Doç.Dr. İdris ŞAHİN: Değerli hocam; yıllardır genel cerrahi uzmanı olarak üniversitede ve çeşitli kliniklerde insan sağlığına yaptığınız hizmetlerin yanında İslami kimliğiniz ile tıbbı birleştirerek yan yana yaşamanız yanında, hayatın yeniden inşa sürecinde tıp müktesebatının gözden geçirilmesine yönelik çabalarınızı yakından takip ediyoruz. Kur’an’ın şifa olması üzerine genel bir bakış olarak neler söylemek istersiniz?

 N.BENGİSU: Kur’an’da pek çok âyette ve peygamberimizin (sas) pek çok hadis-i şerifinde bu konuda temel alınabilecek referanslar bulabilirsiniz. Örneğin: “İşte Biz Kur’an’ı, mü’minler için (onları onaran) bir şifa ve rahmet olarak indirdik; zalimlerin ise ancak hüsranını artırır (İsra, 17/82).

Abdullah b. Mes’ud (ra)’tan nakille, Efendimiz (sas) Kur’an hakkında: “Şüphesiz şu Kur’an, Allah’ın (cc) kullarına verdiği bir ziyafettir. Allah’ın bu ziyafetinden (ni’metinden) gücünüzün sonuna kadar (yararlanın), öğrenin”[1] buyurmuştur.

Bu vahyî ve nebevî tespitler, o gün olduğu kadar, bu gün için de doğruluğunu korumaktadır. Müspet bilimler geliştikçe Kur’an’ın bir muciz’ül-beyan olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in ve nebevi öğretinin; başta ruhi (psikolojik) ve bedeni (biyolojik) hastalıklar olmak üzere; insan ile ilgili her tür maddi ve manevi soruna çözüm önerebildiği; giderek daha iyi gözlemlenmektedir.

Malumunuz; hepimiz sık sık hastalanıyoruz, en azından bir yerlerimiz ağrıyor ve canımız oradan çıkıverecek gibi oluyor. Bu yüzden katlanılan sıkıntı ve masrafın haddi hesabı yok. Mukabilen; başta araştırma hastaneleri olmak üzere devasa sağlık kurumları ve personeli, doktorları, sayısız ARGE çalışmaları ve sayısız tıbbi metinleri ile dev bir sektör haline gelmiş olması hayli tabii gözükmektedir. Ayrıca yüzlerce yan iş kolu da kurulmuş durumda. Artık tıp büyük bir endüstri durumuna geldi. Buna mukabil; Kur’an ve hadis kitaplarında, zahiren ve nazari olarak; sağlıkla ilgili çözümlemeler, nispet olarak,  çok az bir yer tutuyor. Onlar da, daha ziyade, koruyucu hekimlik ile ilgili vurgular içermekte. Geniş kapsamlı, tecrübî temellere dayalı tıp kitaplarının yanında bu husus bir eksiklik gibi görülebilir. Hele de, Kitab’a Muciz’ül-beyan da diyor isek?

Şimdi, pekâlâ şöyle bir soru sorulabilir: “Tamam; Kur’an’ın, bir sağlık veya tıp kitabı olmadığını, hepimiz biliyoruz. Lakin insan hayatı ile ilgili hiçbir boşluk bırakmayacağını da biliyoruz. Öyleyse, Kur’an, sosyobiyopsikolojik sorunlarımız için, nasıl bir rehber, nasıl bir ziyafet, nasıl bir nimet, nasıl bir şifa olabiliyor? Bu alanda nasıl çözümlemeler vaz’ediyor? Kur’an okuyoruz, ama aleni şifa reçeteleri göremiyoruz” denilebilir. Doğrudur; hele de hekimlik sanatı ve tecrübesinden yoksun olanlar için, Kur’an’dan hemencecik reçete derlemek kolay iş değil elbet.

İ. ŞAHİN: Değerli hocam; bu konuda Kur’an’da yer alan ve insan sağlığına dair dikkatinizi çeken birkaç örnek verebilir misiniz?

