Söyleşi

 

Sinan Canan ile toplumsal ve bireysel aklın gidişatını dair söyleştik..

 

Söyleşen: Cuma OBUZ, Hatice İ. ERDEM

 

Alanınızda yaptığınız çalışmalara baktığımızda biyolojiyle başlayıp nöroloji ile devam ettiğinizi ve sonrasında dini alanlarda da fikir sahibi olduğunuzu ve birçok münazaraya katıldığınızı görüyoruz. Bir tarafta bilimsel bir uzmanlık alanı varken diğer tarafta dini alandaki birikiminizle bir hayli farklı kesim tarafından takip ediliyorsunuz. Din ile ilgili konulara ilgi duymanız tüm bu alanlardan geçmenizin bir sonucu mudur? Yoksa toplum olarak bizim bilim ile dini birbirine çok mesafeli bir olguymuş gibi anlama problemimiz var?

Öncelikle başta küçük bir düzeltme yapayım.  Aslında biyolojiden nörolojiye değil, çünkü nöroloji daha çok hastalıklarla uğraşan alan, öyle olunca hasta teklifleri çok geliyor. Ben aslında nörobilimciyim yani temel sistemin nasıl çalıştığını araştıran birisiyim. Bu da yolda kısmet olmuş şeylerden bir tanesidir. Biyoloji ile ilgilenmek hayatımın en büyük ikinci kısmetidir. Bunlar bir şekilde bize verilmiş olan sayısız nimetlerin bana düşenlerinden iki tanesi ve çok kıymetli nimetler. Onların hakkını vermeye çalışıyoruz ancak bir taraftan bu hakkı vermeye çalışırken, özellikle elde ettiğimiz bilgiyi anlaşılır bir şekilde anlatmaya gayret ederken yolda bir şey fark ettik; biz öyle yetiştirilmememize rağmen dini inançlarımızla bilginin bir kısmı arasında sorun yaşayan insanlarla karşı karşıya geldik. Şimdi bu insanlar kısmen benimle aynı dine inandıklarını itiraf etmekle beraber benim gördüğüm bir dünyadan tamamen farklı bir dünyada yaşıyorlar, farklı şeylerle hareket ediyorlar ve işin kötüsü de onlar gibi bakmadığım zaman sizi o dinin adıyla kendinizi anmaktan men ediyorlar, o dinin içinden adeta tekfir etme noktasına varana kadar dışlıyorlar. Bir dini inanca sahipseniz dini ilahiyatçı kadar bilmek durumundasınız çünkü din hayatın anlamı ile ilgili bir şeydir ve siz bunu bir başkasından icra edemezsiniz. Dolayısıyla ben zaten dini inancını zamanında çok fazla sorgulamış biri olarak dini konulara meraklıydım. Fakat şöyle bir problem var; din benim için anlatılabilir bir şey değil hatta anlatılmaması gereken bir şeydir. Din benim anlayışıma göre yaşamın ta kendisidir. Fakat siz illa ki dininizi anlatacaksınız onu yaptığınız işi en iyi yaparak anlatabilirsiniz. Mesela ben bir nörobilimciysem, hoca isem, kocaysam, babaysam veya toplumun bir üyesi isem bu görevlerimi ne kadar iyi yaparsam kendimi o dini çerçeve içerisinde o kadar iyi anlatmış olurum. Etrafta bakıyorum din yaşamayı bir kenara bırakıp anlatan bir sürü insan var. Bu insanlar sürekli birbirine din anlatıyor ve herkese diyor ki, “dini benim anlattığım gibi yaşayın çünkü dini kaynağından en iyi ben anladım”. Benim en önemli uğraştığım konulardan bir tanesi canlının ne olduğu, nasıl buraya geldiği ve evrim benzeri meseleler ve aynı zamanda beyin çalışmasına ilişkin bazı problemli durumlar. Bunun içinde netameli konular da var; nöropatolojik hastalıklar, davranış bozuklukları ve eşcinsellik gibi bir sürü mesele. Bunların hepsiyle ilgili biiimin söylediği çok net şeyler var, bunları anlatmaya çalıştığınızda karşı tarafta bazen enteresan bir direnç oluşuyor ve sizin söylediğinizi safsataya varacak söylemlerle çürütmeye çalışıyor hatta varlığınızı yok saymaya çalışarak sizi fesat çıkarmakla suçlayanlar oluyor. Ben aslında tekrar söyleyeyim; din anlatmaktan hiç hoşlanmıyorum çünkü bu ilk başta benim için bir hadsizliktir. Kendimi haddimi aşmış görürüm çünkü birilerine din anlatmak demek o kişi adına dini iyi anladığını iddia etmiş olmak demektir. Benim tek yaptığım şey aslında dini inançlar nedeniyle bilgiye ket vurmaya, durdurmaya çalışan insanlara; “bir dakika arkadaşım din bilimle, sorgulama ile, merakla çelişmez aksine şüphe etmeyi sorgulamayı ve genişlemeyi gerektirir” diyebilmektir. Sadece İslam anlayışı üzerinde değil bütün dinlerin temelinde böyle bir şey vardır. Dinler insanın insan olması, kendini gerçekleştirmesi, bilmesi, merak etmesi, işin derinine girmek için cesaret etmesi üzerine birtakım anlatılardır. Ancak bizim toplumumuzda ve dünyanın genelinde insanlar parmağın gösterdiği yere değil parmağa bakmaya alışkınlar. Ben görevim, mesleğim gereği bildiklerimi herkese ulaştırmak zorundayım ancak karşıma çıkan insanlarla onların bildiği dil ile mukabele etmem gerekiyor. Bu sebeple anlattıklarım dinden bahsediyormuş gibi gözüküyor yoksa kimseye din anlatmak gibi bir tercihim hiçbir zaman olmadı.

