne) çevirmiş bulunan insanlara, buradaki hayat üzerinden bir ders vermek istemektedir. İşte, bu nedenledir ki, Kur’an’da yeryüzü (arz) ve gökyüzü (sema) tasvirleri sıkça yapılmaktadır.

Kur’an’da geçen çift kavramlardan bazıları “ezvac”, bazıları da “ezdad” biçimindedir (Kur’an Sûrelerinin Kimliği, İslâmoğlu, 2011:152). Ezvac, biri olmadan diğeri olmayandır. Mesela kadın ve erkek kavramları birbiriyle böyle bir ilişki içinde oldukları gibi yeryüzü ve gökyüzü kavramları da böyle bir ilişki içindedir. Biraz önce bazı meteorolojik olaylara (bulutlar, şimşek, gök gürültüsü, su) değinirken, gökyüzünde meydana gelen bu olayların yeryüzü için ne kadar anlamlı olduğunu açıkladık. Yeryüzünde hayat, ancak bu gökyüzü olaylarıyla birlikte mümkündür. Ezdad ise, şu an konumuzla alakalı olmamakla birlikte biri olunca diğer olmayandır: Mesela gece ve gündüz gibi. Gece olduğunda gündüz yok olur, gün ışığı ortaya çıktığında ise gece kaybolur.

İslâmoğlu’nun da belirttiği gibi “Vahiy muhatabından bağ kuran bir akıl istemektedir. (Ki akıl kelimesinin temel anlamı zaten bağ kurmak demektir.) Bu akıl, Yaratan ile yaratılan arasındaki, yer ile gök arasındaki, erkekle dişi arasındaki, Allah ile Peygamber arasındaki, Allah ile insan arasındaki, tabiat yasalarıyla sosyal yasalar arasındaki, tek gövde ile çok dal arasındaki bağı duygu, düşünce ve davranışlarıyla koparmayan bir akıl olmalıdır.” (2011:153). Bu düşünme biçimine sahip olan herkes, bu dünya ile öte dünya arasında da bağ kurabilir. Doğada doğum, yaşam ve ölüm yasaları var, ama her doğum bir diriliş olarak da kendini göstermektedir. Bunun en çarpıcı ifadesi, mevsimlerin değişmesiyle doğada yaşanan yeniden diriliş olgularıdır. Baharda doğan canlılık, kışın ölürken bir de bakıyorsunuz ki, gelecek baharda yeniden canlanıyor. Yeniden dirilişi seyredeceğimiz en güzel alan, galiba doğa âlemidir.

Kur’an, gözlemlerini doğaya çevirmiş ve doğadaki yasalılık düzeni içinde aklını çalıştıran insanlara, onların iddia ettiklerinin (“Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz.”) tersine, “Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” diyerek daha derin bir düşünceye çağırmaktadır. Sadece gözlem hiçbir şey ifade etmez. Gözleme dayalı veriler akla gönderilip orada bir değerlendirme yapılmadıkça, beyin veriler çöplüğünden ibaret olacaktır. Nitekim Kur’an’da her doğa tasvirinin ardından şu ifadelerin gelmesi çarpıcı değil midir? “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır.”

Bu bağlamda Ra’d Sûresi’nde iki tip insan ve iki tip görme-düşünme ve bilme biçiminden bahsedilmektedir. 18. âyette iki tip insan ve iki tip görme-düşünme ve bilme biçimi arasındaki fark çarpıcı bir soruyla ifade edilmiştir: “Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar.” Hem Allah’ın kevnî kitabı olan kâinat, hem de vahyî kitabı olan Kur’an karşısında insanlar iki tutum sergilemektedir. Biri, Allah’ın (kevnî ve vahyi) kitabı üzerinde ince ince düşünen, oradaki çarpıcı âyetleri ve göstergeleri anlayan, buradan sonuçlar çıkaran kişidir. Bu kişi, görme ve düşünme; başka bir deyişle gözlem ile akli değerlendirme melekelerini çalıştıran ve dolayısıyla gören, düşünen ve bilen insandır. Diğeri ise, Allah’ın kitabı üzerinde düşünmeden, elinde bir veri olmadan aklına güvenen ya da kuru gözlemler yapan ama gözleme dayanan verileri değerlendiremeyen insandır. Bu kişinin hali, ya tahılları öğütemeyen değirmenin ya da içine tahıl konulmadığı için birbirine yiyen değirmen taşlarının durumu gibidir.