BENGİSU: Kur’an, elbette hastalık isim ve tedavileri vaz’eden salt bir tıp kitabı değildir. Pozitif bilimlerin ve akademisyenlerin aradığı manada bir deney kitabı ise hiç değildir. Ancak her alanda olduğu gibi, sağlık alanında da paragraflar açar, başlıklar atar, ipuçları verir. Örneğin, hayız ve nifaslı iken cinsel yaklaşımı meneder; açıkça yasaklar. Bu yasağın sağlıkla bir ilgisi olduğunu herkes az çok anlar. Ancak, asıl riskin ne olabileceğini ve bu yasağın hikmetini sadece hekimler anlayabilecektir. Hekimler için bu âyetin sebebi ve hikmeti şudur: Hayız ve nifaslı iken rahim cidarı yaralı olduğu için açık durumdaki damarlardan, cinsel temas halinde;

Pek çok bakteri ve virus, daima steril olması gereken rahime girip endometrit (rahim iltihabı) ve ayrıca tüp ve yumurtalıklarda salpenjit (tüp itihabı), bel soğukluğu (gonore) yapabilir; dolayısı ile kısırlık hatta sepsis gibi kana mikrobun yayılmasına kadar ilerleyebilen klinik tablolara neden olabilmektedir. Hastalık aynı zamanda kişinin eşini de etkileyebilmektedir.

Spermler rahim cidarındaki damarlardan kana geçebilir. Bu yasağı mükerreren ihlal edenlerde, zamanla anne adayında eşinin spermlerine karşı antikor ve buna bağlı olarak, eşine özgü kısırlık gelişebilir. Kısırlığın tedavisi ise çok pahalı, bazen da imkânsızdır.

İ.ŞAHİN: Değerli hocam; abdest ve namazın sağlıkla ilişkisi üzerine pek çok şey yazılmakta ve söylenmekte. Bir hekim gözü ile baktığınızda, bu konuda neler söylemek istersiniz?

N.BENGİSU: Abdest ve namaz her gün en az beş kere tekrarladığımız, hayatımızın vazgeçilmez unsurlarından birisidir. Her Müslüman bu konunun sağlıkla ilgili yönleri konusunda da bilgi sahibi olmalıdır. Ancak hepimizin bildiği üzere namaz ibadet olarak yapılması gereken bir vecibedir. Sağlıkla ilişkisi doğrudan değil dolaylıdır. Hiçbir zaman bir spor aracı gibi düşünülemez. Öncelikle abdestten bahsetmek istiyorum.

Abdest, hem bedenen, hem ruhen; hadesten ve necasetten; hijyenik ve psikolojik olarak temizlenmektir. Namazın, olmazsa olmaz farz rükünlerindendir. “Siz ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü, ellerinizi ve dirseklere kadar kollarınızı yıkayın ve (ıslak) ellerinizle başınızı mesh edin ve bileklere kadar ayaklarınızı da yıkayın (ya da mesh edin). Eğer cünüp olmuşsanız baştan ayağa temizlenin! Fakat eğer hastaysanız, ya da yolcuysanız, yahut doğal ihtiyacınızı gidermişseniz veya eşlerinizle birlikte olmuşsanız ve su da  bulamıyorsanız; o zaman temiz bir toprağa yönelerek onunla yüzlerinizi ve kollarınızı mesh edin. Allah sizi zora sokmak istemez; fakat sizi pırıl pırıl yapmak ve nimetlerinin tamamını size bahşetmek ister ki şükredenlerden olasınız.”[2]

Demek ki abdest, öncelikle şükür ve hamdi gerektiren bir şifa nedeni ve bir nimettir. Peygamberimiz,  çok sık olarak,  her namaz için ayrı abdest alırdı.[3] Sebebi ne olabilir? Bu hadis nedeniyle bazı fakihlerimiz,  her müstakil namaz için ayrıca abdest öngörürler ki, bu görüşü biz hekimler, seve seve onaylarız. Şöyle ki, namaz vesilesi ile günde beş kez hadesten, mikrobik pisliklerden ve de vücudu ezen statik elektrikten ve eletromanyetik yükten temizlenmenin. Abdestin koruyucu hekimlik açısından ne gibi yararları olduğunu Haluk Nurbaki ‘Namazın Sırları’ isimli eserinde gayet güzel anlatır.

Abdestin bazı faydalarını maddeler halinde sıraladığımızda:

Günde 5 defa su ile yıkanan organlar; suyun termik, iyonik ve hidroterapötik etkisi sayesinde; ayrıca mükerreren elle ovuşturma yani masaj etkisi ile fizik tedavi alırlar. Böylece abdest organları üzerindeki cilt ve özellikle de yüz cildinin rengi ve kırışıkları düzelir, ışıltısı artar yani nurlanır. Kişi yaşlansa dahi nurlu görüntüsü devam eder.