 

Bireylere benzer bir ön bilgi, hafıza ve frontal lob gibi tarihsel vakaları süzgecinden geçirdiği bir işleyiş toplumlar için mümkün müdür? Toplumların da bir aklı var mıdır?

Bir metafor olarak, bir analoji olarak, bir teşbih olarak yapabiliriz tabii ki. Öncelikle beyinde şurası bu işi yapar, burası bu işi yapar diye anlatıyoruz sıklıkla, bunların çoğu hala teori mesafesindedir.  Yani bildiğimiz hiçbir şeyden tam olarak emin değiliz. Sadece bazı bölgeler hasar gördüğünde burası bu işe yarıyormuş diye biliyoruz, yoksa çok derinlikli düzeyde bir sürü soru işaretimiz var, tutarsızlıklarımız var. Parçalardan oluşan her sistemin bir organizasyon mantığı var ve tabiata baktığımızda genellikle bu bileşenlerden oluşan sistemler, ister hücrelerden oluşan bir organizma, ister organlardan oluşan bir beden, ister bedenlerden oluşan bir topluluk olsun bunun bir temel mantığı var. Bugün bilimde buna “kompleks adaptif” sistemler deniliyor yani karmaşaya uyum sağlayabilen sistemler. Karmaşık şu demek, parçalarının tek başına ne yaptığını tek tek anladığımız halde bütünün davranışını anlayamadığınız, zuhur eden garip davranışsal kalıplar ortaya çıkaran ve öngöremediğimiz davranışlardır. Adaptif ya da uyum sağlayabilir ise bunların çok dinamik sistemler olmasından hareketle çevre koşulları ve şartlar ne kadar değişse bile bu sistemler çok geniş bir aralıkta ve hiç öngöremeyeceğimiz şekilde yeni durumlara adapte olabiliyorlar. Böylece varlıklarını sürdürebiliyorlar. Oysa mekanik düzenekler, bizim bildiğimiz bilgisayarlar, makineler böyle değildir. Örneğin bir arabanın karbüratörüne bir şey kaçsa araba çalışmaz çünkü o kadar adapte olabilme kapasitesi yok, minicik bir parça o arabanın çalışmasını bozabiliyor. Bazı tıbbi bilgiler vardır, mesela bir sigaradaki nikotini çekip damardan verseniz insan ölür.  Ya da bir gün içerisinde şu İstanbul havasında soluduğumuz toksinleri normal bir adama verseniz ölebilir. Ama aşikâr ki bunlar bizi öldürmüyor, çünkü bizim sistem makine gibi değil. Sistemimiz kompleks ve uyarlanabilir bir tarzda çalışıyor, insan toplumları da beyinler de böyle. Her bir beyin de kompleks adaptif bir sisteme sahip. Beyin, işleyişini anlayamayacağımız derecelerde iç içe stratejiler uyguluyor ve biz bunu araştırıyoruz.

 

Toplum ise beyinlerin oluşturduğu topluluklar olduğundan aşırı kompleks ve modellemeye, matematiğe, analize direnen bir yapısı var. Tarihseli antropolojik ve evrimsel meseleleri, tekrarlar döngüler ve periyodik olmayan, iç içe geçmiş, tekerrür eden olaylar şeklinde algılama ve bu yöntemle bir nevi toplumsal davranışların örüntülerini ortaya koymaya çalışan çabalar var. Bunlardan en bilinenlerden bir tanesi Jared Diamond kitaplarıdır. Tüfek mikrop Çelik gibi kitaplar.  Mesela orada benim hep derslerimde kullandığım ilginç bir şeye dikkat çeker. ‘Babil kulesi’ örneğini verir. Nemrut Babil medeniyetini diktikten sonra medeniyet yıkılıyor. Mısır’da firavunlar piramitleri dikiyor Mısır medeniyeti yıkılıyor. Yani kule dikmeye başlayan herkes siliniyor. Şimdi İstanbul’un siluetine bakın, her tarafta kuleler var. New York’a bakın, koca koca kuleler… Bugün kule dikmekle yarışıyoruz ve dolayısıyla bir çöküş dönemine yakın olduğumuzu söylemek için yeterli nedenimiz var çünkü periyodik olmasa da arka planda var olan döngüsel bir örüntü var, yani insanlar bu örüntüyü devamlı üretiyorlar. Şimdi böyle baktığımızda biz beyine de benzer şekilde yaklaşıyoruz. Beyni tekrarlayan davranışların bir durumda ne yapacağını tahmin etmeye çalışıyoruz. Toplumların da bir Frontal korteksi var veya amigdalası şurasıdır diye gösteremesek bile bunlara karşılık gelen toplumsal davranışlar var. Örneğin bir ülkedeki siyasi iklimi yönlendiren, genellikle siyasetçi sanılan ama aslında siyasetçi olmayan gruplar var, ki bunlar özellikle kapitalizmin hâkim olduğu ülkelerde sermaye gruplarıdır. Bu sermaye grupları bizim beynimizdeki bazal ganglion dediğimiz gruplara rahatlıkla denk gelebilir çünkü onların ne yaptığını genellikle bilmezsiniz ama marketten yumurta almaktan evliliğe karar vermeye kadar her şeye onlar karar verir. Siz bunu aklınızla yapıyorsunuz zannedersiniz. Mesela burada siyasi irade, akıl gibi gözükebilir. Akıl çok geriden gelir yani akıl sadece maruz kalır, kararlara ve onlara bahane üretir. ‘Bir sor bakalım niye yaptım’ın cevabını akıl verir ama arka planda biz nöro pazarlama araştırmalarından biliyoruz ki esas karar verici mekanizma bilinçdışıdır ve bu bizi hayatta tutmaya çalışan ilkel devrelerin hakimiyetinde çalışan bir yapıdır. Dolayısıyla orasına erişim izni verilmemiş, orası Bios yazılımı, bizim en temel yazılımımız. Eğer erişim izni verilseydi basit bir şey konusunda bile karar veremezdik, Allah’tan erişmiyor. Bizde arka planda cereyan eden bir takım tam anlayamadığımız işlemler ve devreler karar veriyor. Sonra biz bir davranışı yaparken aklımız ona bir bahane uyduruyor. Toplumlar da benzer davranışlar sergiliyorlar. Yani bizim entelektüel düzeyde, siyasi düzeyde tartıştığımız kısım aynı beynin kabuğu gibi yüzeyde incecik bir alandır. Esas aşağıda kaynayan, toplumsal teamüller dediğimiz değişim dalgaları, şiddetli olaylar ya da dönüşümler dediğimiz bütün hadiseler dip dalgalar ile gerçekleşiyor. Beyin de böyledir. Bunun en iyi bilinen örneği; senelerce binlerce çocuğa aynı eğitim verirsiniz ancak ortaya bin tane farklı karakter çıkar.

