ANALİZ

RABBE RAĞBET ŞÛRAYI GÜÇLENDİRİR

Mustafa DEMİR

“Fe iza fareğte fenseb. Ve ilâ Rabbike farğeb.” /Boş durmak yok, durmadan çabala. Ve Rabbine rağbet et” (İnşirah 94:7,8).
Kellâ lâ tuti’ hu vescud vegtariib.” / (Engelleyicilere) kesinlikle itaat etme, Rabbine yaklaşıp O’nunla birlikte yürü” (Alâk 96:19).

Yukarıdaki ayetler/mesajlar değişim ve yönelişin başlangıcıdır. Şura, toplumsal barışı güçlendirir ve hayırla çalışan bir kaynak/merkez olur.
Şûra’dan kopuş, Rabbe rağbetin azalması ile başlar. Bu noktada Rabbe ve mesajlarına rağbetin artırılması, şûradan kopuşu azaltır ve giderek durdurur. Sağlam şûra, ortak aklı ve buna bağlı olarak ahlakı kuvvetlendirir. Şûra ahlak, hürriyet ve adaletin meyvesidir. Bu cümleyi şöyle de kurarsak yanlış olmaz: Ahlak, adalet ve hürriyet şûranın meyvesidir. Toplumsal yapının harcı olan bu değerlerin hepsi insan içindir.

Bireysel ve toplumsal yaşamda sürekli olarak karşılaşılan eksiler ve artılar (negatif ve pozitifler), yani olumlu ve olumsuz durumlar vardır. İnsanın karşı karşıya kaldığı olumlu ve olumsuz durumların her zaman ve mekânda aynı şekilde ortaya çıkması, onun ‘evrensel/cihanşümul’ olduğunu gösterir; izafisi, sana göre-bana göre, o zaman öyle-şimdi böylesi olmayan; insanların inanç ve düşüncelerine/ideolojilerine göre değişmeyen… İnsanın temel hak ve özgürlüklerini yaşayabilmesi, ya da ondan yoksun bırakılması böyledir. Başka örnekler; yeryüzünün imar edilmesi veya bozulması; yeryüzündeki nimetlerin insanlar arasında adaletli bir şekilde paylaşımı ya da nimetlerin belli bir grubun elinde toplanıp diğerlerinin bundan yoksun bırakılması; insanların adalet, eşitlik, özgürlük, barış, güven ve mutluluk içinde yaşayabilmeleri için çaba göstermek (cihat etmek) ya da bunların yok edilmesi için uğraşmak…

Evrensel doğruları ve yanlışları aynı anda içinde barındıran ve böylece iki kutuplu olan bu dünyada, doğal olarak kutuplar arasında bir çatışma sürmektedir. Belki yaşam dediğimiz de bundan ibaret bir serüvendir. Yalnız burada şunu söylememiz gerekir; çatışma, durup dururken ortaya çıkmaz. Çatışma, bir sataşma ve saldırı sonunda ya da bir tarafın haklarının yok sayıldığı durumlarda ortaya çıkar. Bu hiç değişmez; iki kişi, iki aile, iki sülale, iki ya da daha çok ülkenin çatışması, hep aynı yasaya göre kendini gösterir.

Sataşma ve saldırı, önemli iki kavram ve olumsuz davranışları anlatıyorlar. Şimdi dikkat; özü doğru, işi doğru ve her şeyi ile pozitif olan bir insana sataşılıp saldırılır mı? Evet, sataşılıp saldırılır… Şu andaki bireysel ve toplumsal hayatımız ile tarih bunun örnekleriyle doludur. Doludur ki, Rahman ve Rahim olan yüce Rabbim şöyle buyuruyor: “Salâtında (yararlı iş yapan ve yapanı destekleyici eyleminde) iken bir üretken kişiyi (kulu), engelleyeni gördün mü? Baksana, ya o, Allah’ın öğrettiği doğru bir yol (hidayet) üzerinde ise; öğrendiklerini yaşayarak, korunmaya (sorumlu ve bilinçli olmaya) çağırıyorsa…

Ya öbürünün, gerçeği gördüğü halde, yalanlayıp yüz çevirmesine bakar mısın? Allah’ın kesinlikle ve sürekli gördüğünü bilmez mi? Kesinlikle hayır! Eğer bundan vazgeçmezse yalan ve günah ile elde ettiği gücüne (nasiyesine) darbemizi indiririz. O gücüne ki; yalan ve günaha dayanmaktadır. O zaman çağırsın, çağırabileceklerini (yandaşlarını/örgütünü). Biz de çağırırız, güvenlik kuvvetlerimizi (zebanileri). Sakın ha! Kesinlikle onu dinleme, Rabbinin emirlerini yerine getir ve rağbetin Rabbine olsun (sadece O’na yönelip yaklaş).” (Alâk 96: 9–19).

Evrensel doğru ve yanlışların bulunması, evrensel adaletin de bulunmasını gerektirir. Çünkü evren boşu boşuna yaratılmamış ve insan da başıboş bırakılmamıştır. (Kıyamet 75: 36; Duhan 44:38; Nahl 16:90). “Engellemeye çalışmak” hangi durumda olursa olsun bir müdahale eylemidir. Ayetlerde anlatılan olayda, engelleyen ve engellenen kişilerin özellikleri belli midir? Evet. Şimdi evrensel adalet bu durumda ne der? Engelleyen suçludur, onun yolundan gidilmez ve kesinlikle ona yardım edilmez, demez mi?