Abdest almak ile cilt altındaki kaslar, tendonlar, damarlar, sinirler antrene edilmektedir. Damar ve sinir iletişimi aktive olmaktadır. Organlara durağan kan yerine taze kan pompalanmaktadır.

Günde 15 defa genize derince çekilen ve hızla sümkürülen su sayesinde sinüzit hastalığı riski azalmaktadır.

Günde 5 defa diş fırçalama sayesinde ağız ve diş sağlığı korunmuş olmaktadır.

Boynun her iki tarafını mesh etmekle, yani ıslak dokunuşlarla, aslında boyundaki derin damarlardaki Glomus caroticum cisimcikleri ve sempatik sinir uçlarındaki muhtelif reseptörler uyarılarak, bunların göndereceği sinyallerle ve ekstradan salgılatılan adrenalin ve noradrenalin sayesinde beyine giden ve gelen damarların mükerreren büzülüp genişlemesi ve böylece daha fazla antrene edilmesi kan pompalaması sağlanır. Beyin sempatik uyarılarla iyice uyandırılmış olur, enerji yüklenir ve belki böylelikle zorlu bir işe, yani İlahi huzurda mükâleme ve tefekküre hazır hale gelmiş olur.

Koroner arterlerden sonra en sık ateroskleroz ve tıkanıklık oluşan damarlar, beyin arterleridir. Öyle inanıyorum ki, mesh sayesinde söz konusu tıkanıklıklardan, en azından kısmen korunmuş olunmaktadır. Aklı İslam ile inşa olmuş olan kalp damar cerrahı arkadaşların bu konularda yapacağı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Kulak sayvanları ovuşturularak, günde beş defa bütün organlara yönelik bir akupunktur tedavisi yapılmış olmaktadır.

El ve ayak parmaklarının araları, iyice hilallenerek ve ovuşturularak kir ve pis kokular giderilirken bir yandan da akupunktura benzer refleksolojik terapi yapılmış olmaktadır. Çünkü bütün organlar, kulak sayvanları ile parmak aralarındaki bazı reseptörler tarafından uyarılabilmekte ve muhtelif hastalıklar bu yolla tedavi edilebilmektedir.

Organları günde 5 defa su ile yıkama, başta hepatitler olmak üzere, pek çok enfeksiyon hastalığının önlenmesinde bulunmaz bir korunma yöntemidir. El yıkama hastane enfeksiyonlarını önlemede hastane çalışanlarına, hasta ve yakınlarına tavizsiz uygulatılan bir kuraldır. Benzer şekilde, namaz için abdest, Kur’ani bir emirdir; fazlası da sünnet ile sabit, kuvvetli bir tavsiyedir. Görüldüğü üzere abdest, sağlığımız için vazgeçilmez bir şifa kaynağıdır. Basit bir ritüel olarak algılanmamalıdır.

İ. ŞAHİN: Değerli hocam namaz ibadetine bir hekim gözüyle baktığınızda bizlere neler söyleyebilirsiniz? Namazın ruh ve beden sağlığımızdaki yeri ve önemi nedir?

BENGİSU: Namaz ibadeti biz Müslümanların Allah (cc) ile sürekli bir iletişim halinde olmamızı sağlayan ve hayatta yalnız olmadığımızı bize gösteren ve her gün 5 vakit kirlenen ruhumuzu temizlediğimiz bir tür antivirus programıdır. Namazın en önemli rükünlerinden birisi kırattır.

Kur’an ve nebevi icraatlarda, okumanın, namaz biçiminde, kıyamlar, rükular, secdeler, tesbihler, tefekkürler şeklinde de olabileceğini öğreniyoruz. Evet, tefekkür ve tefakkuh. Namaz ibadetinde sanılanın aksine sağlam bir akıl ve açık bir bilinç şarttır. Kitap ve sünnete uygun yaşayanlar, zamanla görüyor ve teslim ediyorlar ki: “İnsan, hem ruhi ve bedeni, hem organik, hem sistemik; hem de ferdi ve içtimai; en önemlisi de zihni manada rehabilite oluyor, sıhhat buluyor namazla. Hatta Dr. Ayşe Öktem’in tecrübesinde görüldüğü üzere beyin ve vücut zinde kalıyor; namaz kılanların ömrü uzuyor.[4]