 

Bu kadar önyargıların, peşin hükümlerin olduğu bir toplumda sizin ifadeniz ile ‘afazi/söz yitimi’ mağduru oldunuz mu hiç?

 

Olmaz mı! Çok konuşan adam afaziden de öte mağdur olan bir adamdır. Benim kelimelere olan hakimiyetim anlatım performansımı daha çok belirliyor ama bu önyargı meselesine de değinmek istiyorum. Genelde önyargı bir kusur, bir arıza olarak biliniyor ancak beynimizin çalışma sistemine çok katkı yapan bir duygudur.  Önyargı, sorunları kolay çözüp ve etiketleyip geçmemizi, zaten çok yakan bu kıymetli beyni gerçek sorunlar için hazır ve uyanık tutmayı sağlayan bir kısa yoldur.  Mesela yürürken yolda insanlarla karşılaşıyorsunuz, kadın mı erkek mi kıyafetinden, şeklinden, şemalinden, vücut biçiminden anlıyorsunuz. Bu kadın, bu erkek deyip etiketi basıp geçiyorsunuz.  Sonra bir şey oluyor, mesela bir erkek görüyorsunuz ama kadın gibi giyinmiş veya bir kadın görüyorsunuz erkek gibi giyinmiş, hatlar karışıyor. Şimdi ben buna nasıl hitap edeceğim diye düşünürken bir anda kafanızı meşgul eden bir ara formül çıkıyor karşınıza. Bu tarz durumlarla karşılaştığımızda hissettiğimiz o rahatsızlık hissi, beynin otomatik pilotta etiket yapıştırıp geçmeyi seven sistemin verimli çalışamamasından kaynaklanıyor. Bu tarz durumlar beynin her alanda yaptığı etiketle geç, tanı geç sisteminin bazı durumlarda bize sorun yaratan versiyonlarıdır.

 

İnsan hayata bir hayvani zihinle başlar. Beyin, yeniliğe açık olabilmek, bilmiyorum diyebilmek, bana öğretilen belki de doğru değildir diyebilmek, bunun arkasında daha doğrusu yok mu diyerek arayışa çıkmak suretiyle sorgulayarak ve şüphe ederek insanlaşmak durumundadır. Eğer bunu yapmazsa ön insan halinde kalır ve bu bugün toplumda yaşadığımız bütün hastalıklı duyguların kaynağını oluşturur. Tanıdık olmayan, etiketlenemeyen her şeye karşı bir nefret, tanıdık ve bildik gözüken, her şeye karşı bir anlamsız muhabbet ve hatta bağlanma isteği de duyar. Bu hayvanlar aleminde çok yaygın gördüğümüz ve hayvanların hayatta kalmasını oldukça kolaylaştıran bir şeydir fakat insan çok kompleks ve enteresan bir davranış kalıbına sahip olduğu için bunu aşmadan insan olamayacaktır. Bunu sadece bugünün bilimi değil binlerce yılın felsefesi de, dinleri de söylüyor. Mesela İslam’da ataların dini olarak yerilen şey, doğrudan onlardan duyduğumuzu tekrar ederek hiçbir yere gidemeyeceğimizi bize anlatan enteresan bir uyarıdır. Çünkü biz genellikle geleneğe bağlanınca yırtacağımıza inanmışız çünkü biz Müslüman doğduğumuz için şanslıyız ya. Ama ne zaman ki buna aykırı bir şey duyuyor insan, ne zaman ki genel geçer atasının, babasının, dedesinin konuştuğunu kabul ettiği inanç kalıplarına aykırı bir şey duyuyor, işte o zaman zıplıyor. Çünkü beynin ekonomik sistemi bozuluyor, durduk yerde rahatsızlık oluşuyor. Yeni bir şey düşünmek lazım oluyor. O erkek ve kadın arasındaki kıyafet tipini görünce olan şey yaşanıyor. Halbuki genişleme, o konfor alanının dışına adım atınca hissedilen bu rahatsızlıktan keyif alma becerisini geliştirme ile ilgili bir şeydir, o rahatsızlığı araştırma ile ilgili bir şeydir.  Telmihi kalıpların dışında düşündüğünüzde canınız yanıyor, sıkıntıya giriyorsunuz, konfor dışına çıkıyorsunuz ama ödülü genişleme oluyor, inşirah oluyor, büyüme oluyor. Görünen o ki bu da o kadar kolay bir şey değil, her babayiğidin harcı değil.