Gören, düşünen ve bilen insan, Allah ile bir sözleşme yapar ve hayatını bu sözleşmeye göre düzenler. “Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve sözleşmeyi bozmayanlardır. Onlar, Allah’ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır. Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır.” (Ra’d 13/20-22). Diğerleri ise, ya sözleşme yapmamışlardır ya da yaptıkları sözleşmeyi bozmuşlardır. “Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.” (Ra’d 13/25).

Allah, insanlara umduklarını verir. Kişilerin sergiledikleri davranışlar belirli sonuçlar doğurur. Allah ile sözleşme yapması da yapmaması da sonuca etki eder. “Allah, rızkı dilediğine bol verir, (dilediğine de) kısar. Onlar ise dünya hayatı ile sevinmektedirler. Hâlbuki dünya hayatı, ahiretin yanında çok az bir yararlanmadan ibarettir.” (Ra’d 13/26). 

SÛREDE İLK OLARAK YERYÜZÜ VE GÖKYÜZÜ OLAYLARINA DİKKAT ÇEKİLEREK, BUNLARIN HAYRET VE ŞAŞKINLIK VERİCİ İŞLEYİŞİNE VE İNSANLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNE DEĞİNİLMEKTEDİR.

ÇİFTE BİR İNKÂR VE İLGİSİZLİK SÖZ KONUSUDUR. HİÇBİR ÂYET YA DA GÖSTERGE ONLARI, ATIFTA BULUNDUĞU GERÇEĞE; YANİ ALLAH’A ULAŞTIRMIYOR. İŞTE, ŞAŞIRTICI OLAN BUDUR.

YAĞMURLARIN GELİŞİNE BİR SES (GÖKGÜRÜLTÜSÜ) VE BİR IŞIK (ŞİMŞEK) EŞLİK ETMEKTEDİR. HEPSİ DE İNSAN İÇİN KORKU VE ÜMİT VERİCİDİR.

KUR’AN, GÖZLEM YAPAN VE DOĞADAKİ YASALILIK DÜZENİ İÇİNDE AKLINI ÇALIŞTIRAN İNSANLARI, “DÜNYA HAYATI, ALDATICI METADAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.” DİYEREK DERİN BİR DÜŞÜNCEYE ÇAĞIRMAKTADIR.

GÖREN, DÜŞÜNEN VE BİLEN İNSAN, ALLAH İLE BİR SÖZLEŞME YAPAR VE HAYATINI BU SÖZLEŞMEYE GÖRE DÜZENLER. 

Como tomar Cialis Levitra efectos Kamagra 100 mg Viagra y Cialis Viagra Original Kamagra Oral Jelly Viagra Lida daidaihua Viagra Original Kamagra Fizzy Cialis Levitra Generico Sildenafil generico Levitra Original Cialis Gel 20 mg Propecia Generico Viagra Soft Levitra bucodispersable Perfect Slim Cialis Soft Levitra 20mg Perfect Slim Levitra Generico Levitra Soft Cialis Generico Levitra Soft Cialis precio Priligy Generico Xenical Generico
timberland canada nike huarache cinturones gucci timberland boots timberland canada timberland boots women timberland sko polos ralph lauren outlet ray ban aviator baratas new balance blancas mujer bolsos louis vuitton gafas de sol oakley baratas oakley frogskins baratas timberland boots timberland femme timberland montreal timberlands canada gafas oakley baratas
sildenafil preis Red Viagra kaufen Potenzmittel Original Testpakete Cialis Black kaufen Cialis kaufen Cialis 5mg tadalafil kaufen Kamagra Oral Jelly Levitra Original Red Viagra Viagra rezeptfrei Cialis Generika Kamagra kaufen Viagra kaufen Cialis rezeptfrei Levitra Professional kaufen Viagra Flavored kaufen Brand Viagra kaufen Viagra Super Active kaufen Cialis Original Cialis Super Active Viagra Original Viagra with Dapoxetine kaufen Viagra Fur Die Frau Kamagra Effervescent
Acheter Propecia Acheter Priligy Viagra Suisse Cialis Suisse Acheter Levitra Acheter Cialis 5mg Acheter Levitra Orodispersible