Namaz veya Kur’an niyeti ile uykudan kalkarak geceleri tertil ile okumanın hikmetlerinden birisi şöyle izah edilebilir. Neden gecenin bir vaktinde, derin uykudan kalk ve tertil ile oku deniyor? Uzunca uyumalarda, beyin ve bütün iletişim ağlarında, az da olsa su yükü artar; yani uzun süre ayakta kalmalarda bacakların şişmesi gibi, nöronlarda ve glial hücrelerde hafif bir ödem gelişir. Bu yüzden kişi, hele de çokça ve derin uyumuş ise; doğrulup kalktığında, pek ne dediğini, nereye bastığını bilmez, sayıklar, hafifçe sendeler; çok da iyi göremez. Bu yüzden kapıyı pencereyi karıştırır. Bu durumdan en çabuk kurtulmanın yolu bir duş veya gusül veya en azından abdest almak; yüz ve bilhassa boyun bölgesini, tercihan soğuk su ile mesh etmektir. Bu arada mırıltı halinde, yani tertil ile dua misali, bir şeyler okumaktır. Tertil ile yani en azından kulağın duyabileceği kadar bir yüksek sesle okumak; ses tellerinin uzun dalga boylu bir titreşimi, yani etkili bir vibrasyonu demektir. Bu vibrasyon dalgaları, kan ve beyin omurilik sıvısı içinde yüzen beyin dokusuna kolayca intikal eder ve masaj yerine geçer. Masajın dokulardaki birinci etkisi, kan akımını artırmak, damar dışına kaçıp ödeme neden olan kan serumunu tekrar damar yollarındaki yerine itmektir. Bu süreç, başta beyin olmak üzere; ödem nedeni ile hantallaşan sistemlerin bir rehabilitasyonun ta kendisidir.

Öte yandan; sessiz okumalar yerine, kulağın da işiteceği ve anlayacağı şekilde, yani tertil ile okumalar; beyin hücrelerinin içinde ve aralarındaki on binlerce dendritik ve aksonal uzantılar ve sinaptik bağlantıların üzerinde, yeni kimyasal ve enzimatik sentezler oluşturur. Bu sayede nöron yapılarını korur, kavileştirir; ömrünü uzatır; hatta yeni nöronların oluşumuna neden olur. Böylece tertil ile okuma beyinsel yıpranmayı, aşınmayı ve bunamayı da önleyebilmektedir. Sessiz ve seyrek okumalar, söz konusu yapılarda sadece yüzeysel izler bırakır. Aradan yıllar geçince öğrenilenler, önceki ezberler unutulur.

Küçük yaşlardan itibaren, sık sık tertil ile açıktan okumalarda, ezber tekrarlarında, kişinin telaffuz, hitabet ve şiir söyleme kabiliyeti gelişir.[5] Bu da nöronları korumaya, hatta yeni nöron ve ara bağlantıların oluşumuna yarar ki, bu da yine bunamayı geciktirebilecek veya önleyebilecek faktörler arasında sayılabilmektedir. Hafızlar ve entelektüeller buna en iyi örneklerdir. Binaenaleyh; başta Kur’an olmak üzere, bütün okumalar, ama özellikle de tertil ile, tefekkür ile okumalar şifadır veya en azından rehabilite edicidir.

Ritüelimsi ve biçimsel gibi duran rükünlerin; ferdi ve içtimai manada şaşırtıcı ruhi, zihni ve bedeni faydaları ve güzellikleri vardır. Mesela, ezan ve namazlardaki vakit rüknüne bakalım. Hoş bir sada ile gök kubbeye yayılan bir ezan sesinde; günlük işlere veya rehavete dalmış her kişi, ister istemez dikkat kesilir; bir namaz vaktinin geldiğini idrak eder. Musalli kişi, Rabb’inin huzurunda namaza ve münacata ve din kardeşleri ile aynı safta buluşmaya çağrıldığını hatırlar ve hemen abdest alıp mescidin yolunu tutar. Teneffüse çıkar. Ezan, kulağının ve kalbinin pasını silerken, kendisi de serin bir su ile uzuvlarının zahirî kirini silip yıkarken kalbine hoş bir ferahlık, derinden bir sevinç dolar. Yeni bir terapi, yeni bir rehabilitasyon seansı başlamıştır. Sevinç, tek başına başta ruhi sorunlar olmak üzere pek çok hastalık için şifa kaynağıdır.