 

 

Kaos teorisi, karmaşıklık ve Fraktal geometri üzerinde oldukça duruyorsunuz. Bu ilişkinin doğadaki karşılıkları üzerinde bir okumaya tabi tuttuğumuzda topluma olumlu ve faydalı katkısı nedir? Karmaşıklık, kaos insan hayatındaki olumsuzlukları okuduğumuzda bir nimet midir?

 

Kaos ve karmaşıklığı o kadar anlatmaya çalışmamın temel nedeni aslında orada hayatın gerçeğine dair bilimsel aklı gayet rahat ikna edebildiğimiz birtakım donelerin bulunması ve beynin ikna etmiş olmasıdır. Çünkü hepimiz bugün Batı medeniyeti hâkimiyeti altındayız. Yani Batı medeniyeti o kadar dominant ki Batılı Ortodoks bir dünya algısı ister istemez içinize işliyor, hayatınızda iki tane Amerikan filmi seyrettiyseniz bunun sonucunda bir dünya ve evren algısı oluşuyor. Bu algının bazı sonuçları var; mesela doğrusal davranışta yani herhangi bir ortamda şartlar aynı ise sonuçlar hep aynı olur. Determinist bakış açısı yani. Newtoncu bakış dediğimiz ise, Batı’ya hâkim olan, pozitivist bilimin temelini oluşturan, aynı nedenlerin aynı sonuçları doğurmasıdır. Fakat tabiatın ve evrenin düzenine bakıyorsunuz hiç doğrusal bir şey yok. Bir galaksi ilanihaye yaşayacak gibi gözüküyor ama bir anda bir kara delik yutuyor ya da dünyada her şey yolunda giderken bir anda dünyanın iklimi değişiyor bir buzul çağı geliyor. Yani devamlı bir şeyler oluyor. Dünyada hiç hasta olmayacakmışız gibi, ölmeyecekmişiz gibi yaşamamız da bundan kaynaklanıyor. Kaos ve karmaşıklık bilimleri bize diyor ki, tabiattaki sistemler hiç de bizim bugün anladığımız gibi ya da bugün bize empoze edilmeye çalışıldığını gibi olmuyor. Sistem tamamen kafasına göre takılıyor. Büyük krizler ve ön görülememezlik bu sistemin tabiatında var. Bilimsel olarak kesinlikle bilemeyeceğimiz şeyler var, mesela bir yıl sonra havanın nasıl olacağı gibi. Kaos ve karmaşıklık birimi bir taraftan bize acizliğimizi çok net gösterirken öbür yandan da bilmenin başka yollarını önerir. Mesela, sistem bakışı diye bir şey devreye girer. Biz Batı zihniyetinde, özellikle sanayi devriminden sonra parçaları birleştirip bilgisayar gibi kompleks cihazlar yaptık. Aynı mantıkla da bakarak dünyanın parçalarını inceleyince her şeyini anlayacağımızı vehmetmeye başladık. Ama bu vehmin asılsız olduğu ortaya çıktı. Şimdi ise bir bütün olarak sisteme bakıp, o sistem davranışını uzun süre gözlemleyerek, onun adetlerini anlama şeklinde bir bilim gelişti. Bunun çarpıcı bir şekilde en başarılı örneği kuantum fiziğidir. Kuantum fiziği istatistiksel dinamik diye bir şeyle çalışır, tek tek parçacıkların durumu bizi ilgilendirmez, parçacık çorbası ne yapıyor biz onu tahmin etmeye çalışırız ve tamamı istatistiksel bir bilim olmasına rağmen bugün birçok elektronik cihazımızın çalışmasının arka planında bu temel bileşen yatar. Tüm bunlar bakışımızı genişleten önemli unsurlardır ancak daha hakikatte insanoğlunun çok yolu var. Ben daha kapısını görmedim onu söyleyeyim, bilimsel bilgi çok dar ama sonuçta bize kapı açan her şeye, Cemil Meriç’in ifadesiyle ‘her pırıltıyı muhabbetle yaklaşmak’la olur.

 

Çocuklar için nörobilim temelli duygu, farkındalık ve dikkat egzersizleri içeren Azize Şahin ile birlikte kaleme aldığınız ‘Kendimi Keşfediyorum’ adlı bir kitap çalışmanız oldu, içinde şükür anı, harikalar diyarı, hayret ve öz farkındalık, nefes alıp vermek ve kendi var oluşunu hissetmek gibi farklı bölüm ve egzersizler var. Sanıyorum bir de ‘İnsanın Fabrika Ayarları’na dönmesini ele alan bir kitap çalışmanız var. Hazırlık aşamasında olduğunuz bu çalışma bağlamında sormak istiyoruz; insan fabrika ayarlarından çok mu uzaklaştı?