Ayetlerde anlatılan olaya bakıldığında; bir tarafta statükocu, zengin, varlıklı, yalan ve günah ile elde ettiği gücüne güvenip dayanan engelleyiciler, diğer tarafta Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olup yaptığı hayırlı/yararlı işleri engellenenler var. Yani sataşma ve saldırıyı yapanlar siyasi, ekonomik ve militarist güç sahibi müstekbirler… Bu müstekbirler tarih boyunca yeryüzüne fitne fesat tohumları ekip insanları Allah’ın dininden uzaklaştırmışlar ve hep böyle kalsın istiyorlar. Fakat Allah böyle istemiyor. O, yeryüzünden fitnenin yok edilmesini ve dinin tamamen kendisinin olmasını istiyor. Evet, bunu kendisine inanan müminlerden istiyor ve layık olduklarında onlara yardım edeceğini vaat ediyor. (Bakara 2: 193; Enfal 8: 39). Dolayısıyla hiç kesilmeden tarihin derinliklerinden günümüze kadar süren hak-batıl mücadelesi, bundan sonra da sürecektir. Burada önemli olan doğru safta yer almaktır.

Vahyi bilgilere muhatap olup gerçeği görenler, vahyin emrettiği doğrultuda yaşamak isteyince; birlikte yaşadıkları en yakın akrabadan, komşudan, iş arkadaşından, komşu devletten ve en dost süper devlete kadar hepsi önceleri tedirgin oluyor. Daha sonra kendi çıkarlarının küçücük de olsa zedeleneceğini anladıkları an bütün şeytani plânlarını uygulayıp, en korkunç imha yöntemleriyle saldırıya geçerler/geçiyorlar. Vahyin istediği bir anlayışın gelişip toplumsal düzen olarak ortaya çıkmasını engellemeye çalışırlar/çalışıyorlar. Çünkü vahye dayalı toplum düzeni kurmak isteyenler; ilkin mustazafları müstekbirlerin sultasından kurtarılacaklarını söylüyorlar, “kölelere özgürlük” diyorlar… Onlar, inanan-inanmayan bütün insanların özgürlük ve bağımsızlıklarını istiyorlar. İnsanları adalete, eşitliğe ve özgürlüğe, yetim malını korumaya, yoksullara sahip çıkmaya, zulme başkaldırmaya çağırıyorlar.

Bütün bunlar tağutların, asalak patron, ağa, şef ve bürokratların keyfini kaçırıyor, rahatını bozuyor. Onlar da sömürü ve saptırma plânlarına dayalı düzenlerini korumak amacıyla engelleyici önlemleri artırıyorlar. Bunları görebilmek için çevrenize daha dikkatle bakar mısınız? Lütfen…
Ama Allah (c. c.) her şeyi görüyor, yazıcı melekler (uyanık bilinçli müminler) her şeyi satır satır yazıyorlar. Allah kendi yolunda olanları korur, onları yalnız bırakmaz. Allah’a inanıp, O’nun yolunda çalışanlar sonunda cennete gidecekler. İşte bu cenneti kazanmak kolay değil. Ahrette cennetlik olmak için, bu dünyada cennet nimetlerinin tanınması gerektiği unutulmamalıdır. Ahrette cennetlerde yaşayanlar “Bunlar, daha önce bize sunulan nimetlerdir” (Bakara 2: 25) diyeceklerdir. Demek ki, dünya hayatını cennette vaat edilen mutluluk düzeyindeki bir biçime getirmek Müslümanların görevidir. O nedenle Müslümanlar en üst düzeyde çaba harcayacaklar ve uyanık olacaklar. Kendilerine düşen ve insan gücü ile yapılabilecek her şeyi yapacaklar, sonra Allah’tan yardım bekleyecekler.

Mal, mülk ve evlât sahibi olup, bundan dolayı kendisini güçlü görüp, Allah’ın yol gösterdiği ve bu yolda yürümek isteyenleri yoldan çevirmeğe çalışan insanların bu güçlerini, Allah dileyip lâyık görürse yok ederek, Müslümanlara yardım eder. Eğer gerçekten Müslüman Allah’ın yardımına layık olabilirse, Allah kâfirlerin güvendiği her türlü varlıklarına en ağır darbeyi indirir ve onu yok eder. Öyle ki; en gelişmiş silahlar, astronomik rakamlarla ifade edilen paralar, gizli servisler, her türlü ajanlık eylemleri, tuzaklar, ittifaklar, uluslararası birleşik militarist kuvvetler, küresel terörizm v. s. bunların hiç birisi Allah’ın darbesi karşısında dayanamaz, hepsi yerle bir olur.

Müslümanlara karşı üstünlük taslayan kibirli güçler zorda kalınca, diğer İslâm düşmanı kişi, kuruluş, kurum, devlet ve süper devletleri yardıma çağırırlar. Ama onların da Allah’ın yardımcı/güvenlik kuvvetleri(zebaniler) karşısında hiçbir etkileri olamaz. Allah onları çeşitli plânları ile rezil eder. Çünkü Rab Allah (c.c), kendilerini yoldan çevirmek isteyenlere karşı boyun eğmeyip, Allah’a boyun eğenlere ve O’nun emirlerinden çıkmayanlara yardım edicidir. Yeter ki, müminler engelleyiciler karşısında boyun eğmeyip, Allah’a yönelsinler…