Zamanla, derinlerdeki biyolojik saate ilaveten, beş vakit ezana dayalı bir biyopsikolojik saat ve takvim oluşur. Kişi hayatını namaz ve oruç vakitlerinden müteşekkil bir takvime ve saate göre düzenlemeye başlar. Böyle bir programlama; nöropsikiyatri hekimlerinin nezdinde, Alzheimer hastalığı ve senil demans denilen bunamalar için hem bir profilaksi, yani koruma; hem bir terapi ve hem de rehabilitasyon yöntemidir. Hekimler, ruhsal bunamalı hastalarını; ısrarla, benzer programlara zorlarlar. Hastamız, musalli bir mü’min ise; hekimin de, hastanın da işi daha kolay demektir.

Kişi mescide gelince cemaatle selamlaşır, musafahalaşır, kucaklaşır, safta arkadaşları ile omuz omuza durur. Herkes önceden belirlenmiş bir yöne, yani kıbleye, herkesle birlikte topluca yönelir, aynı yaratıcıya topluca dua eder; önce O’nunla, sonra da cemaatle halleşir, dertleşir, muaşeret ve mübaşeret eder. Aslında bunlar hep bir grup terapisi biçimidir ve aileye ilaveten, bir de cemaate aidiyet duygusu gelişir ki, bu duygu bir öz güvendir ve kişiyi, çok yönlü rehabilite eder.

Nitekim hekimler, bunamalı ve bunalımlı hastalarını muhtelif grup terapilerine zorlarlar; onları, kendi gibi hastalarla konuşturur ve tartıştırırlar; hastalığın ve bunalımın neden, kimden ve nereden kaynaklandığını anlamaya zorlarlar. Sorun anlaşılınca, çözüm kolaylaşır. Böylece pek çok sorunu, hastaları birbiri ile kaynaştırıp kendilerine çözdürürler. İşte, ezanla başlayan cemaatleşme, insanların kaynaşması, muavenet etmesi, topluca psikolojik şifa bulması ve rehabilitasyon demektir.

 Bunamalı hastalıklarda, ilk yitirilen duyulardan ikisi, zaman ve mekân / yön bilincidir. Evin camiye, caminin mahalleye ve şehre göre konumunu ve hele de kıbleye göre yönünü kolayca belirleyen düzenli namaz ehli kimselerde bu duygular güçlü bir şekilde korunmaktadır. Mükerreren bellenen ezan ve namaz vakitleri sayesinde bu kimselerde zaman bilinci de hayli güzel korunmaktadır.

İ.ŞAHİN: Değerli hocam namaz kılarken sürekli tekrarladığımız kıyam, kıraat, rüku ve secde gibi rükünlerin sağlık açısından yararları var mıdır?

N.BENGİSU: Elbette. Yalnız, kıyam deyince huzur-ı İlahide, ayakta direk veya sırık misali gibi dimdik durmak değil de; baş ve boyun tevazu ile hafifçe öne eğilmiş, gözler ise ellere veya göğüsteki bir noktaya sabitlenmiş vaziyette el pençe divan durarak Kur’an okuma anlaşılmalıdır. Hafifçe öne eğik pozisyonda, uzun süreli duruşlarda; sırt adaleleri ve bağları hafifçe gergin ve aktif çalışır vaziyette olur ki, bu hal, farkında olmadan yapılan hafif yollu bir sırt ve boyun egzersizidir. Romatoid spondilit benzeri bel hastalıklarına bir önlem olarak algılanabilir. Rükua varıldığında bu gerginlik maksimum düzeyde artacaktır. Yine özellikle uzun süreli kıyamlarda başta uzun kemikler olmak üzerine,  iskelet sistemi üzerine bedenin ağırlığı ve stresi biner ki böylesine stresler, ilgili kemikleri güçlendirir; osteoporoza, yani kemik erimesine ve küçülmesine karşı aktif bir koruma sağlar. Peygamber efendimiz; cemaate kıldırdığı sabah namazlarında ve kendi başına kıldığı nafile namazlarında kıyamda okumayı çok uzatırdı; bu yüzden ayakları şişerdi.