 

Önce en majör yapılan ve tabii olarak çok da anlayabileceğim bir şekilde yapılan bir hatayı düzelteyim. ‘İnsanın fabrika ayarlarına dönmesi’ şeklinde yapılan hiçbir iddiam olmadı benim. Yaptığım çalışma da ‘insanın fabrika ayarları’. Bundan uzaklaşmamız mümkün değil, bunun dışına çıkabilmeniz mümkün değil, sadece tokadı yiyene kadar bundan bağımsız olduğumuzu zannedebiliriz. Ben o tokat gelmeden önce, biyolojik bir varlık olan insanoğlunun ayarları konusunda uyarmaya çalışıyorum. Biz 3,5 milyar yıllık bir canlılık serüveninin son üz yüz bin yılında bu hale getirilmiş ve şöyle böyle hayatta kalmış bir canlı türüyüz. Dün akşam ne yediğimizi hatırlamıyoruz, totalde 70 sene ömrümüz var, bir kıyaslarsanız kişisel ömrümüzün insanlık medeniyeti dediğimiz bu muhteşem destan içerisinde bir göz kırpması kadar bile bir zaman değildir. Biz kendi inşa ettiklerimizle, teknolojimizle, başarımızla, icadımızla, keşfimizle gözümüzü feci boyadığımızdan dışarda ne olduğunu unutalı çok oldu. On bin yıl önce ilk şehirleri kurmaya başladık, o gün ilk kanunlara yer açmaya başladık, şehirlere duvarlar çektik, kendi besinimizi yaptık diye fotosentezin nasıl bir nimet olduğunu unutmaya başladık ve yavaş yavaş kendimizi tabiattan çok ayrı bir varlık olarak konumlandırarak insani icatlar yerine ideolojilerle hayatımıza düzen verme gayreti içerisine girdik. Mesela ‘biz şu tarihte dünyaya geldik’ diye çok söyleriz, oysa biz dünyaya gelmedik biz dünyadan geldik. Biz dünyadan geldiğimizi unuttuğumuz için dünyaya yabancılaşıyoruz. Bana en çok itiraz edilen konulardan bir de şudur; “biyolojik bir canlı mıyız, maymundan bir farkımız yok mu?” derler. Elbette var fakat sıradan bir gün düşünün, sabahtan akşama kadar ki bütün faaliyetlerinizin dökümünü yapın, %99’u biyolojik bedene hizmetlerdir. Yemeniz, içmeniz tuvaletiniz, kişisel bakımınız, esnemeniz vs.. Biyolojik beden bizi o derece meşgul eder ki biz bunu görmüyoruz bile. Bu bedenin diğer bütün canlıların tabii olduğu ama insanın özellikle birkaç beklentisi bulunan bazı ayarları var. Bugün yaşadığımız hemen hemen sorunların tamamı bu ayarlarla bizim medeni tercihlerimiz arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanır, bunları anlamaya başladığımız zaman hayatımızı daha doğru yaşamaya, daha tatminkâr ve dolu dolu bir hayatın şifrelerini anlamaya başlayacağız.

 

Ben bunları nereden mi biliyorum, ben bunları deniyorum, çünkü insan yaşadıkça, bildikleriyle amel etmeye çalıştıkça hayatı pozitif yönde değişiyor, sırtındaki hayatın yükü hafifliyor. Dolayısıyla bir de doğu toplumunun çocuğu olduğumuz için işaretlere dikkat ederim, ‘insanın fabrika ayarları’nın baş harfleri nedir; “İFA”. İfa etmek için demek ki. İnsanlığı ifa, kulluğu ifa etmek, dolayısıyla buradan da bir işaret verip, bunu anlatmaya çalışıyorum. Kitap iki senedir bitmedi çünkü mevzu çok uzun, ben konuyu beş madde ile anlatmaya çalıştım; bu maddeler ne benim icadım ne sadece bilimin bulduğu şeyler. Ben bunları bilimden aldım, sonra geri döndüm ve baktım ki binlerce yıldır sadece İslam değil bütün dinler insanlara aynı şeyleri söylüyor. Beş maddeyi sayayım; (1) çok hareket etmen lazım. (2) Az yemen lazım, (3) diğer insanlarla olumlu ilişkiler kurman lazım, bu olmazsa erken ölüyoruz. (4) Stresi azaltman ve yönetmen lazım, (5) kendi içinde bulunduğun sınırları aşman lazım. Beşinci ayar dinlere ters gözükür, sınırlarını aşmak tavsiyesi. Halbuki bütün dinlerin peygamberlerine bakın hepsi anarşisttir. Geldiği toplumlarda sınırları yıkmışlardır, ön kabulleri darmadağın etmişlerdir ve her bir dinin de mensubuna temelde verdiği öğüt aynıdır; “kendini, içinde bulduğun alışkanlıkları kır, sen normalde insansın, yer içer fesat çıkarırsın, onu bırak faydalı işler yap, güzel şeyler üret, imar et, inşa et, yıkma(!), fesat çıkarma(!), içinden geçenleri kontrol et” demektir. Bunlar hep sınırları zorlayıcı hareketlerdir. Dini anlatıların temel mesajı da zaten bizi insan yapmak için aktif gayret göstermemizi sağlamaktır.

 

Mustafa Can ile yaptığınız ‘Önce Can Sonra Canan’ isimli bir Youtube programınız var. Bu programlarınızın birinde ‘robotların dini olacak mı?’ sorusuna vermiş olduğunuz bir cevap vardı; ‘dinden ne anladığınıza bağlı, eğer algoritmik bir dindarlıktan bahsediyorsunuz şimdi de olacak’. Algoritmik dindarlıktan kastınız nedir? Toplum olarak kurulu, kodlanmış, robot gibi mi yaşıyoruz?

 

 

Şimdi kimse, ‘beni özel yapan şey nedir?’ diye sormuyor. Algoritmik dindarlık dediğimiz şey bu. Atamızdan gördüğümüzü uygulayarak var olabileceğimiz zannı. insanın doğması problem değildir. İnsan olması, var olması, kendisini gerçekleştirmesi problemdir. Kendini gerçekleştirme sancılı bir süreçtir. Arayış, şüphe, sorgulama gerektirir. Mesela benim bu konuda aldığım en önemli ders yıllarca okuduğum bir pasajı bir gün başkası bana anlattığında oluştu.  İslam peygamberine dinini soruyorlar o da diyor ki, ‘ben Hanifim, İbrahim’in dinindenim’. Sonra dönüyorsun İbrahim’in dinine bakıyorsun; güneşe, aya, yıldıza bakması, hepsine sırayla bir uluhiyet atfetmesi ve sonra bunların hepsi batıyor diyerek görünenin arkasında zeval olmayan bir şey vardır diye düşünmesi, sadece akılla değil, aynı zamanda duygusal akılla vardığı bir yerdir.  Bu, veciz bir şekilde dünyada gözünü açmanın ve sorgulamanın basit ve sade bir anlatımıdır. Çoğu insan bu aşamaya hiç yaşamıyor maalesef. Bugün birçok insan görevini yaptığını düşünüyor, oysa esas problem işi bu kadar kolayca anlamamız, dolayısıyla bir yapay zekâ gayet dindar olabilir. Dindar kelimesini de yanlış kullandığımızı düşünüyorum.  Bence doğrusu din peresttir. Söz benim değil, Cemalnur Sargut’tan duydum. Bu çok önemli bir tabirdir. Allah yerine dine tapan, dini kuralları hakikatin önüne koyan, yani atalarının dinini her şeyin önüne koyan demektir. Günümüz insanı için çok rahatsız edicidir. İnsan zihninin başlangıcının nasıl oluştuğunu bilen herkes için ciddi meydan okuyucu bir durumdur. Dolayısıyla ‘yapay zeka’dan bizi farklı kılacak olan şeyi merak ediyorsak bu çizginin dışına çıkma, şüphe duyma ve sınırları aşmaktır. Bir gün tabletinizi açtığınızda size, ‘açılmıyorum! Git bilgisayarında oyna, dört gündür onunla berabersin, benim yüzüme bakmadın, ben sana artık bilgi vermem’ diyecek derecede atar yaparsa, o zaman işte yapay zeka yavaş yavaş duygular ve kıskançlıklar geliştirmeye başlar, o zaman korkabilirsiniz ama şu anda yapay zekanın günümüz dindarlığı dahil her şeyi tekrar edecek algoritmik sistemler olması dışında ilginç bir tarafı yok.

 

Sinan Canan deyince aklımıza gelen iki kelime var; ‘EVRİM’ ve ‘HAYRET’ kelimesi. Evrimi savunan, savunduğu için ötekileştirilen, reddedenleri ise bilimsel bir çerçevede tartışmaya davet eden birisiniz. Diğeri ise ‘hayret’ kelimesi. Sokaktaki insanların yüzünde hayret aradığınızı, insanların hayatı sıradanlaştırdığını, sıra dışı olmanın keyfini çıkartmaları gerektiğini hatırlatıyorsunuz. Sorum şu hocam; dindar kesimdeki evrim düşüncesini kırmayı başarabildiniz mi? Dindar/geleneksel kesim hayretini yitirdiği için mi evrim konusunda tabiri caizse evrilmeye bu kadar kapalı?

 

İkinci sorunun net cevabı evet. İbrahim’in dininden olmayı beceremeyen, ataların galebe çalmasının yarattığı bir kültür şu anda bizi çevrelemiş vaziyette. Bugün çok farklı fikir akımları, fikir damarları oluşmuş ama görünen o ki galip gelen damar tarihsel olarak merak etmemeyi, sormamayı, aktarılana itiraz etmemenin adını ‘ulul emr’e itaat olarak koymuş. Bu bir politik tercihtir, dini tercih değildir. Bir yaşam biçimi tercihidir. Tercihin içinde aşikar ki bilgi ile alakasını koparmış, dünyevi imarla ilgisi kalmayan bir topluluk vardır. Bugün cami süsleme dışında bir sanatsal faaliyet göstermeyen, sanat felcine uğramış bir topluluk yaratılmıştır. O sıkışmışlığı bir türlü aşamıyoruz. Tarihsel bir mücadelenin sonucunda bize gelmiş bir politik tercihin içinde yaşıyoruz. Son beş yüz yıldır dünyaca adı bilinen astronomlar, filozoflar çıkmıyor, bizden de bol miktarda kelamcı çıkıyor. Şerhe şerh yazan insanlar çıkıyor, insan sözünü çoğaltmak üzere müthiş bir enerji sarf ediliyor fakat Allah kevnî ayetlerde ne demiş, doğru dürüst dönen bakan adam yok. Bir iki tane var, onları da mutezile diye kutuyu kapatmışlar üzerine de kurşun dökmüşler. Bugün Cahız denilince önce milletin ilgisini çekiyor sonra o mutezileymiş diyerek direk ötekileştiriliyor. İlahiyatçılar akılla naklin yarıldığı ve bir şekilde nakilciliğin galebe çaldığı bir hikâyeden bahsediyor. Bazen en basit ve en bariz bir bilgiyi anlatmak için bile o kadar imkansızlıklar içinde çırpınıyorsunuz ki işte o zaman tarihsel travmanın ne kadar büyük olduğunu fark ediyorsunuz.