Rüku, Kur’an ve sünnet ile sabit bir rükündür. Sünnette tarifini şöyle bulur: “Hz. Peygamber (sas) rükû’a varınca, sırtını dümdüz tutardı” (Beyhaki ve Buhari). “Öyle ki, üzerine su kabı konsa, dökülmezdi” (Taberani, İbn-i Mace). Neden? Öylesine eğilmenin öncelikli hikmet ve maksadı, kulluğun bir izharı olarak Rabb’in önünde ta’zim ile eğilmektir. O’nu her konumda tesbih etmek ve secdeye hazırlanmaktır. İki büklüm katlanarak eğildiğimizde, boyun ve sırt kasları, bütün iskelet sistemi ve bağlantıları, maksimum düzeyde gerilirler, ciddi derecede antrene olurlar.  Bu yüklenme, kısa bir ara kıyam için doğrulurken daha da artar. İlgili kas, iskelet ve tendon sistemleri, bu şekilde, günde 40 defa antrene olurlar. İyi ki kıyamlarımız ve rükularımız var; değilse ve hele de sedanter bir hayat yaşıyorsak, kısa zamanda sırt kaslarımız erirdi, bel mafsallarımız kireçlenir ve ağrılar başlardı; belli bir yaştan sonra da belimizi doğrultamaz hale gelirdik. Tekrar hatırlatmakta fayda var: Kur’an ve namazın hiçbir rüknü tek boyutlu değildir.

 Secdeden öncelikli mana ve maksat, Rabbimizin en sevdiği şekil ve konumda münacatta bulunmaktır. Belki ondan olsa gerek; Peygamber efendimiz, secdelerini daima rükudan uzun yapar; bazen arızi bir sebeple çok çok uzatırdı ve farklı farklı tesbihat yapar ve çok tekrarlardı. Bazı gece namazlarında Bakara, Nisa ve Al-i İmran gibi uzun sûreleri bir arada okur ve aralarında da dua ve istiğfarlar yapar; ardından secdelerini de kıyamına yakın miktarda uzatırdı. Secdede elleri ile yeri kavrar; sırtını ve dirseklerini dik tutardı, karnını sarkıtmazdı. Gözlerini asla kapatmaz, burun ucuna bakardı. Yere kapanma ritüeli gibi görünen secde eylemini Rasulullah (sas) çok dinamik biçimde yapardı. Alın ve burnunu, ‘horozun gagalaması gibi’ değil de; dikkatle ve yavaşça yere koyardı.

Biz, olaya hekimlik açısından bakınca neler görebiliriz? Secde eyleminde, göz ve iç kulaktaki denge organları yani semilunar halkalar, beyincik, asıl beyin ve bunlarla ilgili tüm hatlar ve tüm bağlantılar, koordineli bir şekilde devreye girerler. Beyine maksimum düzeyde kan pompalanır. Secdeler tekrar ettikçe bu sistem tekrar tekrar antrene olur, karmaşık dengeler korunur. Antrene olmamış, yani secde tecrübesi olmadan yaşlanmış olanlarda elbette sorunlar yaşanır.

Secdelerde kalb seviyesinden bir karış aşağıya indirilen beynimize maksimum düzeyde kan hücum eder; böylece beynin oksijenlenmesi ve beslenmesi artar. Arasıra, peygamber efendimizin yaptığı gibi secdeleri uzattığımızda, bu hemodinamik değişimi,  bir kafa şişmesi şeklinde hissederiz. Çünkü bütün kafa içi ve kafa dışı damarlar maksimum düzeyde kanla dolar ve gerilir. Bu sayede beyin damarlarının elastikiyeti artar. Bu da, ileri vadede,  beyin kanaması riskini azaltır.

Namaza geç başlayanlarda, alerjik veya vazomotor rinit nedeni ile burun tıkanıklığı olan hastalarda veya şişmanlarda; ilk seanslarda secde uzun tutulursa, kafaya, burun içindeki damardan zengin konkalara hücum eden kan ile hava yolları sıkışır, nefes zorlanır. Eğer kişi sabreder ve bu eylemi sık sık tekrar ederse, zamanla bu posizyonlara alışır, hatta tıkanık burnun, secdelerden sonra güzelce açıldığını fark eder. Çünkü, secdede zorlanan damar duvarlarından, adrenalin, seretonin, bradikinin, kallikrein gibi; konkalardaki şişkinliği veya tıkanıklığı gideren ve damar kan akımını arttıran terapötik aminler salınır.

Secde pozisyonu ile ilgili daha da ilginç bir olumlu süreç, Kahire’den; Ulusal Işın Tenknolojisi Merkezinden, Elektromanyetik Alanlar Bilimdalı Başkanı Biyolog Prof. Dr. Muhammed Ziyaeddin tarafından ortaya konmuştur:

Bu çağda insanlar her yönden elektromanyetik dalgalara ve radyasyona maruz kalıyor. Bu yükün boşaltılmaması halinde, kanser ihtimali giderek artmaktadır. Bu yükün en etkili boşaltım şekli, toprak üstüne yapılan secde işlemidir. Çünkü secdede vücut, 7 noktadan toprak ile temasa geçiyor. Bu konumda, elektromanyetik yük kolayca toprağa geçer. Bu süreç için günde 5 vakit namaz yeterlidir. Hususan öğle, ikindi ve akşam namazları sonunda bu deşarjla birlikte günün zihni ve bedeni yorgunluğu azalır ve yatsı namazı ile birlikte elektromanyetik yük tamamen toprağa geçer ve uykuya geçiş kolaylaşır.” (Hüseyin Biçer, Vakit, Kasım 2008).