 

Evrim benim için bilimsel bir konu değil. Evrim, bizatihi yaratılışı çalışmayı meslek edinmiş bir insan olarak ve inançlı bir insan olarak Allah’ın bütün evreni yaratma kuralıdır. Tabiat çalışan inançlı bir insanın ikinci bir açıklama şansı yoktur, ikinci bir alternatifi yoktur. Bu kadar net bir gerçek olmasına rağmen insanların bunu Darwin’in teorisine yapıştırıp da tarihsel birtakım yaftalamalarla, karalamalarla gözümüzün önünden silmeye çalışması yüzlerce yıllık fetret dönemimizin bir göstergesidir. Kur’an’ı Kerim’in en fazla referans verdiği konu yaratılıştır. Kur’an en fazla yaratılış ile ilgili konularda misal verir fakat çok trajikomik bir şekilde, en çok üzerinde düşünülmesi gereken konu, en fazla referans verilen konu en yabancı olduğumuz konudur. En az kafa yorduğumuz, en az meşgul olduğumuz konudur.  Astroloji bile bundan daha çok ilgimizi çekiyor ama nedense yaratılış bilimi, biyoloji bilimi İslam aleminde maalesef çok zayıf. Dolayısıyla ben bunu tarihsel bir şefkat tokadı olarak görüyorum çünkü ilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder. Netice itibari ile buradan da göç etmiş.  Biz gençlerimize elimizden geldiği kadar bunu anlatmakla yükümlüyüz, benim temel görevim biyoloji gibi karmaşık şeyleri olabildiğince sade ve anlaşılır şekilde herkese anlatmak. Benim görevim din anlatmak değil, benim görevim Allah bunu niye yaratmış diye anlatmak değil, bunu zaten tabiata bakan görür. Ben tabiatın çalışma sistemini anlatmakla yükümlüyüm. Yeter ki Kur’an’ın dediği gibi ağaca, kuşa, arıya, demire, göğe, yıldıza bakalım. Baktığımız zaman bu iş çözülecek fakat bakamıyoruz. Dolayısıyla benim derdim evrim değil, benim derdim insanı anlamak ve bu kadar insanın merak etmesini sağlamak.

Bu arada harika şeyler de oluyor; ben bu yıl üç tane İmam Hatip lisesine davetli olarak evrim anlatmaya gittim, onlar beni çağırdılar. Bu Türkiye’de en büyük ekonomik krizlerden, darbelerden, yönetim değişimlerinden daha önemli bir olaydır ve çocukların ilgisi inanılmazdı. Ben hiçbir şey yapmadım, zamanın ruhu bu. Öğrenecekler, öğreniyorlar ve araştırıyorlar.

 

 

Nöro bilim alanında yapmış olduğunuz ‘Nbeyin’, ‘Açık Beyin’ gibi platformalar, atölyeler, konferans serileri, kamplar ve etkinlikler yapıyorsunuz. Bu sürecinizi bir okullaşma olarak görebilir miyiz? Bir ekol olma hedefiniz var mı?

 

Neredeyse kendimi bildim bileli bu işler ile uğraşmaya başladım. İlk başladığımdan itibaren bir okul kurmak istiyorum ama bir taraftan da hiçbir akreditasyon merciine başta YÖK ve devlet olmak üzere minnet etmeyen, dönüp bakmayan bir şey yapacağım inşallah. Şu anda o yolda adımlarımı da atıyorum. Mesela buradaki hocalarımızla beraber şu anda henüz bilinmeyen, geleceğin mesleklerine kısa sürede insan yetiştirmeye dair bir okul projemiz var. Onu hayata geçirmeye başladık, adına ‘geleceğin meslekleri projesi’ diyoruz. Bizim de henüz bilmediğimiz, varlığından haberdar olmadığımız, ama işaretlerini gördüğümüz olası mesleklere gerekli becerileri kazandıracak, nadiren akademisyenlerin ders verdiği, hayatın içindeki bilgiyi anlatılabilir bir müfredata dönüştürmeyi amaçlayan ve tamamen ilgi alanlarına yönelik olarak herkese açık bir eğitim olacak. Biz daha çok herhangi bir profesyonel uğraş alanına bakmayan bir sistem kurmak istiyoruz. Tabiattaki çeşitlilik ve doğal seçilim yöntemini kullanarak öğrenci seçeceğiz, bugünkü yapay sınavlarla, artistik sorularla, sözlülerle falan adam seçmeyeceğiz, kafamızda bir model var fakat zor. Şu an ben birtakım eğitimler veriyorum, geziyorum ama biraz daha kurumsal bir yere oturtacağız inşallah. Sponsor arıyoruz, küçük bir ekibim var; sekiz on kişi beraber çalışıyoruz. Ağırlıklı olarak genç arkadaşlardan oluşuyor. Bu arkadaşların içinde akademisyenler, yazarlar ve sanatçılar var. Murat Menteş, Günseli Kato, Deniz Ülke Arıboğan, Nevzat Tarhan gibi daha birçok insan var. Bu insanların hepsinin ortak bir telaşta buluşması gibi bir durum var, köye bir tane deli lazımdı o da benim.  Bu arada, bu yönde kafası işleyen, örgün eğitimden sıkılan herkese ‘gelin’ diyorum. Doğal ortağımız olun. Bu işte meşrebine, cinsiyetine, yaşına, profesyonel çalışma alanına bakmaksızın herkes paydaştır. Fakat kaostan düzen yaratabilmek için bir şeye karar vermek gerekiyor, işin zor kısmı bu. İnsanlara biz bu okulu açtık dedik mi herkes merkezi sınavın hangi gün olacağını soruyor. Öyle çalışan bir sistem değil bu, sistemi anlatmak için çok PR yapmamız gerekecek, zor olan kısmı burası sanıyorum. Çünkü ne kadar devrimsel bir şey kurarsanız kurun, insanlar onu bildikleri bir şeyi benzetip anlamaya çalışacaklar, bu da anlatmayı zorlaştıran bir şey ama bizim görevimiz anlatmak, şikâyet etmek yok.