Bakın bu yedi uzvumuzu Allah Rasulü şöyle tarif etmiştir: “Ben yedi aza üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar; alın, (o anda eli ile burnuna da işaret eder), iki el, iki diz ve iki ayaktır.”(Buhari, Müslim. Bkz.”el-İrva” 310).

Prof. Ziyaeddin röportajın devamında, elektromanyetik yükün daha etkin boşalımı için; yüzünün, özellikle kıble tarafına konması gerektiğini ilave ediyor. Nitekim fizikçi bilim adamları, başlangıç meridyeninin Greenwich’ten artık Mekke’ye taşınması gerektiğini; çünkü saatlerin ve manyetik ibrelerin yegane sapmadığı elektromanyetik çizginin Kabe’den geçtiğini açıkladılar (Basın bültenleri, Nisan 2008).

Tahiyyatta ise dizler sıfır derece katlanarak alt ekstremite, yani bacaklar üzerine oturulur. Alışmayanlar için biraz zorlu bir oturma şeklidir. Çünkü kaslar, damarlar, sinirler,  tendonlar, eklem aralıkları ve kemikler maksimum düzeyde sıkışır ve masajlanır. Tahiyyattan kalkışlarda ise bu sistem bir başka dinamik egzersizle zorlanır ve rahatlatılır. Namaz vesilesi ile erken yaşlarda başlanan bu şekil diz üstü çökmeler ve doğrulmalar; ilerde diz ve ayak bileklerinde oluşabilecek artroz ve ankiloz gibi diz eklemi romatizmalarından korunmada ve menisküs yırtılmalarında önleyici etkisi bulunmaktadır. Ayrıca ilerde ven ve arterlerde (toplar ve atar damarlarda) gelişebilecek flebit ve arteriosklerotik damar tıkanıklarından ve ödemden yani yaygın şişliklerden; önemli ölçüde korumaktadır. Çünkü ka’dede, lenfatik ve venöz, yani toplardamar sistemi maksimum düzeyde pompalanır; kıyam benzeri ayakta durmalarda durağanlaşan venöz kan ve bir kısmı damar dışına kaçarak ödeme neden olan kan serumu; geriye, kalbe pompalanır.

Tahiyyattan kalkışlarda da, başta diz eklemi olmak üzere, bütün kas iskelet sistemini en üst düzeyde antrene olur. Tahiyyatta, yine gözler, şehadet parmağına sabitlenerek gözlerin iç ve dış kasları ve mercekleri akomodasyona (uyum) zorlanır. Hz. Peygamber (sas), sol elini sol dizi üzerine yayar, sağ elinin ise parmaklarını kapatarak şahadet parmağı ile kıbleye işaret ederdi. Gözleri ile de ona bakardı.[6]

Selam verirken ise gözler son kez omuzlara sabitlenir. Böylelikle, namaz boyunca göz kasları, irisler, göz bebekleri, göz mercekleri sürekli en aktif pozisyonda tutulmaya zorlanır. Böylece presbiyopi, hipermetropi ve katarakt hastalığı gibi göz kusurları önemli ölçüde önlenir. Dolayısı ile beyni antrene etmeye devam ediyor. Selam verirken, namazdan çıkarken bile gözler omuz başlarına fiske ediliyor, kapatılması menediliyor; neden? Gözler uyursa beyin de uyur. Oysa namaz, hele de secdeler; en uyanık olunması gereken zamanlar ve mekanlardır. Namaz bir derin bilinç halidir.