 

Sınıfa girince öğrencilerinize sorduğunuz bir soru var, ‘son iki gün içinde hayvandan farklı ne yaptınız?’ Bu soru kişinin zihinsel aşamalarını sarsıcı bir soru aynı zamanda. Affınıza sığınarak sorunuzu size yöneltmiş olsak ne dersiniz?

 

Evrimsel psikoloji sınavlarında soruyorum genelde bunu. Allah’a şükür dün hayret ettim. Bu benim peşinde koşarak, dizayn ederek tasarlayarak yaptığım bir şey değil, kısmet oldu hayret ettim. Hayvanların hayret etmediğini biliyorum, mesela bugün bir şeye çok şükür cesaret ettim çünkü hayvanlar cesaret edemiyorlar. Geçtiğimiz ay büyük bir fikrimi değiştirdim, hamdolsun hep var olan kadim bir fikrimi değiştirdim. Çok iyi geldi bana, başta tabii ki rahatsız edici ama değiştirdim. Şu anda sürekli olarak var olan temel özgü inançlarım ve fikirlerim konusunda devamlı bir buldozerle yıkma girişimindeyim. Her gün, ‘Allah rızası için bugün bir fikri, bir tabuyu yıkmaya, bir sınırı kaldırmaya’ diyerek niyet ediyorum. Bunu yapmayı bıraktığımız gün zaten muhtemelen biyolojik yaşamımızın sonuna yaklaşmışız demektir.

 

ABD Berkeley Üniversitesi etik profesörü Jodi Halpern’in öğrencilerine sormuş olduğu bir soruyu aktarmıştınız bir programınızda, ‘eğer beyninize bir ahlak çipi taktırma imkanınız olsaydı taktırır mıydınız?’ Kendisi ‘ben taktırırdım’ diyor fakat öğrencileri bunu reddediyor. O soru bağlamında size de sormak istiyoruz, ‘eğer beyninize tek bir çip taktırma hakkınız olsaydı bunun hangi konuda bir içerikte olmasını isterdiniz?’ Örneğin ahlak çipi, uykusuzluk çipi, açlık hissetmeme çipi, dünya dillerine sahip olmak çipi, bilgi çipi, gördüğünü unutmama/hafıza çipi vb.? Sizin var mıdır böyle bir tercihiniz?

 

Takacağım çip herhalde bildiğimden emin olduğum şeyleri hatırlamamı zorlaştıran bir çip olurdu. Bildiğimden emin olduğum şeyleri unuttuğumda özgürleşmeyi seviyorum çünkü bildiklerim elimi kolumu bağlıyor, bildiğimi zannettiklerim elimi kolumu bağlıyor. Biliyorum dediklerimi araştırmıyorum çünkü biliyorum dediklerimden eminim, orada duruyorum, zihnim oraya çalışmıyor ama bilmiyorum dediklerimi neydi bu dediğim an hemen zihnim o tarafa doğru bir geliştirme ihtiyacı hissediyor.  O yüzden kibrin de temelini oluşturan, ‘her şeyi biliyorum’ artistliklerini engelleyen bir çip olsa belki öyle bir çip takardım ama ona da gerek yok. O da hayattaki bu mücadelenin tadını kaçırır gibi geliyor bana, bizi insan olarak farklı yapan şey makinadan farklı çalışmamız, bir yeteneğin olmamasına rağmen onun üzerine gidebilmek, korkularının üzerine gidebilmek. Cesaret dediğimiz şey o. Mesela başka bir hayvanın göremediği bir bağlantıyı görüp hayret edebilmek, ferasetle bakabilmek, basiret geliştirebilme kabiliyetidir.  Bunlar çip ile olacak şeyler değil, bunlar data banka yüklenecek şeyler değil. Dolayısıyla ben çip istemiyorum, böylesi daha güzel.

 

Peki ahlak çipini doğur buluyor musunuz?

 

“Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, ben hepinizi yok edip yerinize günah işleyen bir kavim yaratırdım” diyen bir yaratıcı bu konuda bize bu gücü vermiş sanıyorum. Bütün ahlak ve ahlaksızlığımızla neyimiz varsa bu hayattan öğrenmek için var. Bir günah, bir yanlış, bir hata, bir çizgi dışılık bize sınırlarımızı öğretir, bunlar hayatın deneyimlenebilmesi ve hayattaki ergenleşme sürecinin gerçekleşmesi için gerekli basamaklardır.

Bir Cümle ile Sinan Canan’ca Cevaplar

Hayat: en büyük fırsat.
İnsan: bir damla kan, bin bir endişe.
Şiir: yazamadığımı zannettiğim ama aslında içinde yaşadığım şey.
Kitap: kelimeler kifayetsiz.
Vefa: sadece insana has kaygı durumunda insanlıktan istifa bir vazife.
İmtihan: kendin olma görevinin kod adı.
Akıl: hikâye kurabilme ve hikâye anlayabilme yeteneği.
İrade: dürtülerine rağmen karar verebilme ve uygulayabilme becerisi.
Vicdan: içsel polis. Hiçbir otoriteye ihtiyaç bırakmayan en bilge gözetmen.
En çok kullandığınız cümle: Allah bütün planlarınızı bozsun, sizi sürprizlerle karşılaştırsın.
En sevdiğiniz kelime: hayret!
Sizi tarif eden üç kelime: meraklı, kafası karışık, teslim olmuş
Hangi duygunuz olmadan asla: aşk
Yönetemediğiniz duygunuz: hayal kırıklığı
Hayaliniz: bu yaşadığım şey, bu yolda devam etmek, yol benim hayalim hep böyle gitsin. Yol devam etsin.
Duanız: ‏ Allah’ım ilmimi arttır, faydasız ilimden muhafaza eyle. İlmi ile amel edenlerden eyle.