Hz Peygamber (sas) namaz kılarken şu üç şeyi yasakladı:

“Horozun yem topladığı gibi namaz kılmayın, köpek oturuşu gibi oturmayın, tilkinin bakındığı gibi sağa sola bakınmayın” buyurdu.[7] “Hz Peygamber (sas), namaz kılarken göğe doğru gözünü dikmeyi yasakladı. Namazda göğe doğru bakan insanlar bundan vazgeçsin. Aksi takdirde, gözleri onlara geri dönmez (Bir rivâyette: gözleri kör olur” buyurdu.[8] Bütün bunların, tıbben anlamı şu olsa gerek: Namaz içinde veya dışında iken, yakına fiske edilmeyip boşluğa veya uyumaya bırakılan gözün bütün kas ve mercekleri ziyadesiyle pasif konumda demektir. Göz merceği, günün çoğu vaktini boşluğa bakar konumda geçirirse, hem iris ve diğer kaslar zayıflayabilir, hem de göz merceği içindeki jelimsi sıvının kalitesi bozularak katarakt gelişebilir, yani göze perde inebilir. İşte bu noktada bir dini rükün, hem huşu, hem de şifa nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Demek ki gözler, uyanıklığın da uykunun da, beynin de aynası. Mümin için, kulluk için okumak ve tefekkür etmek için sağlam bir beyin ve sağlam bir çift göz elbette elzem. İslam, iman, namaz ve bütün Kur’ani rükünler bu ve benzeri nimetleri elde tutmak için ne güzel bir imkân.

 İ.ŞAHİN: Değerli hocam, bir doktor olarak bütün bu tavsiyelerinizi reçete etmeniz istenseydi bize nasıl bir reçete önerirdiniz?

 N.BENGİSU: “Yakın bir zamanda, bedenimizin ve beynimizin sağlığını ve nimetleri koruma konusunda hekimler; reçetelerine şöyle yazarlarsa şaşmayacağım:

Abdest, S.günde    5×1 defa

Namaz, S.günde  5×1 defa

Kıraat, S.günde    5×5 sayfa

Yemek, S.günde    2×1 öğün

Oruç, haftada      2×1 gün

Sonuç olarak, elbette namaz ve Kur’an dışı diğer sosyal ve entelektüel faaliyetlerin, hafıza eğitim derslerinin, rejimlerin, sporun, bitkisel ilaçların ve vitaminlerin faydasını inkâr etmiyorum; ama ömür boyu uygulanabilirlik gibi pek çok noktada onları aşan Kur’an-ı Kerim ve namaz tilavetlerini, yani okumayı daha çok önemsiyorum. Çünkü Kur’ani okumalar ve diğer rükünler bize sadece biyolojik beden ve şahsiyetimizi değil, ibadet yönü ve kulluk izharı nedeni ile de uhrevi ve ebedi şahsiyet ve kimliğimizi de kazandırıyorlar.

Bu meyanda dostum Dr. Hamdi Kalyoncu Bey ile Dr. Fikriye Ovak hanımın müştereken yazdığı “İkra: Okuma Psikolojisi” kitabını ve talebem Doç.Dr. İdris Şahin’in Kur’ani Hayat Dergisi’nin ilk sayısında çıkan “Kur’an’da insan sağlığına genel bir bakış” yazısını özellikle tavsiye ediyorum.

 İ. ŞAHİN: Değerli hocam bize abdest ve namaz konusunda verdiğiniz bu değerli bilgilerden dolayı teşekkür ediyoruz. Allah (cc) ömrünüzü bereketlendirsin ve hayatı yeniden inşa sürecinde biz Müslümanlar için yeni bilgiler sunmanızı nasip etsin.

 Doç.Dr. İdris ŞAHİN

[1] İbn-i Ebi Şeybe, 10/483; Abdurrezzak, Musannef, 3/375; Darimi, Sünen, 1/423).
[2] Maide, 5/6
[3] Buhari, Vudu 54; Ebu Davut, 66; Tirmizi, Taharet 44.
[4] Recep Yeter, “Dr. Ayşe Hümeyra Ökten: Tek Kişilik Vakıf”, Yeni Şafak, 22.4.2008
[5] Dr. Hamdi Kalyoncu, Dr. Fikriye Ovak, İkra: Okuma Psikolojisi; 2004.
[6] Müslim, Ebu Avane, İbn Huzeyme, Humeydi Müsnedi; Ebu Ya’la Müsnedi.
[7] İmam Ahmed ve Ebu Ya’la: Sahihu’t-Terğib.
[8] Buhari ve Ebu Davud; Müslim ve Es-Sirac. Daha geniş bilgi için bkz. Muhammed Nasiruddin Elbani; Doç.Dr. Selman Başaran; Doç.Dr. Vehbi Yavuz; Hadislerle Hz. Peygamber’in Namaz Kılma Şekli, 1993.